Faytonların sesleri şehirleri terk ederken…

2014-08-31 09:14:00

Faytonların sesleri şehirleri terk ederken…   Şunun şurası yüzyıl önceden az bir süreç içinde tüm şehirler at sesleri ve faytoncuların sesleri sokakların seslerine karışır, bazıları müşterisinin acelesine göre hızlı, bazısı bir seyir halinde Arnavut kaldırımlarını arşınlarlardı. Atlar, şehirlerin vazgeçilmez araçlarıydı, çünkü motorlu aracımız yoktu. Padişahlar bile törenlere atlar ile gelir, saray arabalarını öyle bir şekilde süslerlerdi ki, sultanın gücünü gösterirdi. Bugün uzak doğuda otobüsler faytonlardan aldıkları mirası taşırlar. O kadar süslü, dantelli, her bir parçasında bir başka hikaye anlatılır. Bizde at arabaları ve atlar çabuk şehri terk etti. Atlar doğa ile kucaklaşmadan sur diplerinde kesildi, sucuk olarak marketlerde yerlerini aldılar. Önce eşekler yok oldu, şimdi birkaç yerde gördüğümüz atlarda yok olmak üzereler. Son günlerde faytonlara karşı bir protesto görüyorum. Güya at dostu olduğunu söyleyenler faytonlara karşıymış. Ben o karşı olanlara soruyorum neden at yarışlarına karşı değilsiniz, çünkü parası olanlar sizin kulağınızı çeker korkunuz var değil mi, ama zavallı faytoncular, onlar varoşların insanları, en alttakiler... Onların ezmek için imza kampanyaları yapın, onlara karşı sesinizi yükseltin, köpekler bile fakirlere havlar... Faytonlara karşı olmak bana göre saçma bir düşünce, çünkü faytona binmezsen işlevi olmayan atlar zaten ölecek... Şimdi en azından yaşıyorlar! Atlar yerine arabayı koyalım, araba çevreye verdiği zarar çok büyük. kuşlar ölüyor, ekoloji bozuluyor, organik yaşamı yok ediyor. Ve sizler hepiniz araçlara biniyorsunuz, neden? Binmeyin, çünkü sizler ... Devamı

“Bunu ben demiştim” yazısı!

2014-08-30 16:10:00

“Bunu ben demiştim” yazısı!   Türkiye sürekli bir rotadan öteki rotaya oturuyor, sürekli değişim içinde. Bu rota elbette batıya doğru değil, Ortadoğu çöllerine doğru gidiyoruz. En son bizler Ortadoğu çöllerinde trenlerimizi ve bitle mücadele ederken bitap düşmüş, sonra ayaklanan Arap milislerin attığı kurşunlar ve İngilizlerin sağladığı olanaklar ile çöl kumlarını kan ile sularken bulunmuştuk. Lozan sözleşmesinden sonra çöller yerine yönümüzü Osmanlının kuruluşunda olduğu gibi batıya dönmüş, o tarafa doğru rotamızı çizmiştik. Ulus devletin kapalı ortamında, sınırlarımızı kalın duvarlar ile örüp, içte sermeye biriktirirken hedef batıydı. 24 Ocak kararları sonrası rotamızın yönü değişmeye başladı, sınırlardaki kalın duvarları yok ederken, sermeye birikimi artık yeterli görülmüş, özelleştirme ile dünyanın her yerinden sermaye akışına olanak sağlanmış.  Para girişi ile birlikte oluşmuş olan tüm değerler, giren paranın amacına doğru değerler birer birer yok oldu ve yerini yeni değerler oluşmadı. Yeni Türkiye bu oluşturulamayan değerler üzerinden yeni kültürünü ve rotasını çizdi. Bu rota Ortadoğu ülkesi gibi olacağımız günleri işaret ediyordu. Güçlü iktidar olacaktı, bu güçlü iktidarın da elbette güçlü lideri olması gerekliydi ve lider de zaten kısa sürede bulundu! Türkiye’nin kaderi iç dinamiklerden daha çok, dış dinamiklerin etkisi ile değişmektedir. Bu kapitülasyonlardan bu yana süreklilik arz eden bir durumdur. Kısaca iç dinamiklerimizin gücü iktidara bir şeyleri değiştirmeye yetmemektedir. Elbette bu sözü söylerken iç dinamikleri yok saydığım anlamına gelmesin. Elbette i&... Devamı

Obruk tehlikesi şehirlere indi!

2014-08-25 10:11:00

Obruk tehlikesi şehirlere indi!   Gün geçmiyor ki ekoloji sistemimizde değişimi konuşmayalım. Yıllar geçmiyor ki, her gelen yaz diğerini aratır hale gelmesin. Yazları çok sıcak ve hatta zaman zaman fırtınalara teslim olduğumuz, felaketler ile iç içe yaşar olduk. Anlık yağışlar ve sel felaketleri toprağı beslemez, çünkü toprak bir anda yağan yağmur etkisi ile suyu içine almaz ve beton işlevi görür. Yer altı yatırımı olmayan şehirler bir yandan susuzluk tehlikesi ile karşı karşıyayken, öte yanda sel sorunu ile uğraşmaktadır. Çelişki gibi duran bu durum yaşadığımız yazın küçük bir öyküdür. Kurak bir yaz geçirdik ve geçirmeye de devam ediyoruz. Her ne kadar su baskınlarına neden olan sağanak yağışlar olmuş olsa da; susuzluğumuzu yok edemedi. Kuraklık barajlarımızda suyu buharlaştırdı, şehirler ırmaklardan ve çaylarda son kalan suyu içme suyu olarak çekiyor. Susuzluk artık bir gerçek, su borularından yosun kokusu geliyor, tuz kurudu ve kokuyor! Bu durum başka bir gerçeği de fısıldıyor, İstanbul ve diğer şehirler için “obruk” tehlikesi var! Toprağın çökmesi ile oluşan baca veya kuyu görüntüsü veren derin çukurluklara verilen addır, obruk. Çökme içinde yer altında bir boşluk olması gereklidir. O boşluk değişik nedenler ile oluşabilir. Yer altı suyun çekilmesi, maden ocağının üretimi durdurması ve o alanın terk edilmesi ve bir çok neden. obruk için yer altında boşluk olması ve zaman içinde çökmesidir. Bu bilinen bir gerçektir ve ülkemizde Konya Ovasında meydana gelen obruklar ile uzaktan da olsa bilgi sahibiyiz. Şehirlerimizde obruk tehlikesi varsa, bu tehlikeye karşı nasıl bir tedbir alınıyor? O konuda bir çalışma var mı? İstan... Devamı

Harun Karadeniz’den Burhan Karadeniz’e…

2014-08-16 21:40:00

Harun Karadeniz’den Burhan Karadeniz’e…   “Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya." Kazım Koyuncu  Bir Karadenizli olan Kazım koyuncu dillendirdiği bir gerçeği, Karadeniz soyadını taşıyan iki güzel insan ile bağlantı kurduğunu acaba biliyor muydu bilmiyorum ama hiç bir şekilde birbirinin yüzünü görmeyenler aynı duygular içinde birbirini kucaklamış, bir geleneğin devamcıları ve geliştiricileri olmuşlardır.  Harun Karadeniz kanser hastası olarak aramızdan ayrıldı ama onun kansere giden yolculuğu işkence, zulüm ve 68 tarihidir. Öğrenci lideridir, Amerikan hegemonyasının ülkemizden sökülüp atılması, tam bağımsız Türkiye şiarıdır. Halk için halkla birlikte, imtiyazlı değil, fırsat eşitliği, ortak üretim ortak yaşam, işçi sınıfı ile birlikte aydınlığa inandı. Yoldaşı, dostu Vedat Demircioğlu öldürüldüğünde kavgasının sınıfsız olamayacağını daha güçlü sesle haykırdı. Öğrenci lideriydi, öğrencilerin sınıf ile buluşmasına doğru adımlar atmıştı, doğal olarak onun bu çıkışı, oligarşinin oklarının da ona doğru dönmesini kaçınılmaz kıldı. Tutuklandı, işkence gördü, direndi.  Direnişi, kaldığı yerlerin kötü koşulları onun kanser hastalığına yakalanmasına neden oldu. O bir kanser hastasıydı ve tedavi ol... Devamı

Algı yöntemi ve propaganda

2014-08-05 06:43:00

Algı yöntemi ve propaganda   Propagandanın amacı algıları yönetmek, yeni bir gerçeklik yaratmaktır. Propaganda ile toplumlar o şekilde algıları kapatılır ki, neyin doğru olduğunu, ne yaşadıklarını, ne düşündüklerini dahi bilemez konuma gelebilir. Yanı başlarında duvarlar içinde işkence sesleri dünyayı kuşatırken, onların algıları o sesleri algılamaz, kapı altından sızan kanı dahi göremezler. “Terörle Mücadele” adı altında doğal görürler, seslerini dahi çıkarmazlar. Propaganda yöntemi, televizyon ve sinemanın yayınlaşması ile tek merkezden tek amaç doğrultusunda kısa dönemli çalışmalar olarak hayatımıza girmiştir. Aslında Fransız devrimi ile eğitimin millileştirilmesi ile eğitim yolu ile yapılan propaganda daha sistemli, uzun vadeli olarak insanlık tarihi içinde yerini almıştır.  Fransa anakarasında şivelerin ve diğer dillerin yok edilmesi bu milli eğitim sayesinde olmuştur. Propaganda iktidarda kalma aracı olurken aynı zamanda iktidara yürüyüş aracıdır da. Ulusal devletin oluşması ile propaganda sermaye birikimi için gereklilik olarak ortaya çıkarken, ulusal sermaye birikiminin artık gereksiz olduğu günümüzde propaganda sadece küresel olarak tüketimi teşvik eden, üçüncü dünya ülkelerinde diktatörlerin ne kadar demokrat ve iktidar için gerekli olduğunu belirten birer algı yönetimi olarak karşımıza çıkıyor. Aynı zamanda Büyük Orta Doğu Projesi içinde var olan iktidarların değiştirilmesi ve yeni ılımlı İslam devletlerin oluşumu içinde toplumun kültürel birikimlerini dahi yok sayan yöntemler ile o coğrafyada yaşayanların birer tüketici güruh olarak karşımıza çıkıyor. Bunun ile birlikte bireysel kurtuluşunun; dil öğrenmek ve diploma almak ile özdeşl... Devamı

Duruş noktasına göre…

2014-08-03 03:34:00

Duruş noktasına göre…   Olaylara nasıl baktığını değil, nereden baktığınız önemlidir. Sol, işçi sınıfının çıkarları açısından bakar ve oradan olayları yorumlar. Dinci gruplar ise kendi grup çıkarına göre yorumlar, ırkçılar kendi ırkının çıkarı açısından yorumlar ve her biri kendisine göre doğruları yaratır. Her biri aslında doğruların bir açısını görürler, ama insanlığın çıkarı açsından bakarsanız işçi sınıfının çıkarı ve sınıfı ortadan kaldıran bakış açısı insanlık tarihi için elzem olanı tercih olarak ortaya çıkarır. Sınıflı bir toplumda yaşıyoruz. Bugün ki yaşadığımız zaman dilimi iki sınıfın bir biri ile kıyasıya mücadelesine şahitlik ediyoruz. Şimdi hakim olan sınıf, işçi sınıfını ortadan kaldıramıyor, çünkü varlık sebebi işçi sınıfının sömürülmesidir. Onu sömürerek yani kanını emerek hayatta kalabilir. İşçi sınıfı olmadan kapitalist sistem olmaz. Ama işçi sınıfının hakim olduğu yerde ne burjuva ne de kapitalist ilişkiye gerek yoktur, zorunluluk değildir. Yani proletarya diktatörlüğü döneminde sınıfı ancak iktidarda olan temsil eder, yani ötenazi (kendi kendini yok edecek) yapacak tek sınıf işçi sınıfıdır. Irkçı bakış açısı ile dinci bakış açısı birbirine çok yakındır, faşistler dincileri rahatlıkla kendi arka bahçelerinde barındırmalarının sebebi, bu yakın akrabalık ilişkisidir. Nazilerin katliamına onay veren ve soykırım yapmaları için ortam hazırlayan Katolik Roma Kilisesi kadar Almanya içinde örgütlü olan Protestan Kilisesinin rolü tartışılmaz. Aynı konum ülkemiz içinde de geçerlidir. Ülkemiz faşist dönemler yaşamıştır, faşist iktidar dönemlerinde dinci örgütlerin duruşları... Devamı

Tek doğru çatışmayı meydana getirir.

2014-07-31 07:52:00

Tek doğru çatışmayı meydana getirir.   Sol kelime anlamı ile dayanışma, özgürlük, barış çağrıştırır. Yani hoşgörü, başkaları ile bir arada yaşama, özgür düşünce ve yaşama hakkını savunur. İlericidir, tutucu olan gelenek ve alışkanlıklara karşı insanlığın kültürüne bir tuğla koyan ve insanlığın ilerlemesi için kafa yoran, destekleyen ve de bilimsel düşünce yöntemini benimsemeyi içinde barındırır. Dayanışma; farklı inanç, kültür ve düşünce biçimde olanların belli bir amaç için bir araya gelip ortak hedef için yardımlaşmayı ve birlikte iş yapmayı anlatır. Dayanışma geleneğimizde olan imecenin başka bir söylem ve yaşam biçimidir. Geleneksel olanın dışında, yeni yöntemler ve insan onuruna saygılı iletişim biçimini geliştirmesidir. Özgürlük; sadece emeğin özgürlüğü değil, insanın ve doğanın özgürlüğünü savunur. Özgürlükten solun anladığı liberallerden farklıdır, ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız yağmalasınlar’ yerine farklı olanların bir birilerin alanlarına hükmetmek yerine, birlikte azınlık haklarını koruyan, hakların kişilere göre değişmediği, her bireyi eşit gören bir anlayış içindedir. Sol için özgürlük; emperyalist ve kapitalist ilişkiler dışında yeniden tanımlanan ve insanın ve doğanın barışık içinde yaşayabileceği yeni bir toplumsal sözleşmesinin en önemli başlığıdır. Özgürlük kavramı içinde bireyin, toplumun geçmiş birikimlerine olduğu gibi sahip çıkan, bu birikimleri daha ileriye taşıyan tüm araçların gerçek anlamda bağımsız olmasını ve bu bağımsız ilişkinin içinde tanımını yeniden yapar. Özgürlük tanımı olmadan sol, sol olarak tanımlana... Devamı

Paralel Sorgu, Tiyatroya Adanmış Hayatlar

2014-07-25 22:04:00

Paralel Sorgu, Tiyatroya Adanmış Hayatlar   Tiyatroya gönül vermiş iki insan yan yana gelmiş,; tiyatro sahnesinin üzerinde bulunan tozlara seslerini bırakanlar ile söyleşi yapmışlar. Baştan uyarayım hemen, çünkü bu kitapta soru cevap şeklinde bir söyleşi yazısı yok, böyle bir beklentiye girerseniz yanılırsınız, tam tersi, yazarların gözü ile sohbet ettikleri tiyatro oyuncusu ve yönetmenleri tanıyorsunuz. Sohbet için günler günler beklenmiş, araştırmalar yapılmış, ince ince anılar tazelenmiş ve o anıların izi ile oyuncu / yönetmen ile bir yerde karşı karşıya gelinmiş ve soruyu soranlar (Pınar Çekirge ve Yavuz Pak) kendi kafalarında ki tekste/ araştırmaya uygun bilinmeyenleri, belki de bilinenleri sorumuşlar. Sorular sorulmuş, bol kahkahalar atılmış, zaman zaman gözyaşları dökülmüş, romantik anılar kadar dramatik sahneler yaşanmış ve elinizde tuttuğunuz kitap ortaya çıkmış. Kitabı yazanlar hiç saklamamışlar duygularını, çırılçıplak olarak kelimelerini okuyucusuna sunmuş, okuyucu da kucaklayan bir dil kullanmışlar. Her soru gönül gözü ile sorulmuş, gönül gözünün bıraktığı kelimeleri kitapta okuyoruz. Pınar Çekirge daha çok romantizm, nostalji atmosferi içinde her baktığı kişiye ayrı ayrı değerler yüklemiş, onlara tiyatro sahnelerinin emekçileri ve değerleri gözü ile bakmakta. Soruyu soran ikinci güzel insan Yavuz Pak, daha çok işin felsefi boyutu içinde, dünya tiyatroları ile özlü sözler ile bağlantı kurup, tiyatronun evrensel bir duruş olduğu, tiyatrocunun da gök kubbe altına ses bırakan ustalar olduğunu düşünmekte ve bu düşüncesini daha çok teori anlamda içsel tartışması ile birlikte oyuncu/ yönetmene yaklaşıyor. O da Çekirge gibi i&cce... Devamı

TKP ve Marksizm

2014-07-20 21:19:00

TKP ve Marksizm   Sait Almış ve Mehmet İnanç Turan baş başa vermiş ve TKP üzerine bir kitap yazmışlar. Elbette hangi TKP dediğinizi duyar gibiyim, elbette iki kongreyi aynı anda yapan siyaset tarihinde bir ilki başaran son TKP ya da öteki adı ile TKP – Gelenek. Neden “Gelenek”, çünkü TKP resmi teori dergisi olmasından ötürü. Yoksa bizim tarihimizde TKP o kadar çok ki, kimin ne zaman kurduğunu bile karıştırabilirsiniz, çünkü devletin kurduğu TKP bile bu ülkede siyasi yaşamda kısa da olsa var oldu. Yine yeraltında yaşayan TKP aynı anda iki tane bile olabilmiş, ayrı ayrı kongreler toplantılar yapmış ama büyük birader Sovyetlerin müdahalesi ile “korsan” kurulan TKP’nin feshi ve o toplantıya katılanların ağır mahkumiyet almaları ile sonuçlanmış tarih izlerini dahi bulabilirsiniz…  TKP tarihi süreklilik arz etmiş ama tek bir ideoloji ve doğru çizgi takip etmemiş, bunda da elbette Sovyetlerin çıkarları söz konusu olmuş. Bir anlamda TKP çizgisi Sovyetlerin ülkemizde bir lobi faaliyeti ya da başka söylem ile gönüllü konsolosluk yapmıştır. Bunun suçu ya da sorumluluğu TKP’eye tek başına ait değildir, çünkü “Tek Ülkede Sosyalizm” anlayışının ve verilmiş perspektifin sonucudur. Onlar sadece üzerlerine düşen görevi layığı ile yerine getirmeye çalışmışlardır. Parti disiplini içinde olaylara bakmışlar, değişen iktidara göre birbirine zıt kararlar dahi alabilmişlerdir. Elimizde ki kitapta Almış ve Turan başa başa vermiş TKP’yı konu alarak Stalinizm ile yüzleşmeye girmişler. Kitap, TKP eleştirisi gibi okuyorsunuz ama aslında kitabın arka öyküsü Stalinizm ve onun yaratmış olduğu teori kopuş ve Sovyetlerin yenilgisini anlama çabasıdır. Baştan yazayım, h... Devamı

Yeryüzüne savaş düştü!

2014-07-19 09:25:00

Yeryüzüne savaş düştü!   Savaş çığlıkları yeryüzünü yine doldurmaya başladı. Savaştan çıkarı olanlar, ekonomik kriz var diye kasalarını dolduranlardır. Her savaş yeni zenginleri ve yeni refah düzeyini artırması anlamına gelir ama savaşın olduğu coğrafyalarda tersi söz konusudur. Savaşın olduğu topraklarda insanlık tarihinin tüm birikimlerinin yok olması anlamına gelir. Sadece insanlar ölmez, insanlığın birikimi, geleceği de yok olur. Savaşın ahlakı yoktur, o kocaman bir yalandır. Savaş olan yerde hiçbir kural söz konusu değildir, binlerce yıldır savaşan insanlık savaşın kurallarını kağıt üzerine yazmıştır, ama her savaş insanlık suçunun cömertçe işlendiği zamanı temsil eder, savaşta kaybeden insanlık mahkemesinde yargılanır ve mahkum edilir, kazanan kahraman olarak tarih kitaplarında yerlerini alırlar. Savaşta ortaçağ şövalyelerin ahlakı yoktur, zaten onlarda ahlaksızdı. Kuralları koymuşlar ama sonunda ölüm olan çatışmalarda hiçbir kuralı uygulamamışlardır, elbette romantik ortaçağ filmleri dışında. Diri diri insan derisini yüzmek o döneminin ahlakı içindeydi ve bu deri yüzmenin dünya üzerinde bir coğrafi alanı yoktu. Batıda insan yüzerlerken, Osmanlı da insan yüzdü. Osmanlı topraklarında derisi yüzülen şairler, köylü ayaklanmasını yapan “yarın yanağından gayrı, her yerde hep beraber” diyen ‘Dede Sultan’ da vardır. Savaşın ahlakı yoktur, o kocaman bir yalandır. Ahlakı diye düşünüyorsanız bana bir tane kurallara uyulmuş savaş gösterin. Yoktur, olamaz da. Vietnam Savaşı da tarihin en kirli savaşıdır, Yugoslavya’nın parçalanmasını sağlayan iç çatışmada.  Türkiye kurulduğu günden bu yana Kürtlere karşı yapılan seferler de, adı konmamış savaşl... Devamı

Fatsa Nokta Operasyonu ve Kemal Türkler suikastı

2014-07-13 02:39:00

Fatsa Nokta Operasyonu ve Kemal Türkler suikastı   12 Eylül öncesi, generaller darbe hazırlıklarını tamamlamışlar, gün sayıyorlar. Bu arada bazı testler uyguluyorlar, darbe sonrası bize kimler direnebilir diye... o dönemde en çok dikkati çeken iki örgüt vardır, Devrimci Yol ve sendikalar içinde örgütlü olan TKP. Bu iki örgütün gücünü test edilerek, diğer örgütler ve yapılar içinde tahmini değerlendirmeler yapılabilecek veriler sunacaktır. Devrimci Yol örgütünün gücünü en güçlü olduğu yere bakanlar kurulu kararı ile ‘Nokta Operasyonu’ adı altında Fatsa bir sabah vakti kuşatılıyor. Fatsa, 11 Temmuz 1980 sabah erken saatlerinde polis, asker ve sivil faşistlerin katılımı ile operasyona gözlerini açtı. O operasyonun gelişi daha önceden belliydi, çünkü yasalara uygun yapılmak adına kararlar alınmış, o kararlara uygun düzenlemeler yapılmış, 8 Temmuz günü operasyon öncesi dönemin genelkurmay başkanı Kenan Evren Fatsa’ya gitmiş, birlikleri denetlemiştir. Fatsa, Çorum olayları sonrası hedeftir, o hedef Kenan Evren daha sonra konuşmalarında böbürlenerek açık hava ve medya karşısında açıklamıştır. Fatsa, 12 Eylül Faşist Darbesine giden en önemli kırılma noktasıdır, çünkü dönemim darbe hazırlayıcıları nasıl bir direniş ile karşılaşacaklarını zaman zaman test etmekte, kendilerinin bilgileri ile değişik yerlerde olaylar çıkarılmakta ve tepkiler ölçülmektedir. Fatsa dönemin en önemli ve gelişmiş örgütü olarak görülen Devrimci Yol’un gücünün test edildiği önemli bir noktadır. Zaten operasyona adını veren nokta aslında 12’den vuruşu temsil etmekte ve hedefe direk bir... Devamı

Önce güvenlik!

2014-07-07 01:20:00

Önce güvenlik!   Madenlerin girişinde yazılıdır; "önce güvenlik" ... Tıpkı bizim sol örgütler gibidir madenler, güvenlik vurgusu yapılır ama hiç bir şekilde güvenlik önemli alınmaz, bir birine benzer cinayetleri yaşarlar ve hep suçlu karşı taraf olur. Bu kadar cinayet, bu kadar ölümlerden hala ders çıkarılmamış ki, aynı hatalar ve aynı boş vermişlik sürüp gidiyor. Yakın tarihimiz içinde bir çok ölüm oldu ve zamanı geldiğinde anma toplantıları yapıyor, belleğimizde o yaşananları tazeliyoruz, neden, çünkü unutmamak ve ders çıkarmak için. Fakat bugün dahi o olaylardan ders çıkamadığımızı el yordamı ile yol almamızdan bellidir. Hala denenmemiş bir şey var mı, deneyelim, yeni birliktelikler, cepheler kuralım arayışları devam ediyor. Sol kendi içinde ve dışında oluşmuş olan kriz yönetimini yönetememektedir. Kriz yöntemini başarılı bir şekilde yürütüyor olsalardı, bugün birbirinden küçük örgütler olmaz, birbirine çelme takmak için fırsat kollayan taraftarlar olmazdı. En ufak bir eylemde pankartını alıp en önde yürümek ve fotoğraf çekmek için birbiri ile kavga eder konumda olmazdı. Maden girişlerine tabela asmak sorun değil, öncelikle o tabelada yazılı olanı gerçekleştirmek için mücadele etmek gereklidir. Güvenlik önemli alınmayan, kurtarma odası olmayan madende; örgütlü olan işçileri çalıştırmamak için mücadele etmek gereklidir. Maden kazası adı altında cinayet işlenmeden kavga verilmelidir, sonra cinayet işlendiğinde suçu karşıda aramaya devam edebilir ama örgütlü yapılar üstüne düşeni bir yerine getirmek zorundadır. İş yerlerinde iş cinayetlerini durdurun ... Devamı

Katiline aşk olmak!

2014-06-16 04:37:00

Katiline aşk olmak!   İnsanlık tarihinin en korkunç buluşu bayraktır, çünkü elinde bayrak taşıyan biri potansiyel olarak katildir. Çünkü onun için ölecek ya da öldürecektir. Bayrak ile ölüm kelimeleri özdeşleşmiştir, çünkü bayrağı bayrak yapan üzerinde ki sözde kandır! Bayrak sınır çekmek demektir, bu bayrağın asılı olduğu yer benimdir! O benim olanı/ alanı korumak için her şeyi göze alırım, onun için en değerli şey olan yaşama hakkını bile ortadan kaldırırım demektir.  Bayrak sıradan bir bez konumundayken birden kutsallaşması ve o kutsallık atfedilen şey için ölmek ve öldürmek adına insanlık değerlerini ayakaltında almak ve savaş demektir. Savaş, insanlığı yaratmış olduğu değerleri yok etmek ve talan anlamına gelir.  Bayrak, cinayeti devlet adına işlemek ve yasal bir görev haline getirmektir. Bayrak, erk sahibini temsil eder. Bayrak, devletleri sembolize eder, halkları değil. Bayrak taşıyan biri temsil ettiğini söylediği halk adına cinayet işlemek ve onun adına (Mahkemeler ve olağanüstü koşullara uygun kurumlar adına) insanı darağacına, ölüm mangaların eline vermek anlamına gelir. Bayraksız devlet olmaz, bayraksız halk olur! Bayrak halkı temsil ediyor sözü koca bir yalandan ibarettir. Devletin güçlü olduğu zamanlarda bayrak sembolü çatışan kesimler için o kadar önemli değildir, karşısındakini küçük görmek ve göstermek için başka semboller seçilir. Ama var olma ve yok olma sürecinde ise bayrak sembolü önem kazanır, birileri gökyüzüne çekmek için uğraşırken, ötekisi ayakaltına almaya çalışır.  Kısaca bayarak sadece bir semboldür, o sembol ortadan kalktığında yeni semb... Devamı

Sözcükler Can Yücel’i Özler

2014-06-16 00:46:00

Sözcükler Can Yücel’i Özler    Rampa Tiyatrosu tiyatro mevsiminin sonlandığı bu günlerde Tiyatro Simurg uzun bir süredir sahnelerde hayat verdiği oyuna yeniden hayat vermesine olanak verdi ve bizde konukları arasındaydık. Rampa Tiyatrosundan kısa bahsederek oyunumuza doğru adım atalım. Rampa Tiyatrosu, tiyatro mevsimi sonlanmasına yakın bir zaman içinde İstanbul’da Sıraselviler Caddesine yakın bir yerde tiyatro severlerin hizmetine girdi. Metin Boran yönetiminde tiyatro, değişik gruplara ev sahipliği yapmaya başladı ve orada keyif dolu zamanların yaşanmasına olanak sundu. Tiyatroların üzerinde kara bulutların dolaştığı bir dönemde, tiyatro için bir alan açmak cesaret isteyen bir iştir. O cesareti Metin Boran gösterirken uzun süredir ütopyası içinde olan sahneye de hayat vermiştir. Tiyatro Simurg, Can Yücel’i hayatını yine Can Yücel’in sözleri ve kelimeleri ile hayat vermiş. Can Yücel yaşamına bakarken yaşadığımız tarih çizgisine yine onun yaşamına ve sözcüklerine vuran olaylara da bakmış oluyoruz. Can Yücel gözü ile Can Yücel’in hayatını sahnede görme fırsatını yakalıyoruz. Mehmet Esatoğlu, tiyatro tarihimiz içinde kendisine özgü bir yeri vardır, o özgünlük ve ilişkiler içinde birbirinden değerli insanlar ile dostluk kurmuş, gözlemler yapmış, onların deneyimlerinden yararlanmasını bilmiştir. Deneyimlerini, dağarcığına işlediği anekdotları zamanı gelince sahneye taşmayı da bilmiştir. İşte Can Yücel! Mehmet Esatoğlu değimi ile Can Baba sahnededir. Üstelik onun hakkında oluşmuş olan bir çok söylemler ve destansı kurguların dışında gerçek Can Baba ile sahnede yerini almıştır. Yaşamış bir insanın hayatını ve bir anını sahneye almak çok zordur, çünkü duruş noktası... Devamı

Nefret söylemi!

2014-06-05 15:41:00

Nefret söylemi!   Bu ülkede nefret söylemleri genelde iktidar eli ile geliştiriliyor ve seslendiriliyor. Sanırım bu Osmanlı’dan bize kalan bir miras. Yahudileri, Romanları, Alevileri ve Diğer kültürden olanları hiç tanımamış, görmemiş, geleneğini bilmeyen insanların nefret söyleminde bulunması sanırım yaşadığımız zamanın ruhunda var. Yaşadığımız zamanın ruhu; daha çok para, daha çok özgürlük için başkasını ezme üzerine kurulu olmasındadır. Değerlerin yok edildiği, her şeyin para ile ölçüldüğü bir zaman diliminde nefret söylemine karşı hepimizin yapması gereken bir ödev var, çünkü ortak mücadele edilmeyen söylem, sonunda hepimizin celladı olacak ya da ellerimize kan bulaştıracaktır. 2. dünya savaşından sonra yaşanan Yahudi Soykırımı etkisi ile devlet eli yürütülen kampanyalar ne yazık ki nefret söylemini ortadan kaldırmamış, nefret söyleminin derinden derine yayıldığına ve ırkçı sağ partilerin zaman içinde oy almalarını beslemiştir. Irkçı yapıların birincil varlık sebebi devlettir, devletin el altından yapmış olduğu politikadır. Kısaca devlet eli ile propaganda, yasaklamalar ve’ tek yönlü tarih bilinci’ ırkçı düşünceye kan vermiş, yok olması gereken düşmanlık tezi bizzat devlet eli ile ülkenin, toplumun en küçük birimine kadar yayılmıştır. Devlet, ne zaman ekonomik kriz ve dolaylı olarak siyasi krize girerse azınlıklar zarar görmektedir. Yukarıda yazdığım nedenlerden dolayı, nefret söylemine karşı; devlet olanaklarının dışında, devlet işbirliğinden uzakta yapılan her etkinlik benim gözümde daha anlamlıdır, çünkü devletin varlık sebebi; düşman yaratmak ve olası düşman tehlikesi var olduğu sürece kendisini yaşatacak ... Devamı

Gezi Direnişi!

2014-05-30 00:09:00

Gezi Direnişi!   Bundan yaklaşık bir yıl önce Gezi Direnişi yaşandı ve tarihimiz içinde ilk defa özgürlük söylem olmaktan çıktı yaşanan bir süreç oldu. Devletin olmadığı, halkın kendi kendini yönettiği, gönüllü olarak gelen baskılara karşı kendisini barikat olarak koyan bir süreci yaşadık. 31 Mayıs günü sabahın ilk ışıkları henüz tam yeryüzüne ulaşmadan yapılan baskın ile Gezi Direnişi başlamış ve özgürlük isteminin, istem olmaktan çıktığı ve yaşandığı süreçtir... O tarihten sonra öldürülen gençlerimiz bir ekoloji direnişi yaptıkları için öldürülmediler, aksine onlar özgürlük istedikleri için öldürdüler... Özgürlük istemi olduğu için iktidar olağanüstü bir şekilde orantısız güç ile saldırdı. O yüzden ülkenin her yerinde direniş oldu, özgürlük türküsü söylendi. Devrimi örgütleyebilecek bir siyasi yapı olmuş olsaydı; devrim olmuş olacaktı, fakat o ani ve beklenmeyen devrim koşulları değerlendirilememiş, olağanüstü koşullar zaman içinde erimiştir. Solun güçsüz olduğunu, devrim isteyenlerin devrim için gerekli yapıları kuramadığını çıplak olarak yaşanan süreçte gördük. “Her yer Taksim, her yer direniş!” derken ekoloji mücadelesi olmadığını özgürlük isteminin bir sloganı olduğunu anlamayanlar bir daha kendilerini gezi ruhunu anlamak için ruh çağırmadan, somut olaylara bakarak düşünmelerini salık veririm. Gezi Direnişi, bütün ülkenin her alanına yayılmış, her yerde direniş bir şekilde kendiliğinden örgütlenmiş ve toplum içinde baskı altında olduğunu ve özgür olma... Devamı

Darbe!

2014-05-29 21:26:00

Darbe!   Darbeler yakın tarihimizin kırılma noktalarında kendisini hissettiren bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Darbelerin amaçlarına sonuçlarına bakarak karar verebiliriz, kimler, hangi sınıf darbe sonrasında daha rahat ortama kavuşmuşsa darbeyi yapan görünürlerin arkasında ki güç olduğunu düşünebiliriz. Darbe olabilmesi için öncelikle bir iktidar olması ve iktidarın devrilmesi şarttır. Onun dışındakiler sadece darbe girişimi olarak kalır ve siyasi sonuçları itibarı ile iktidarın yapmış olduğu bir girişim olarak tarihe kendisini bırakır. Darbeler iktidara karşıdır, girişimler ise; iktidarı güçlendirir ve dolaylı olarak iktidarı destekleyenlerin yapmış olduğu bir hamle olarak tarih sayfalarına kendisini yazdırır. İktidarda olanlar için en önemli amaç iktidar koltuğunu sağlamlaştırmak, aynı zamanda süresini olabildiğince uzatmaktır. Bu her iktidarın arzusudur. Üçüncü dünya ülkelerinde iktidarda kalma süresinin süresi arttıkça süreç genelde diktatörlük ile sonuçlanması tesadüfi değildir. İktidarda olanlar kendilerinin tek doğru olduğunu ve mutlak gücün kendilerinde toplandığına zaman içinde inanır ve o inanç ile muhalefet olan kim varsa; yok etmeye ya da etkisiz kılmaya çalışır. Darbeler; iktidar, ülke içindeki güçler ile denge arayışı için bir yöntem olmuş olsa da bizim gibi NATO ülkesinde iç güçlerin iktidara yönelik bir müdahalesi olma olasılığı çok zayıftır. Çünkü, bizi yönlendirenler iç güçlerden daha çık dış güçlerdir. NATO ülkelerinin haberi olmadan bu ülkede bırakın darbe olasılığını, bir silahlı gücün ya da ‘kara para’nın... Devamı

Yeni Türkiye derken…

2014-05-22 16:35:00

Yeni Türkiye derken…   AKP iktidar dönemi, yakın tarihimiz içinde ders alınması gereken zaman dilimini içeriyor. Aydınların liberalleşmesi ve kendilerince öç alma duygusu ile iktidarın yedeğine düşmesi sürecinin sonucunu yaşadık. Geçmişten öç alma derdine girenlerin en ilginç tarafı 12 Eylül faşist darbesinden dolaylı etkilenmiş ve o ortamın getirmiş olduğu koşullarda kariyer yapmış insanlar olmasıdır. 12 Eylül faşizmde ezilen, panzer altında kalanlar o karanlık dönemden ders almış ve iktidarın yedeğinde olmayacaklarını içselleştirmişlerdi.   İktidarı desteklemek demek; başka bir dünya ve yaşam hayalinden vazgeçmek olduğunu ve sistemin içinde yedeklenmek olduğunu geçmişten ders çıkaranlar bilir. Bir kere iktidar ile işbirliği yapan, sözde her ne kadar kendisini başka bir dünya özlemi olduğunu söylemiş ise de, gerçekte kolay kolay eski haline dönemez, çıkar ilişkileri yeni tercihler yapmayı ve yeni ilişkiler kurmayı getirir. Geçmiş ilişkilerini kullanarak, iktidar için gerekli ilişkileri kuranlarda bu döneme özgü olmasa da daha görünür oldular.  Özelikle geçmişte hasbi kader şimdilerde sembol olmuş insanlar ile arkadaşlığı olanlar, o arkadaşlığını her fırsatta dillendirip, anılarını pazarlayanalar bu sayede hem başka dünya ve yaşam özlemi olanların kalbinde yer edinme çabası, hem de iktidara bak hala birilerini etkiliyorum, ben boş biri değilim, beni değerlendirin mesajını vermekten de geri duramaz.   Bugün yaşadığımız süreci iyi anlayabilmek için elbette yakın tarihimize göz atmamız kaçınılmazdır. Yaşadığımız tarih çizgisinin kırılma noktası 1980 yıllarına kadar gider. Özal, daha doğrusu Amerika’nın istemleri doğrultusunda ve ihtiya... Devamı

Acı yangın yerine düştü!

2014-05-18 08:00:00

Acı yangın yerine düştü! Acılar ile yoğruldu maden ocağındaki ateş, sonra ocakta ne var ne yok yaktı, kül etti, yeniden kömüre dönüşeceği günlere doğru başlangıç yaptı… Ocak içinde son nefesini bırakanlar; belki yeryüzünde bir taşlarının olmasını, belki de ocağın kapısına kocaman bir taş konup, üzerlerine aşağıda yananların isimleri yazılmış olmasını arzularlardı. Unutulmak için yaşamadılar, hiç iz bırakmadan bu dünyadan geçmek istemezlerdi belki… Belki de çocuklarını o yüzden dünyaya getirdiler, benden sonra ismim yaşasın diye… Şimdi çocuklar babalarından uzak, babalarını bir daha göremeyecekler. İsimleri olmayan, rakama indirgenmiş işçiler. Resmi söylemde 302 kişi ölü var demek, 302 hayatın sonlandığı anlamına gelir, 302 ocağa ateş düşmesi, 302 ocağın fakir yuvasında bir daha kahkaha sesin duyulmaması anlamına gelir. Onlar zenginler için kömür çıkardı, kendileri kazanılan paranın bir ucundan yararlandılar. Şimdi arkalarında borç bırakarak bu hayata beklenmeyen bir anda, bir ateşin içinde veda ettiler. Yeryüzünde kalanların bir bölümü kader, bu mesleğin içinde var dedi. Sadece sözde destek verdiler, isimlerini bilmeden, isimsiz birer maden işçisinin arkasından. Geride bıraktıkları eşleri, çocukları ve borçları ne olacak diye kimse sormadı. Ani bir refleks ile yardım kuruluşları oraya koştu, birkaç öğün yemek verdi ve kurtarma işlemi burada bitti denilince büyük olasılıkla kurtarma için gelenler ile birlikte çekip gidecekler. Onlar yalnız başlarına ve babasız, oğulsuz kalacaklar. Bir de canlı yayın muhabirin değimi ile “şanslı olanların” mezar taşları olacak. Maden kapıları kapandı içeride yangın devam ediyormuş, kendi kendin... Devamı

Öldürmeyi biliyorsunuz!

2014-05-15 01:24:00

Öldürmeyi biliyorsunuz!   Her yerde iş kazası olabilir, insanlık tarihi iş kazaları ile doludur. Ama yine insanlık tarihi iş kazaları sonucunda nasıl önlem alınacağı ve her kazadan ders çıkarıldığı birikimler ile de doludur. İş kazaları tekrar ediyorsa orada, cinayet vardır, çünkü deneyler o kazanın önlenebilir olduğu güvenlik önlemlerinin de varlığını işaret eder. Bir kazanın cinayet olup olmadığını öğrenmek için basit bir yol vardır, kaza daha önce yaşanmamış, hiçbir deneyim ve birikim olmaması, güvenlik önleminin o alan için olmaması anlamındadır. Çağdaş ülkelerde uygulanan güvenlik önlemleri, yaşadığımız liberal ekonomi içinde kardan/ kazançtan kayıp olarak algılandığı için güvenlik önlemi ortadan kalkar ve “kaza” ortaya çıkar. Bu kazaya kaza denmez, açıkça cinayet denir. Son yaşanan Soma katliamı bir kaza değil, cinayettir. Madenler konusunda insanlık tarihi bir çok deneyim ile doludur. Basit ve biraz masrafı olan önlemler ile ölümler kitlesel olması önlenirdi. Bir çok insan işveren biraz daha kar etsin diye ölmesine gerek kalmazdı. İşverenler gökdelenlerde oturup, şehrin siluetine baksın diye ölmesine gerek yoktur. İnsan hayatının bu kadar ucuz olduğu ülkelerde kazalar olmaz, cinayetler olur ama cinayetler yasalara ve hukuk kurallarında yazılı olmadığı için kader denir ve geçilir. Üstelik bu kader mesleğin icabı içinde vardır denir.   Her mesleğin içinde ölüm olabilir, o risk yaşamın içinde hep vardır ama güvenlik önlemi almış olursan, o önlemler içinde bir can bu dünyaya son nefesini bırakıyorsa, o son nefesin tahlili yapılır ve bir daha olmaması için güvenlik önlemleri araştırılır. İnsanlık,... Devamı

Projeler özgün olmalıdır…

2014-05-07 03:55:00

Projeler özgün olmalıdır…   Güçlü hissedenler, bulundukları ortamda diğerinin kendi hakimiyeti altında olmasına ister. Güçsüz kaldıkları yerlerde ise güçlünün hakimiyetine karşı direnişi hak görür. Kendilerine karşı direniş gösterenleri ise bölücü, bozguncu, zamanına göre terörist, zamanına göre anarşist, zafer yolunda engel… gibi sıfatlar içinde değerlendirme içine alırlar. Fırsatları bulduklarında ise toprağa kan dökmekten de geri durmazlar. Siyaset güç dengesidir derler, ama daha çoğunlukla güç gösterisi olarak yaşam içinde kendisine yol bulmuştur. Güçlü olanlar, daha fazla güçlü görünmek için kendi medyasını yaratır ve medyasını kendi silahının namlusu içinden olaylara bakmasını ister. Irak işgali sırasında toplum mühendisleri bu yeni medyaya gömülmüş ( embedded) ismini verdiler. Elbette bu terim sadece medya için geçerli olmayacaktı, her alanda embedded uygulamalara şahitlik eder olduk.  Embedded kelimesi içinde yer alanlar silahın namlusundan olaylara bakar ama kurşun, bomba vb. şeyler atmaz, sadece oradan bakar ve gördüklerini ikna edilmesi gereken hedef kitleye aktarır. Ülkemizde bunun medya dışında ki uygulamasına “akil insanlar” adı altında şahitlik ettik. Akil insanlarda açılımın içine gömüldü ve oradan açılımın ne kadar yararlı, güzel şey olduğunu anlatmaları istendi. Ve bunu da gönüllü olarak yaptılar.  Düşman tanımı ‘embedded’ kelimesinin somut çıkarımlarının sonucu ile açıklanır oldu. Silahın namlusundan görünen düşman, görünmeyen ise müttefik olarak yerini aldı. Şimşekleri üzerine &cced... Devamı

Kötülükler uzata değil!

2014-05-05 13:58:00

Kötülükler uzata değil!   Bütün kötülükleri bizden uzakta yaşadığına inanırız, fakat kötülerin hakim olduğu bir sistemde yaşamaya devam ederiz. Kötülerin hakim olduğu yerde ise kötülükler, nefret söylemleri, cinayetler, katliamlar ve her gün şahit olduğumuz ama kanıksadığımız her türlü olumsuz şeyler içinde yaşarız. Yaşadığımız yerin kötülüklerini düşünmeyiz, başka yerde yaşanan kötülüklere bakıp halimize şükrederiz. Kendimizden kötülükleri uzak tuttuğumuza inanırız; çevremizde katil yoktur, kötü yoktur, hırsız yoktur, onursuz yoktur ama hepsi tarafından çevrelendiğimiz, o kötülüklerin içinde yaşadığımız ve kötülüklerin bizi esir aldığının farkına dahi varamayız. Dünya sürekli kendi etrafında dönerken, güneşin de etrafında dönüyordur. Hiç birimiz, bu hareketin ve hareketin yaratmış olduğu değişimin farkına dahi varamayız. Sanki her şey stabil ve değişmez gibi. Aristoteles mantığı ile bakarsak; aniden bir şeyler olur ve taştan sinek çıkabilir. Bugün ki bilgilerimiz ile baktığımızda ise Aristoteles’in mantığı çoktan çökmüş ve aniden diye gördüklerimizin bile evrimi olduğunu biliriz. Farkına varamadığımız ve bizim hayatımızı etkileyen ani değişimler, alıştığımız, kanıksadığımız hareketler sürecidir. Çocukluğumuzda yaşadığımız ve hiç değişmeyecek olan o saf dünya, biz büyüdükçe yok olduğuna ve kirlendiğine şahitlik ederiz. Korkularımız, biz büyüdükçe büyümeye ve bizi yönetmeye başlar. Korkunun bizi yönettiğinin farkında olamayız. Korkan insanın nefesi düzensizdir. Düzensiz nefes alırız ama hiç birimiz, bu düzensiz ne... Devamı

Hayali olanlar ölmemeli…

2014-05-01 22:30:00

Hayali olanlar ölmemeli…   Hayali olanlar insandır, hayali çalanlar ise kapitalistlerdir. İnsanların hayallerini çalıp, yerine kendi hayallerini ikame ettirirler. Bu sayede çarkları döner, çarkları için önemlidir çocukların hayalini çalmak! İnsanlığın hayalini çalmak! Kapitalistler hayalleri paraya döndürdükleri sürece izin verirler ve kendileri için hayal kurmalarını ister eğittikleri insanlardan. Her eğitilen onlar için hayal kurar, en azından tüketmek için! Hayaller insanlar içindir, para için değil, fakat eğitimden geçmiş olan bizlerin hayalleri yaşam zorlamadıkça parası olan için çalışıyor, onlar için daha verimli olmaya çalışıyoruz, verimli oldukça sevilen, ayın, yılın, günün insanı olabiliyoruz, olduğumuz zamanda gurur duyar olduk. Hayallerimiz bizim maaşımız, çocuğumuza götürdüğümüz ekmeğimiz, alamadığımız ve ekranlarda gördüğümüz tüketim malzemesi olabiliyor. Çünkü bu sistemde eğitildik, bu sistemde eğitilenler hepsi istisnasız aptallaştırılıyor. Aptallaştırılan topluluğu sürmek, yönetmek, birden Ortadoğu girdabına atmak ve onlar gibi düşünmeye başlaması doğal olabiliyor. Otoriter toplumdan* totaliter topluma** hemen kayabiliyor hayalleri çalınmış insanlar… Hayali çalınan ve bir daha hayal kuramayanlar sistemin mankurtu*** olur.  Kendi halkına, kendi sınıfına karşı savaşır ve efendisini korur olarak bulur.  Hayali olanlar ve sistemin eğitim çarkından geçmiş ama hayatın eğitimindeki çarkta sistemin dayatmış olduğu hayali değil de kendi kurtuluşunun hayalini görmeye başlayanlar insan olmaya başlar. Her insan hayal görür, hayali gerçekleştirmek için mücadele eder... Devamı

Yoldaydım…

2014-05-01 09:40:00

Yoldaydım…   Yoldaydım, haberi geldi. Necati Özdemir hayata son nefesini bırakmış. Son nefesini bırakmış ama bir de anılarını, iyileştirdiği hastalarını, yakınlarını ve dostlarını… Ömür bir nefestir, nefes içinde anılar, sevinçler, özlemler…  Necati Özdemir, benim son yıllar içinde saygı duyduğum, dostluğunu kazandığım bir candı. Gerçek bir can! Umudunu hep koruyan, sürekli yeni şeyler deneyen, yani arayışlar içinde olan bir doktor, müzisyendi, bir de onur belgesi alıp durduğu fotoğrafçılık öğrencisiydi. Son yılıydı, mezun olmasına aylar kalmış, muayenehanesine fotoğraf stüdyosu kurma hayali içindeydi.  Hayali vardı, yaşayacaktı ve hiçbir zaman son nefesini vereceğini düşünmedim… Düşünmediğim başıma yolda geldi, haberi geç geldi. Meğer son nefesini vereli günler olmuş… Son nefesini hissedemedik, günlük koşturmacalar ve telaşlar içinde… Bu dünyada bir nefes daha eksildi, bir yerde yenileri eklendi. İnsanlık tarihi içinde bir nokta ama önemli bir noktaydı Necati Özdemir. Doktorluk eğitimi için gittiği Almanya’da saz ile tanıştı, kulağındaki ezgileri saza işledi, üretti, üretti ve cd’ler üst üste bindi. Ekranlara çıktı, Alevi gecelerinde türküler söyledi, doktorluğu ile gurur duyardı ama vaktinin çoğunu saz başında geçirir olmuştu, efelerin diyarının türkülerine hayat vermek için, onların şivelerini öğrenmişti, onların vurgusu ile türküler söylüyor, yeni çıkaracağı cd için hazırlık yapıyordu. Zeybek türküleri, söylenmesi öyle kolay şey değil, söyleyen bilir. Üstelik Erzincan’dan kalkıp, ülke sınırlarını aşmış birinin yeniden Anadolu topraklarında ezgilerin ... Devamı

İlia’nın Bostanı*

2014-04-25 04:43:00

İlia’nın Bostanı*   Bir yerden bahsetmeye başlayınca bizim son yıllarda geleneğimiz haline gelen Evliya Çelebi’nin sözleri ile başlar olduk. Onun anlatımlarını doğru olarak kabul eder ve sonra kendi hikayemizi yazarız. Kuzguncuk’tan bahsetmeye başlarken geleneğe uyayım dedim. Evliya Çelebiye göre; buranın adı II. Mehmed (Fatih) zamanında (1451-1481)buraya yerleşmiş “Kuzgun Baba” adlı bir veliden kaynaklanmıştır. Ama elbette ondan öncede bir yerleşim yeridir, çünkü çok nadir kalan anıtlar ve o anıtların duvarlarından bize yansıyanlara göre İstanbul fethinden öncede bu köy vardır ve köyde İstanbul’un sahipleri olan Rumlar yaşarmış. “Altın Kiremit” anlamına gelen “Hrisokeramos” ismini kullanmışlar önceleri zaman içinde değişerek “Kosinitza” adına dönüşmüş ve bizlerin son dokunuşları ile “Kuzguncuk” şekilde telaffuz etmeye başlamışız.  Bir yere kendimizin telaffuz edebileceği bir isim taktığımızda / değiştirdiğimizde, kaçınılmaz olarak oraya yerleşmenin, var olan kültürün içine kaynaştığımızın da haberini vermiş oluyoruz.  Kuzguncuk çok kültürlü yapısına kavuşurken göçlerin ve ekonomik düzeninde etkisi büyüktür. Yahudiler için kutsal bir yer olma özelliğini de 17. Yüzyılda kavuşmuş, ama Yahudilerin ne zaman buraya yerleştiği konusunda kesin bilgiler kaynaklara göre yok. Demek ki önce Rumlar vardı, sonra Yahudiler, Yahudileri izleyen Ermeniler 18. Yüzyılda bu güzel köye yerleşmiş ve dokusunun daha da renklenmesine sebep olmuş. Türkler, Üsküdar şehri içinde yaşarken, Kuzguncuk'u bir safiye yeri gibi algılamış, gayr-ı Müslimler ile iç içe yaşamaktansa Paşalimanı çevresinde yerleşmiş ve... Devamı

Tiyatrocular dertli…

2014-04-23 23:26:00

Tiyatrocular dertli… Tiyatrocular gün geçmiyor ki dertlenmesin, üzülmesin, çünkü öyle bir atmosferde yaşıyoruz ki kara bulutlar onların da üzerine gelmesin…  Devlet ve şehir tiyatroların özelleştirmesi tartışması ile başlayan süreç, şimdilerde ödül veren jürilere ve özel tiyatroları destekleme fonun yapılan itirazlar ile başka bir aşamaya geçti.   Tiyatrolar üzerinde kara bulut hiç eksik olmadı ama bu kara bulutlar şimdilerde tiyatronun yapısını, dokusunu ve etik duruşunu da bozma aşamasına kadar ileri gidiyor…  Sanki gökten asit yağmuru boşalıyor ve dokunduğunu her yapı eriyor…  Hep dert olmayacak ya, bazen de güzel haberler oluyor, bir biri ardına kurulan yeni tiyatrolar ve küçük oda salonları… Küçük tiyatroların oluşturulduğu birlikler ve mesleki dayanışma içinde olan tiyatroya gönül vermiş insanlar. Kulisler ve salonları arasında ömürlerini tüketmiş insanlar ve tozlar arasında kendisine sahne yaratanlar.  Her meslek erbabı gibi kendi ayakları üzerinde durmak isteyenler, kendi kişilikleri ve dokusunun belirleyeceği özel alan yaratma dürtüsü…  Özel tiyatrolar bu dürtüler ile yola çıkar, kendisine ve ekonomik şartlara uygun oyunlar ile seyircisi ile buluşma macerası. Bazıları bu macerada başarılı olur, bazıları erken havluyu atar! Özel tiyatrolarda başarı genelde en az oyuncu ve teknik kadro ile yapılanlar olarak ortaya çıkıyor. Çünkü bu sayede her türlü salonda seyirci ile rahatlıkla buluşabiliyor ama buda içinde bir tehlikeyi barındırıyor, klasik ve tiyatro seyircisine doyumsuz zamanlar yaşatan oyunların ortadan kalması ve yeni kuşağın bu oyunları sadece isim olarak duymasını oraya çıkarır.  ... Devamı