Suni denge yeniden kurulurken…

2014-04-04 22:49:00

Suni denge yeniden kurulurken…   Toplum ile devlet arasında bir denge her zaman söz konusundur. Devlet varlık sebebi iktidarda olanın çıkarını savunurken, halk kitlesi üzerinde bir öyle denge kurar ki, halkın devleti ve iktidarı ele geçirilmesini önler. Buna göre halk ve devlet arasında gönüllü itaat değil mecburi uzlaşı vardır ve "güç" bu dengeyi sağlayan temel unsurdur. Devlet bir yandan militarist baskı aygıtlarını ön planda tutarken, diğer yandan ideolojik baskı aygıtlarıyla da saldırılarını kitleler nezdinde meşrulaştırmaya başarmıştır, böylece halkın devlete karşı yönelmesinin önüne geçilmiş ve bir suni denge oluşturulmuştur. Suni dengenin bir diğer ayağını da “nisbi refah” oluşturmaktadır. Bu göreceli olan refah bireylerin var olan haksızlıklar karşısında devlet mekanizmasına karşı itiraz etme hakkı elinden alınmıştır, çünkü bireyin kaybedeceği ve riske girmesini engelleyen göreceli kazanımları vardır. Bu kazanımlar ve çıkarsal ilişkileri var olan denge içinde bireyin hareket alanını belirlemekte ve kontrol altında tutmaya yaramaktadır. “Büyük biraderin” bir silahı konumundadır. Denge öyle ince bir çizgi içindedir ki, her an ortam hazır olduğunda devletin aleyhine işleyebilecek konumdadır. Onun için bireyin eğitimi ve algılayışını düzenleyen eğitim kurumları ve medya bu algının oluşmaması için birey üzerine her türlü bilgi kirliliği yaratılması devlet için hayatidir. Eğitim sistem için bireyi oluşturur ve sistem karşısında yer alamaz. Devlet için birey eğitimin temelidir. Eğitim de insanlara korku öğretilir, o yüzden tarih hep kazananları anlatırken, diğer yandan bireyin bilinçaltına korkuyu işler. Kazananlar hep iktidarda olanlardır! ... Devamı

Her seçim bir ders barındırır içinde…

2014-04-04 05:30:00

Her seçim bir ders barındırır içinde…   Seçim dönemleri sonunda bir değerlendirme yapılması olağandır ama bizim gibi ülkelerde ise olağanüstüdür, çünkü her değerlendirme bir ayrılık demektir. Her ayrılık ise daha da yok olan sol demektir. Parçalana parçalana, dibe vura vura yukarıya sıçrayacağını sananlar, kendi küçük cemaati içinde Beyoğlu barlarında dünya devrimi yaparken bulur kendisini…  Her seçim bir şeyleri anlatır, anlatır anlatmasına da her bir grup, birey kendi işine geleni duyar, yeni bir projektör arar önünde durmak için… Gölgesine bakarak büyük olduğunu sananlar, yine gölgelerinin büyüdüğünü söylerler. Doğru, gölgeler büyür, ışığı ayarlamaya bakar! Ülkemiz sürekli kırılma yaşıyor, her kırılma dönemleri toplum içinde yaratılan ayrılık çatlağı daha da derinleşmede, cepheler soyut olmaktan çıkıp, somuta doğru biçimleniyor. Yeni bir dünya içinde, yeni bir toplum yaratılırken, zeminini kaybetmiş sol, yeni zemin yaratamadan, olayların peşi sırasında günlük çözümler ile koşar buldu kendisini. Sol planlı, teorisi olan ve pratiğini teorisine göre uygulayan, sınıfsal bakışı olan bir evreni temsil ederken, liberal politikanın rüzgarı içinde teoriyi bir yana atmış, çıkarlarına uygun günlük değişen müttefikler ile kendisini tanımlamaya girişmiştir.  Bu seçim göstermiştir ki, (gerçi her seçim gösteriyor) devrimci gelenekten gelen tüm siyasi partiler, dernekler, dergi çevreleri... vb. Türkiye’yi kucaklayamadı. Bırakın Türkiye kucaklamayı temsil ettiği sınıfı bile kucaklayamadı. Hangi sınıfı temsil ettiği sorarsak, teoride işç... Devamı

Game Over!

2014-03-29 03:12:00

Game Over!    Olayları kimin başlattığı değil, kimin bitirdiği önemlidir. Tarih elbette kimin başlattığını veya vesile olduğunu yazar ama genelde sonuç ile ilgilenir. Birinci dünya savaşını bir prens* suikastı ile başlar ama parçalanan Osmanlı’yı yazar! Tarih çizgisi içinde değişik kırılmalar, toplumların yeni biçim aldığı ve yeni rolüne uygun konumlandığı anları işaret eder. Her ülkenin kendisine özgü kırılma tarihleri vardır ama genelde bu kırımlalar ülkenin iç dinamiklerinden daha çok dış etkenlerin basıncı ile olur. Hiçbir ülke kendi kendine yeter ve kapalı ekonomiye sahip değildir, mutlaka birileri ile iletişim içinde olacaktır. İkinci dünya savaşı sonrası oluşturulan ittifaklar ve birlikler dış etkinin iç dinamiklerin üstünde yer  aldığına şahitlik ederiz. NATO ülkelerine özgü Gladio yapılanması bu dış gücün iç savaşa ve dıştan gelecek herhangi bir işgale karşı içte yandaş profesyonel bir gizli teşkilatın öteki adı olarak karşımıza çıkar. Başlangıçta masum gibi gözüken bu yapılanma, zaman içinde ülke içinde yaşanan siyasi değişimlerin motor görevini de görecektir. Gladio ilk olarak İngiltere’de İrlanda ulusal mücadelesine karşı,  Büyük Britanya Krallığının geliştirmiş olduğu bir savunma ve saldırı birliğidir ve yerli işbirlikçilerden oluşturmuştur. NATO içinde bu deney daha da geliştirilmiş ve Amerika ile birlikte tüm NATO ülkelerinde uygulanmıştır. Gladio her ne kadar bulunduğu ülkenin çıkarını savunur gibi gözükmüş olsa da aslında NATO çıkarını korumak amaçlı bir üst yapılandırmadır. Bunun en çıplak halini 12 Eylül 1980 kırılması ya da öteki söylemi ile faşist darbesi ile gördük.... Devamı

Ülkede taşlar yeniden yerleştirilirken…

2014-03-22 00:38:00

Ülkede taşlar yeniden yerleştirilirken…   Ülkemiz 12 Eylül 1980 yılından bu yana adı konulmamış ama bir çok stratejistlerin ortak tanısı olan düşük yoğunluklu bir savaşı yaşamaktadır. Düşük yoğunluklu savaş olarak kabul edildikten sonra elbette bu savaşın da sonu olması kaçınılmazdır, hiçbir savaş sonsuza kadar sürmez, süremez, çünkü hiçbir ülkenin kaldırabileceği bir durum değildir. Savaş, ayrışma anlamına gelir. Hiçbir savaş ayrışmadan sonlanmaz. Bir arada yaşayan halkların bir biri ile barışması, hadi geçmişi unutalım yeni bir beyaz sayfa açalım anlamını taşımaz, taşıyamaz, çünkü geçmiş kan ile yazılmıştır ve hesabı sorulmayan toprak altına faili meçhul olarak bırakılan binlerce cinayetin öyküsünü barındırır. Karanlıkta kalan her cinayet, düşmanlık ateşinin daha da kor olarak yanması anlamına gelir ve ayrışmanın temelini oluşturur. Barışmanın birinci koşulu, savaş suçlarının ortaya çıkarılması ve savaş suçu işleyenlerin tarih önünde yargılanmalarıdır. Bu savaş suçu işleyenlerin tarafı olmaz, ben haklıyım kazandım, güçlüyüm yaptıklarımı yok sayın ile olmaz. Savaş güçler dengesinin çatışmasıdır ama güçlü ya da güçsüz fark etmez, suç işleyen tarihin her hangi bir zamanında yargılanır ve mahkum olur. Ne kadar unutturulmaya çalışılırsa çalışılsın mutlaka bir gün unutturulmak istenenler gün yüzüne çıkar ve yüzleşilme kaçınılmazdır. Düşük yoğunluklu savaşın sonucunda önce yok sayılan bir halk tanınmış, elbette tek bir halkın savaşı olarak yansımış olsa da ülkede tüm hakların gün yüzüne ve günlük yaşama karışması anlamına geldi. Kürt ulusal mü... Devamı

Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş

2014-03-21 17:13:00

Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş   Sıradan bir yaşam, kahramanı olmayan ve uzun süre bir arada olmanın getirmiş olduğu sıkıntılar ile her gece yüzleşen ve bir arada olmaktan başka seçenekleri olmayan evli çift. Sıradan bir mahalle, sıradan bir apartman, her hangi bir gün, her hangi bir apartman dairesinde, tuvalet musluğunun damlattığı bir eve göz atarız. O evde yaşanan bir trajedi, yüzleşme ile yaşanan komedi ve çağdaş aile yaşamını sivri dili ile eleştiren yaşlı bir çift. Sadece evliler yalnız değildir bu dünyada, her bire yalnız ölmekten korkar ve korkuların çiftleri bir arada tutan asıl unsur olduğunu görürüz. Trajedidir, çünkü çiftler 30 yıldan fazla birlikte olmanın getirmiş olduğu tek düzenin devamını görürüz, komedidir, iç konuşmalarında eşinin nasıl bir tepki vereceğini bilecek kadar bir birlerini tanımakta ve birbirlerini yönetebilmekteler. Hiciv vardır, çünkü bir arada olmanın sevgi değil, yaşamın sonuna doğru yaklaşırken korkunun bireyin özgürlüğünü yok ettiğini ve toplum denen o bir arada yaşamanın getirmiş olduğu normların inceden eleştirisidir. Çünkü insanları bir arada tutan sadece içgüdüleri ve korkuları değil, toplumun bu ahlak kurallarının bireyin aile olmasını da biçimlendirdiğini görürüz. Çocukları vardır, evlenip yuvadan gitmişlerdir. Onlar ilk evlilik gününde bir birine teslim olmuşlardır, ilk gecede yaşanan cinsel duyum ve o gece yaşananlar bir ömür boyu ve bu son geceye kadar eşleri bir birini algılamasını da biçimlendirmiştir. Evlilik, iki poponun yani cinsel dürtülerin sevgi denen ama aslında sevgiden daha çok dürtülerin sonucu oluşmuş ve toplum ahlakının bir gereği olarak herkesin bildiği ve eğlenerek yolculadığı  zifa... Devamı

Gerilimli günlerden geçerken…

2014-03-20 10:50:00

Gerilimli günlerden geçerken…   Gerilimli günlerden çıkamadık, yeni bir gerilimli günlere doğru hızlı adımlar ile gidiyoruz… Gerilim politikası ülkenin sorunlarından uzaklaşmak ve sorunların üstünü örtmek anlamına gelir. Gerilim politikası iktidarda kalan ama iktidar olmanın sorumluluğunu yerine getiremeyen hükumetlerin başvurduğu yöntemdir. Eğer hükumet, sorunlar ile baş edecek ve krizi ortamını kontrol edebiliyorsa, gerilimli ortamları ortadan kaldırmak için elinden gelen politikayı ortaya sürer ve olayları kontrol edebilir.  Gerilim politikası ile beslenen iktidarlar, bir süre sonra gerilim ortamında olayları kontrol edemez ve olayların arkasından kendi çıkarını korumak adına hata üzerine hata yapmaya başlar ve o hatalar onun sonu olur.  Her son aynı değildir, bazıları geldikleri gibi gider, bazıları ise olayların nasıl bir rüzgar yarattığı ile ilgili olur.  Hitler seçim ile gelmiş, kendi elinden çıkan bir kurşun ile iktidarını bırakmıştır.  Mussolini seçim ile gelmiş, kaçarken battaniyeye sarılmış şekilde arabanın arkasında yakalanıp, infaz edileceği yere kadar gitmiş ve orada bir kurşun ile hayata son kere bakmıştır.  Saddam Hüseyin doğduğu köyde bir çukurda yakandı ve idam sehpasına yürüyerek gitmiştir.  İdi Amin, sürgünde ölmüştür.  Örnekler çoğaltılabilinir, hepsinin ortak kaderi krizi yönetememek ve  “Aldatıldık, yine falan grup/ kişiler tarafından aldatıldık” duygusu içinde iktidara veda etmiştir.  Gerilim politikasından medet umanlar, genelde o iktidar koltuğunu hiç bırakmayacakmış gibi davranmasından olur. İktidarın geçici olduğu ve bu sürecin sonunda halka ve tarihe hesap verebileceğini unutanlar için son pe... Devamı

Bir Delinin Hatıra Defteri

2014-03-19 07:54:00

Bir Delinin Hatıra Defteri   Gogol’un çok bilinen ve çok sahnelenen bir oyunu farklı bir yorum ile devlet tiyatrolarının sahnesinde yeniden hayat bulmuş. Farklı diyorum, çünkü sahneye koyan yönetmen Cem Ermüler, teknolojiyi işin içine katmış. İşin içinde teknoloji ise bugünlerde bol bol bayrak asmak için kullanılan vinç! Oyun bir vincin işçilerin durduğu alanda geçiyor. Bir aşağıya, bir yukarıya, sağa, sola, daire çizerek oyun boyunca oyuncu muhteşem bir efor ile oyuna hayat veriyor. Bu arada elbette boyun fıtığı olanlar, boyun ağrısı çekenler için ayrı bir işkence. Oyun girişinde bir uyarı konulabilirdi, oyun hep yukarıda geçiyor, oyuncu bu teknoloji aracın üzerinde bir metrekare içinde oyuna hayat veriyor. Tiyatroda neden mikrofona karşı olduğumu bu oyun ile daha çıplak olarak anladım, çünkü oyuncu nasıl konuşursa konuşsun ses hep aynı yerden geliyor. Oyuncu yukarıda, sahnenin başka yerinde ama ses hep aynı. Aynı tonda, dijitalleşmiş ses hoparlörden geliyor. Oyuncu bağırıyor, kızıyor, nefes alıyor, iç çekiyor ama salona hoparlörden gelen ses ile olayı izliyoruz. İzlemiyoruz, sanki gözünüzü kapatsanız radyoda arkası yarın dinler gibisiniz. Radyonun hoparlöründen gelen ses ile sahnede oyuncu mikrofon kullandığında aynı etkiyi yakalıyorsunuz. Doğal ses yok! Doğal olmayan ama canlı yayınlanan bir radyo piyesi dinler gibisiniz, çünkü zaman zaman oyuncu sahnenin tavanına doğru gittiğinde, arka sırada oturuyorsanız, önünüze hemen balkonun üst duvarı geliyor ve ister istemez izlemiyor, dinliyorsunuz…  Oyuncu yukarıda senaryoyu oynuyor ya da okuyor gibidir. Bravo diyorsun, adam sesi ile gerçekten canlandırıyor! Diğer bir olumsuzluk ise, panik atak hastası olanlar bu oyuna gitmeyin, &cce... Devamı

Türkiye’de sosyal demokrasi faşizmi besliyor!

2014-03-10 07:41:00

Türkiye’de sosyal demokrasi faşizmi besliyor!   Faşizm, toplumun çelişkilerinden beslenir, faşizm için düşman yaratılması veya düşmanın olması zorunludur. Düşman olmadan faşizm büyüyemez, gelişmez ve geniş halk kitlesi ile buluşamaz. Öncelikle faşizm için düşman olması şarttır. Faşizm elbette sivil tabanı olması için bazı şartların olgunlaşması gereklidir, bazı şartlar oluşmadan faşizm tabanda kitleselleşemez. Bu ortamı hazırlayan siyasi aktör ülkemizde de olduğu gibi sosyal demokrat düşünce yapısıdır. Sosyal demokrat olduğunu iddia eden yapılar, partiler faşizm için ortam hazırlar ve faşizmin çizmeleri altında yok olur! Sosyal demokratlar, çıkarları gereği toplumun çelişkilerinden yararlanır ve devletin gücü tarafında kendilerini konumlandırırlar. Sosyal demokratlar için öncelik devlettir. Toplumun çıkarından önce devletin çıkarı ve var olan statünün devamından yana tavır koyarlar. “Liberalleşen” sosyal demokratlar her ne kadar devleti küçültme adına işlem yapmış olsalar da Almanya ve İngiltere örneğinde olduğu gibi sosyal demokrat iktidarların olduğu bölgelerde faşist hareket yabancı düşmanlığı ya da din düşmanlığı üzerinden tabanda yayılmaya devam etmişlerdir. Sosyal demokrat politikalar bu düşmanlığı önleme yanına, alttan alta sessiz desteklemekte ve düşman olarak ilan edilenlerin şehrin bir yerinde toplanmasına özen gösterirler. Almanya ve İngiltere örneğinde olduğu gibi adı konuşmamış gettolarda yabancılar bir arada yaşamaya devam eder ve bu çok doğalmış gibi algılanır. Ülkemizde yabancı düşmanlığı yerine Kürt ve azınlıklar üzerine düşmanlık yüzyıllardır vardır. Osmanlı devletinin dağılması Hıristiyan toplumun Kilislerde örgütlenmesine ba... Devamı

Kadın Olmadan Barış Asla!

2014-03-09 08:38:00

Kadın Olmadan Barış Asla!   Gülderen Depas, İstanbul Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde Barış Derneği’nin desteği ile “Kadın Olmadan Barış Asla!” adlı sergiyi açtı. Bu sergiyi özgün kılan sadece kadın hakları ve insan hakları konusunda kendi alanında bir şey yapmış ve mücadele içinde kadının kimliği yanında bilgiyi öne çıkaran aydın kadınların portre çalışmasıdır. Barış Derneği Başkanı Zuhal Okuyan fikri destek verdiği, Gülderen Depas hayata geçirdiği bu sergide yer alan aydın kadınların özlü sözleri de her portrenin altında yazılıdır. Bir anlamda tarihe dip notunu görselleri ile bırakırken, yaşamış olan bu mücadele kadınlarını da yeniden aramıza getirmektedir. Sergi 17 çalışmadan oluşurken, daha ileride olacak çalışmaların da ön izini taşımaktadır. Fırça darbelerini izlerseniz hangi çalışma hangi çalışmanın arkasından geldiğine şahitlik edebilirsiniz.. Politikadan, sanata, sanattan devrimci kadına geniş bir yelpazeden kadınları portreleri ile bize buluşturan bu Gülderen Depas ve Barış Derneği Başkanı Zuhal Okuyan, sergi açılışında ortak bir açıklama yaptılar. Zuhal Okuyan Reha İsvan ile olan anısını paylaştıktan sonra uzun süre aynı siyasi çizgi altında mücadele eden Behice Boran ile kurmuş olduğu bağlantıyı anlattı. Behice Boran’nın pek gülerken resmi yoktur ama bu tabloda Behice Boran gülmektedir ve gülmek direnmektir sözünü bugüne taşımaktadır. Kadınlar mücadeleleri ile bir çok şey kazanmışlardır ama yeterli mi, elbette değil. O mücadele çizgisi içinde resimlerini gördüğünüz kadınlar kendi alanlarında emeklerini koymuş ve her zorluğa karşı direnmişlerdir. Her direnişin kazanımları vardır, o kazanımlar bu resimleri gördüğünüz kadınların şah... Devamı

Cimri

2014-03-09 01:47:00

Cimri   Moliére trajikomik olarak adlandırabileceğimiz bir oyunu yıllar sonra Devlet Tiyatroları salonlarında yeniden Kenan Işık yönetiminde hayat buluyor. Paris’in zengin ve cimriliği ile ün salmış burjuvalarından Harpagon’un evlenme isteği ve altınlarının çalınması, evlilik kararından vazgeçmesini konu alan bir trajikomik bir eser ile karşımıza çıkar. Oyun aslında dönemini acımasızca eleştirmektedir. Çökmüş ahlak yapısı, çürüyen toplumsal ilişkiler ve o ilişkiler içinde para ile her şeyi yapabileceğini düşünen ama hiç para vermeden elde etmeye çalışan cimri bir burjuvanın yaşamına ve çevresine göz atarız. Zeki ve ince espriler ile toplumun kokuşmuşluğunu gündeme getirirken, aynı zamanda yaşanan dramı da sahneye taşır. Parçalanmış aileler ve o parçalanmış ailenin bir sahnede buluşması. Bir birleri ile alakası olmayan ilişkilerin aslında nasıl iç içe geçtiği ve içinde ne kadar büyük trajediyi barındığına şahitlik ederiz. Cimri bir babadır Harpagon, cimriliği kadar açgözlüdür. Etrafında gördüğü tüm güzelliklerin kendisini olmasını ister, üstelik karşılık olarak bir şey vermeden. Para ondadır ve para için aç kalan, sürünen ailelerin çocukları elbette bu zenginliğin çekim gücüne kapılacaktır. Annesi ile birlikte zor günler geçiren ve güzelliği ile dikkati çeken Mariane, elbette Harpagon’un da ilgisini çekmiştir. Onun ile evlenmek için çöpçatan Frosine'i devreye sokar. Frosine, kendi küçük çıkarını kollamaktadır. Biraz da olsa bu cimri adamdan para koparmak ve günlük geçimini sağlamayı düşünmektedir. Ama düşündüğü gibi deği... Devamı

Portakal devrimi!

2014-03-03 02:17:00

Portakal devrimi!   Reklam dünyası yaptıkları işlere isim vermede ustadırlar. Her çağın, dönemin bir rengi vardır ve o renkler moda olarak kullanılırken, insanların bilinçaltına bir şeyler fısıldar. Sovyet devriminin oluşturmuş olduğu birlik ortadan kalktıktan sonra göreceli bağımsızlaşan devletler, batı tarafına başlarını döndermişti ama batının bunları hemen kabul edebilecek ekonomik, siyasi gücü yoktu. Beklenmeyen bir zamanda dağılma gerçekleşmiş, milliyetçilik tavan yaptığı günlerde, AB’nin motor gücü olan Almanya doğusunu yutmak ve içine almak ile uğraşıyordu. Polonya, Sovyet sisteminin sönmesinde önemli bir imajdı ve o imajı allayıp, pullayarak AB ve NATO içine alarak ortadan yeni kalkmış doğu blokuna karşı zafer ilan edilmişti, Rusya kendini toplama sürecini beklendiğinden hızlı yapmış / ya da hızlı olması için batı ve Amerika'nın iç güvenlik kaygılarından dolayı bu sürece destek verilmiş ve tek kutuplu ilan edilen dünyada kontrollü bir şekilde silah sanayisini elinde bulunduran Rusya’ya toparlanma imkanı sağlanmıştı. Bu süre içinde Rus halkı ve doğu blokunda yer alan halklar yeteri kadar aşağılanmış, bir anlamda burunları sürtülmüştü! Rusya eski gücüne kavuşamadı, kavuşmasını da izin verilmeyecek ama göreceli olarak etki alanını geliştirmek zorundaydı, çünkü doğunun hiç batmayan güneşi olan imparatorluğu Rusya'ydı ve büyük bir geleneğin mirasçısıydı. Rusya yer altı zenginliğini bir silah olarak kullanarak çevresinde batıya komşu olan ülkeler üzerinde denetim altına almaya çalışıyordu. Ukrayna bu savaşta tam ortada kalan ve batı ile Rusya'nın çıkar kavgasının açık meydanı özelliğini taşıyor. Topraklarının verimli olması vb. bir ülke i&ccedi... Devamı

Che ve Ulrike, ne konuşuyorsunuz öyle?

2014-03-01 22:30:00

Che ve Ulrike, ne konuşuyorsunuz öyle?   Devrimcilerin yaşamı farklı zamanlar ve farklı coğrafyalarda olmuş olsa da bir birine benzer. Devrimci, haksızlığa karşı durandır, sınıfların yaratmış olduğu çelişkide mazlumun yanında yer alır, devlet ile her türlü ilişkisini koparır, devlete karşı ve adalet için savaşır. Devrimci hangi ülkede olursa olsun, yaşama bağımlıdır ve yaşamın daha adil olması için savaşır ve daha güzel bir dünya özlemi ile hakların kardeş olduğu dünyanın var olabileceğini kanıtlamaya çalışır. Devrimci devrim olduktan sonra devrimci olmayı sürdürmek istiyorsa bir iki üç daha Vietnam diyerek başka ülkelerin kurtuluşu için kazanmış olduğu konforu ret edip gidebilendir. Bunu bize Che öğretmiştir. Mahir Çayan istemiş olsaydı Kızıldere’ye gitmez, bir Avrupa ülkesinde hala yaşıyor olabilirdi, o devrimci olduğu için Yoldaşı Deniz Gezmiş ve arkadaşları yaşasın diye kendileri bilerek ölüme gitmiş, direnmiştir. Denizler bilemez miydi, devlet ile işbirliğine gidip hayatta kalmayı, elbette biliyorlardı, üstelik onlara bunlar telkin bile edilmiş olmasına rağmen ellerlinin tersi ile itekleyip bir devrimci gibi yaşamayı seçmişler ve işbirliğini kendi kişisel çıkarı için de olsa ret etmiştir. Che, Bolivya’da öleceğini bilerek gitmiş ve devrimci yolda hayatını kaybetmiştir. Onun mirası devrimcilere örnektir ve o mirası bugün dahi içselleştirmiş dünyanın her hangi bir yerinde devrimciler mücadeleye devam etmekteler. Che, henüz Che olmadan çıktığı yolculuklar ile halkların ne kadar baskı altında olduğunu gözlemler, bu baskının ortadan kalması için, daha adil bir dünyanın olabileceği gerçeği ile tanıştığı devrimciler ile öğrenir. O bir gezgin olmaktan çıkar, gördüklerini yazmak yanına d... Devamı

Devlet, tiyatro kurdu!

2014-02-28 03:33:00

Devlet, tiyatro kurdu!   İkinci dünya savaşın sırasında kurulan Devlet Tiyatrosu, Ankaralı seyircilere ulaşırken, aslında büyük acıların de çığlığını seslendiriyorlardı. Tiyatro bizim ülkemizde bir trajedinin sahneye uygulanması gibi kuruldu. Her ne kadar meşrutiyet ile bu sene 100. yılını kutladığımız Şehir Tiyatroları ile ülkemize çağdaş tiyatro gelmiş olsa da yeni cumhuriyetin de çağdaş medeniyetler için gerekli olduğuna inanılan tiyatro, bale, opera içinde ilk adım atılmış, kurumlarının kurulması için Almanya’da yaşayan çağdaş eğitmenleri ülkemize davet ile başlar. Bizde çağdaş kurumları kuracak ne bilgi birikimi vardır, ne de alt yapısı. Bir bodrum katta bir yerin sahne dönüştürülmesi ile başlar, daha sonra binalar yapılır ve en son olarak da sahneler Ankara'nın değişik yerlerinde yerlerini almaya başlar. Çağdaş gösteri sanatları yeni cumhuriyetin yeni yöneticileri için ileri bir adım olur. Orada ilk defa çağdaş tiyatro eserleri ve yazarları ile tanışır. Bu ülkenin dışında başka ülkelerin varlığı ve kültürü ile çatışır. Yeni cumhuriyet başlangıçta Ankara ile sınırlı da olsa modern yaşamın nimetleri ile tanışıyordu. Bugüne kadar çağdaş dünya olarak çağdaş dünyada üretilen silahlar ve ölüm ile tanışmış olan Anadolu insanı, sadece silah olmayan bir başka yaşam ile de karşılaşıyordu. Almanya’da Hitler iktidarda, Yahudi düşmanlığı had safhadadır. Yahudi tiyatro sanatçıları diğer Yahudiler gibi işsizdir, işlerinde olsalar da pasif konuma iteklenmiş, açlık sınırında yaşamaktalar. Henüz Almanya’dan Yahudiler toplu kaçış içinde değildir, savaş çıkmamıştır. Buna rağmen Almanya’da yer alan Yahudiler fırsatlarını bulduklarında başka ülkelere kaçmakta ve ... Devamı

Bir proje ürünü olarak AKP!

2014-02-28 00:51:00

Bir proje ürünü olarak AKP!   12 Eylül darbesi bir proje olarak global olarak uygulamaya konulmuş projenin Türkiye ayağı olarak hayatımıza girdi. Aynı zaman dilimi içinde bir çok ülkede bir birine benzer darbeler ve toplumsal kargaşalar meydana gelmiş, bir çok ülkede iç savaşlar yaşanmıştır. Bu proje yeni bir şey değildi, daha öncede konmuş ve adına doktrin denmiştir önceler, daha sonra doktrinler çağı geçti denilerek proje adını vermişlerdir. Projelerde süre bellidir, bir diktatörün iktidarda kalma süresi darbe yaptığı gün belli olur ve o süre içinde sivil seçim sandıklarının olduğu düzene geçme şartını baştan kabul eder. Güç bende ben ne dersem o olur yerine, daha uysal, sınırı belli olan ve Amerikan çıkarlarını kollayan bir politik çizgi izlenir. 12 Eylül projesini maddi alt yapısı 24 Ocak 1980 yılında atılmıştı, o proje sahibine iktidar yolu o günlerde atılmış, takunyalar sesi ile iktidar salonlarını dolduracaktı. Batı medeniyetler dünyasına doğru hedef koyan bir ülke, Ortadoğu ülkesi olması gerektiği  konusunda yeni bir proje ortaya konduğunda bu değişim kolay olunamayacağı ve direnişlerin olacağı varsayılmıştı ama projeyi hayata koyanlar ummadıkları bir durum ile karşılaşmış, direniş yerine cezaevi kapsının önünde beni de tutukla diye sıraya giren bir işçi sınıfı liderleri ile karşılaşmıştı. Darbeci generaller ödüllendirilmiş, bir süre iktidarın nimetlerinden yararlanırken, holdinglerin danışma kurullarına danışmanlık ücreti alarak kişisel zenginliklerine zenginlik katmışlardır. Asker vesayeti denen şey aslında holdinglerin danışma üyesi olarak diğer firmalar önünde ihale ayrıcalığına kavuşumlardır. O da iktidar erkinin sıkı şekilde korunması olarak ve askerlerin çıkarlarına göre ek... Devamı

Ergenekon yalanı dağılırken, kontrgerilla aklanıyor!

2014-02-28 00:03:00

Ergenekon yalanı dağılırken, kontrgerilla aklanıyor!   Bir varmış bir yokmuş ülkenin birinde diye başlayan bir masal cümlesi olacağı önceden biliniyor olmasına rağmen, bir masalı bize gerçek gibi sundular. Amaç neydi? Amaç operasyon başlarken aslında belliydi, bir dönemi aklamak ve kan ile yıkanmış bir tarihi kan rengindi karanlığın içine saklamaktı. O da büyük oranda başarıldı. Ergenekon davası bir gecekonduda bomba ihbarı ile başladı ve ayakkabı bağcıları olmayan ayakkabıların hesabını sorar hale gelmeye kadar gitti ama hesap sorulamadı. Kimse bugün dahi faili meçhul cinayetleri kimlerin tam olarak işlediğini bilmiyor. Bazı iddialar ve bazı söylemler dışında gölgede kalan ipuçları bugün karanlığın içine bırakıldı ve gölge karanlığın içine süpürüldü. Ergenekon davası örgüt kanıtlanamadığı için aslında hukuken çöktü, yargılananlar örgütü kanıtlanamayan örgüt üyesi olmaktan yargılandılar ama ortada örgüt olmadığı için beraatları ya da delil yetersizliğinden gerçek anlamda sorgulanamadan ve mahkeme önünde gerçek anlamda doğru sorular sorulamadan özgürlüklerine kavuşacaklar. Yeniden yargılanma olarak karşımıza çıkan hukuki açıklar aslında baştan beri bilinerek işlenmiş bir senaryonun hayata geçirilmesiydi. Yakın tarihimizin son cinayetlerinin failleri karanlık içinde bırakan bir süreç olarak işledi. Karanlık içinde kaldığına göre kimse artık ne katili bulabilecek, ne de katilde hesap sorabilecektir. Tetikçilerin ortaya serilmiş olması bir cinayeti aydınlatmaz, sadece gölgede bırakırdı, şimdi o gölgede artık karanlığın içinde yerini alarak kor halinde yanan bir konuma dönderdi. Tarihimiz kor halinde bırakılmış ve y&u... Devamı

Yiğıkili Zülküf

2014-02-23 20:40:00

Yiğıkili Zülküf   Her insanın bir hikayesi vardır, her yazarında yazmak istediği bir romanı. Aziz Aydın Doğan yıllardır içinde biriktirdiği ve bir gün mutlaka yazmam gerekir dediği bir romanı sonunda yazmış. Memlekeri Yiğıkili’de adı destanlaşan, uğruna türküler yakınan, şiirler yazılan bir yiğit hakkında. O yiğidin adı Zülküf. Zülküf Erzurum göçmeni bir Çerkez. Boyu boyunca, bir tokadı ile insanın ayaklarını yerden kesen, güçlü, kuvvetli ve soylu bir yiğittir. Yazar, geçmişine ve kendisine ve yaşadığı yerin tarihine bakmak adına memleketine gider, kentinin insanlarının karakterini anlamak adınadır. O kent ki, yerleşimi milattan öncelere dayanır, çok dilli, çok kültürlü, her rengin kendisine yer bulduğu bir diyardır. Yoktur böyle bir memleket başka yerde. Şimdilerde betonlar arasında sıkışmış, yeni şehrin genişlemesi içinde kaybolmuş gibidir, ama dilden dile ulaşan söylenceleri de vardır. İşte bunlardan biri olan Yiğıkili Zülküf’ün hikayesinin peşine gider ve onu daha yakından tanımak için yaşadığı yerlerde kahvelere gider, mezarını ziyaret eder. Harput ne acılar görmüştür, ne sevinçler. O acılardan sevinçlerin kısa tarihi bilgisi ile başlar roman. Dersim isyanı, bir babanın oğlunun asıldığı görmesi, acılardan acının en büyüğü. Kurulan karakollar, çatışmalar, mavzerler, yüreğin isyanı. Bağımsızlığına düşkün insanların sürgünü, şehirlerin varoşlarında yaşamaya zorlanmaları. Varoşlarda yaşamın zorluğu, bir ekmek uğruna gün boyu çalışmak, ucuz işçiliğin, ucuz ve en altta yaşamın olduğu yerlerde bir yiğit çıkar ve kapının önüne, ihtiyacı olanın ihtiyacı kadar bir çuval içinde erzak bırakır. Şeyh Bedreddin düsturudur, yarın yanağınd... Devamı

KUYRUKLU YILDIZ ALTINDA BİR İZDİVAÇ

2014-02-22 23:52:00

KUYRUKLU YILDIZ ALTINDA BİR İZDİVAÇ    Halley Kuyruklu Yıldızı’nın dünyaya çarpacağı söylentisi mahalle halkı tarafından dedikodu konusu olan bir olaydır. Özellikle kadınlar, şuradan buradan duydukları yalan yanlış haberleri, bire bin katarak birbirlerine anlatırlar. Genç ve hevesli bir gazeteci olan İrfan Galip Bey, genç bir kadının kendisine müspet cevap vermemesi dolayısıyla bütün kadınlara düşman olmuştur. Bu bilgisiz kadınları kandırarak onlardan öcünü almak ister. Bu doğrultuda bir konferans düzenler… Bu konferanslar devam ederken bir isimsiz mektup alır. Mektup, genç bir kadından gelmektedir. Çok samimi bir üslupta yazılmıştır ve kuyruklu yıldız hakkında malumat istenmektedir. İrfan Galip, bu mektubu yazan kadına âşık olur ve cevaben çok duygulu bir aşk mektubu yazar. Uzun süren yazışmalar sonunda kadın evlenmeyi kabul eder fakat düğünün kuyruklu yıldızın dünyaya çarpacağı gece olmasını ister. İrfan Galip bunu kabul eder.  Bir romandır, roman mizah unsurları içinde düşündüren, düşündürürken güldüren, güldürürken kendi gerçekliğin ile karşılaşmanı sağlayan bir mantık düzemli içinde okuyucusu ile buluşur. Türk romanı bir tiyatro eseri olarak sahneye uyarlanmıştır. Bugüne kadar filmlere uyarlanan romanların dışında benim izlediğim ilk Türk romanı tiyatro eseri olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeşim Gökçe romanın içeriğine dokunmadan onu sahneye uyarlamasını oyun sonunda ayakta alkışladım. Kazım Akşar bu oyunu sahneye uyarlarken, dekor, ışık, müzik ve oyuncu seçimini öyle bir ahenk ile yapmış ki, sanki yıllardır bu oyunu sahnede canlandırmak için bekliyorlarmış da, bu fırsat önlerine gelince gönüllü olarak sahne... Devamı

Galata Gazete kapatılırken…

2014-02-22 22:22:00

Galata Gazete kapatılırken…   Galata Gazete, cadde gazetesi olarak basılı yayın hayatına başlamış ve Galata Kulesinden evrene bakan  dijital günlük gazete olarak yayın hayatına devam ediyordu, ama gelinen zaman diliminde  yayın sürecine bir nokta  ya da üç nokta yan yana koyma durumu ile karşılaştı. Çünkü var olan yasalarda düzenlemeler ve MİT yasası ile medyanın artık hiçbir şekilde bağımsız olamayacağı ve sürekli olarak birilerin denetimi altında olacağı anlamına gelmektedir. Denetim altında olan medyanın özgür ve özgün olma ihtimali azdır, bir birine benzeyen metinler ve haberler ile okuyucusunun karşısına çıkmak zorunda kalması anlamına gelmektedir. Bugün bir çok haber (yazılı veya görsel) karbon kağıdı ile çoğaltılmış şekilde kelimeler değiştirilip, öz itibari ile aynı metinler olarak karşımıza çıkmaktadır. Var olan iktidar bu havuz habercilik ve ajans metinlerini medya için yeterli sansür olarak görmemiş, medya çalışanlarının özel bilgilerine ve dosyalarına ulaşmak için yeni bir kanun tasarısı hazırlamaktadır. Hazırlanan her yasa torba içinde çıkmakta ve çağdaş dünya standartlarından biraz daha uzaklaşmaktayız.   Gazetenin özel yazışmaları, haber kaynakları, köşe yazarlarının özel bilgilerinin tamamı ile dış istihbarattan sorumlu olan bir istihbarat kurumunun; iç istihbarat yönünde biçimlenmesi ile daha sıkı ve tamamı ile hükümetin denetimi altında olacak bir yapılanmaya gitmektedir. Medya ile doğrudan ya da dolaylı ilişkili olan kurumların başına istihbarat biriminde çalışmış ya da çalışanların getirilmesi ile tam bir denetim söz kkonusudur. Galata Gazete; devlet ile doğrudan ya da direkt olarak hiçbir şekilde istihbarat ilişkisi içinde olunamaya... Devamı

Kontrgerilla değişirken…

2014-01-26 07:00:00

    Kontrgerilla değişirken…   Ülkemizin yakın tarihi içinde çok önemli bir yer tutan kontrgerilla üzerine bir çok yazı yazılmış, kitaplar çıkmış ama hala gün yüzüne tam olarak çıkarılamamış bir örgütlenme. NATO bilgisi dahilinde ve NATO ülkelerinde komünizm karşıtı bir örgütlenme olarak kendisini ifade etmiş olsa da bugün dahi örgütlü yapısını koruyor olmuş olası ve şekil değiştiren bir yapıya ve esnekliğe sahip olması nedeni ile kontrgerilla üzerine daha çok kitaplar ve makaleler yazılacak anlamına gelmektedir. Latince'de kılıç anlamına gelen Gladio sözcüğünü ad olarak kullanan örgüt, Amerikan ve İngiliz kontrgerilla örgütlenmesi olan Stay Behind tarafından 1952 yılında kuruldu. CIA tarafından yönetilen ve finanse edilen örgüt, 1956 yılında ABD ile işbirliği içinde, casusluk ve gerilla savaşı yapmak üzere NATO üyesi olan ülkelerinde örgütlendi. Gladio, NATO her üyesinin şartlarına uygun olarak ama örgütlenme kategorik yapısı ortak olan örgütlenmedir. Her ülkede farklı isimler altında yapı kurulmuş olsa da örgütleme şekli ve amacı incelendiğinde her birinin ortak yönü olduğu NATO yetkilileri tarafından da ret edilmiyor. Ülkemizde kontrgerilla olarak adlandırılan GLADİO örgütlenmesi olduğu ve varlığından yapılan eylemler sonucunda bir dönemin başbakanı bile haberi olmuştu. NATO’nun en zayıf halkasında GLADİO örgütlenmesi diğer ülkelerden farklı olarak nasıl oluşturulmuştu, neden olası birden fazla örgütlenme seçeneği ile karşı karşıya gelmişti? GALDİO her ne kadar yer altı örgütlenmesi olarak karşı... Devamı

Mimar Sinan Süleymaniye’de

2014-01-14 22:59:00

  Mimar Sinan Süleymaniye’de   Mimar Sinan yaşadığı çağın içinde binlerce sanat eserini gökkubenin altına bıraktı, nice kubbeler ile ibadet edenler için kutsal mekanlar yarattı. Kendisine özgü bir dil geliştirdi, o dil ile bugün dahi Mimar Sinan konuşuluyor, takdir ediliyor ve taklit edilmektedir. Mimar Sinan’nın en önemli eserlerinden biri olan Süleymaniye günlerine bir piyes ile göz atma imkanımız oldu. Cem Gönen, bir düşünü sahneye taşıyarak, Mimar Sinan’ı olduğu gibi değil, kendi gönülgözü ile görmek istediği gibi görmüş ve bize bu gördüklerini yansıtmış. Bizler sahne üzerinde Mahmut Gökgöz yönetiminde, Fatih Kahraman Mimar Sinan rolü ile karşımıza çıkmaktadır. Cami inşaatının son dönemlerini ve Mimar Sinan’ın inşaatı nasıl yönettiğini ve rolleri dağıttığına şahitlik ederiz. Kanuni döneminin baş mimarı olan Mimar Sinan sözünde durmak ve zamanında bitirmek için birlikte çalıştıklarına her türlü yetkiyi verir. Bir Ahi Dervişi gibi olur zamanı gelince, bir Hacıbektaş bilgeliği iledir. Dilinde Ahi Evran vardır, dilince Hacıbektaş. Kanuni ise onun dilince ve gönünde olanı temsil etmez, o güçlü bir devlet adamıdır ve adının sonsuza kadar yaşaması için bir eseri dünyaya Mimar eli ile bırakma talaşındadır. Çok para harcamıştır, bütçeyi zorlamaktadır. Yanında heyet ile gelir bir gün ve inşaatın gidişatını gözleri ile görmek ister. Yayılan dedikoduların ne kadarı doğru diye bir anlamda kontrol etmek ister. Mimar gelişini abartılı şekilde önemsemez, kendisine güvenmektedir ve o güven içinde çalışanlarına “işinize bakın!” der. Mimar Sinan uzun zamandır cami içinde ses sorunu ile uğraşmak... Devamı

Abidin Dino’da bir meta aracına mı dönüşüyor?

2013-12-15 13:39:00

  Abidin Dino’da bir meta aracına mı dönüşüyor?   Abidin Dino için portre karikatür sergisi yapılmaktaymış… Üstelik birkaç senedir bu devam ediyormuş… Kim adına, neden soruları sormak doğal bir soru, çünkü ananlar ile Abidin Dino’nun siyasi, ideolojik bir yakınlığı olmadığı gibi kan bağıda yok! Kan bağına inanmam, çünkü aynı soydan gelenlerin önemli bir bölümü daha çok kendi akrabalarını ticari ve piyasa malı yapmıştır, onun adından yararlanarak geçimini sağlamaktadır.  Abidin Dino'nun çizgisine, duruşuna ve siyasi tercihine uzaktan yakından ilişkisi olmayan ve bugün ki duruşları ile Abidin Dino vb.lerine küfür edenler onu anması ne kadar doğrudur? Sanırım anarken de küfür ediyorlardır ve bu sayede onun ismini ve duruşunu bozmaya ve yanlış imajlar vererek onu yok etmeye ve de altını boşaltmaya çalışıyorlar. Yoksa neden ansın? Türkçede bir söz var “eniştem bugün beni neden öptü” diye, onların anması bu sözü anımsatıyor bende…   Bu sergiyi organize edenler kimlerin olup olmadığını pek önemi yok, çünkü kişisel ve ben yaptım oldu anlayışını temsil ediyorlar, tipik günümüz liberal insanı (!) ama serginin seçici kurul içinde kendilerine Kemalist diyenden, liberal diyene kadar değişik kesimlerin temsilcileri bulunmaktadır. Çalıştıkları ve bulundukları ortam ile hem iktidarı eleştiren hem de iktidarı savunan konumunda olan insanların birliği.  Kısaca zıtların birliği diye okuyabiliriz. Bu ananların bazıları için şimdi sormak gerek, yahu kardeşim hem dinciler ile çıkarın gereği al külah ver külah yaşıyorsun, sonra kendini görmez gibi dincileri eleştiriyorsun... Namuslu ve dürüst o... Devamı

Unuttum dünü, yarını görmeye çalışıyorum!

2013-12-15 04:39:00

  Unuttum dünü, yarını görmeye çalışıyorum!   Yazı yazma serüveni sürekli geriye doğru dönüp bakmayı getirir. İlerisini yazmak için dahi olsa geri dönmek gereklidir, geri olmayınca ileri zaten olamıyor. Yaşantımızın içinde tarih defterine bıraktığımız o kadar çok anı ve unuttuğumuz şeyler vardır ki, hiçbir kelime, cümle ve öfke ile yazılan satırlar onları bugün aynı heyecan ve öfke ile karşılamamızı getirmez. Üzerine tozlar serpilmiş, serpilen tozların altında öfkelerimiz birer anı haline dönüşmüş, dudaklarımızda sadece acı gülümseme bırakan duygular halinde bugüne yansıtabiliyoruz. Bugün geçmişin acıları ile alnımıza ve yüzümüze çizilen çizgilerin hesabını ve neden çizildiğini hiç birimiz bilemeyiz. Bizler tarih içinde kendi tanrısını yaratmış tek canlıyız, bugün o tanrıyı içimizde öldürmeye çalışsak da bir şekilde korkularımız ve bilinmezlikler içinde yaşamaya devam eder. Ne zaman bir bilinmezlik ile karşılaşsak o tanrı kafasını çıkarır ve bize gülümser. Çünkü bilir ki o, bilinmezlikler içinde yaşadığını. Bilinmezlik korkudur. Korkuyu büyüten, geliştiren ise tarihimizdir. Tarih iyi okunmadığında, korkuyu besler. Korku ise bizim cesaret ile adım atmamızı engeller, hatta bir hücrede yaşamaya zorlar. Eskiden matbaada basılan dergiler için yazı yazardım, matbaada basılan yazılar içinde öfkeme mürekkebin kokusunu ve kelimelerin hıncını eklerdim. Bugün mürekkebin kokusu artık yok, ekrandan yansıyan ışığın oklarını gönderebilirim ancak ama ne yazık ki içimde ne öfke ve de hınç vardır, üzerilerine tarihin tozları serpilmiş, daha sakin bir şekilde yazılarımı yazıyor, kafamda ki düşünceleri... Devamı

Çehov, Üç Kız Kardeş

2013-12-13 15:24:00

  Çehov, Üç Kız Kardeş   General Prozorov öleli bir yıl olmuştur, ölüm yıl dönümü aslında en küçük kızının vaftiz günüdür. Evde artık hüzün değil, mutluluk ve unut havası hakimdir. İrina neşe içinde evin içinde sürekli hareket halindedir, eskisi gibi olmazsa da küçük bir parti ile evin içine neşe saçılacaktır. Umut aynı zamanda Moskova’ya dönüş hayalidir. Babasının mesleği gereği geldikleri şehirden artık ayrılma zamanı geldiğine inanır üç kız kardeş. Üç kız kardeşin yanında bir de erkek kardeşleri (Andrey Sergeyeviç Prozorov) vardır ve erkek kardeşleri aşıktır. Bilim insanı olmak istemiş ama meclis üyeliğini tercih etmiştir. O Moskova hayali kurmadan kendi dünyasındadır. Andrey babsının beklentisini yerine getirmemiştir, iyi bir eğitim almış olmasına rağmen yaşadıkları yerde yaşamaktan mutludur. Natalya İvanovna’ya aşıktır. Karşılıklı bir aşk içinde olduğunu düşünmekteyiz. Fakat işin aslının öyle olmadığını evlilik sonrasında göreceğiz. Natalya kendi yaşamından kurtulup seçkin bir ailenin içinde olma hayalindedir ve bu hayali evlilik ile gerçekleşecektir. Egosunun dış dünya ile (çevresi) çatışması ve aşağılamasına şahitlik edeceğiz. Oyunun ana teması mutlu olmaktır. Mutlu olmak için çaba sarf edenler, dış dünyada yaşanan gelişmelerin etkisi ile bir o yandan bu yana doğru savrulmaktadır. Tarihin kırılma noktalarına göz atarsanız, her kırılma sosyal ve aile yapısını da kökten etkilemiştir. Alışkanlıklar, düşünce yapısı ve geleneksel ilişkilerde değişim kaçınılmazdır. Üç kız kardeş oyununda karakterler yaşamdan cımbız ile seçilmiş ve sözler felsefi derinliği olan ama yüzeysel sözlermiş gibi ... Devamı

Zulmeden ile yüzleşebilen bir lider…

2013-12-06 10:58:00

  Zulmeden ile yüzleşebilen bir lider…   Özgürlük mücadelesi yok olmaz, halkaların kalbinde yaşamaya devam eder. Mücadeleyi başaran liderler de mücadele devam ettiği sürece her mücadele eden gerillanın kalbinde bir umut olarak yaşamaya devam edecektir. Efendisine boyun eğdiren devrimci, gerilla lideri Nelson Mandela yaşamdan ayrıldı. O şanslı bir insandı, hayata devrimci olarak başlayan, tutuklu olarak uzun süre işkencehanelerde, hücrelerde yaşama mücadelesi veren ve sonunda kavgasını kazanıp ırk ayrımı gözetmeyen halkalarının lideri olan insandı. Mandela, örgütlü olarak ve inancından, doğrularından vazgeçmeden, tavizsiz mücadelenin sonucunu başarı olarak hayat geçiren bir liderdir. O zulmedenine karşı kavgayı kazanmış, zulmedenin zulmünü sorgulamış ve onu tarih önünde mahkum etmiş bir liderdir. Zulmedenin önünde boyun eğmemiş ve her an mücadele ile yaşamını biçimlendirmiştir. Seçilmiş bir Devlet Başkanı olarak yeni bir anayasa oluşturdu ve toprak reformu, yoksullukla mücadele ve sağlığın iyileştirilmesi gibi politikaları uygularken Doğruluk ve Uzlaşma Komisyonu'nu geçmişte yaşanan insan hakları ihlalini araştırması için oluşturdu. Tam olarak geçmiş ile yüzleşilememiş olsa da tarih önünde önemli adım atmıştır. O zulmedenlerin zulümleri yanında kalmayacağı ve bir zaman gelecek zulüm görenlerin de iktidara gelebileceğini göstermiş ve kanıtlamıştır. Mandela hayatı üç kelime ile özetlendirse, gerilla, mahkum ve liderdir. Mandela’nın yaşadığı zaman diliminde de ülkemizde de devrimci mücadeleye sahne olmuştur. Mücadele sürecinde diğer ülkelerde olduğu gibi devrimciler idam edilmiş, katledilmiştir… Mandela ile yola çıkmış ama m&u... Devamı

19. Yüzyılda Alman Şarkiyatçıların Bektaşîlik Serüveni

2013-12-04 23:01:00

  19. Yüzyılda Alman Şarkiyatçıların Bektaşîlik Serüveni Bektaşiler, Tahtacılar, Kızılbaşlar   Alman kaynaklarında Alevilik, Bektaşilik konusunda bir araştırma yapılmış diye meraklı bir arşivci olan İlhami Yazgan, kendi kendisine soru sormuş ve arşivlerin tozlu raflarında bulunan ve bugüne kadar Alevilik konusunda ciddi araştırma yapanların el sürmediği yere dokunmuş ve akıcı bir dil ile bizlere bu dokunduğu yerde bulunan belgelere ve kendi yorumu ile kitap olarak sunmuş. Almanlar doğu kültürlerine olan ilgileri ve bu ilgilerini sadece turistlik amaçlı yapmadıkları bilinen bir gerçektir. Almanlar bir yandan kendi siyasi hedefleri yönünde doğunun karanlığına bakarken, bir yandan da sözlü edebiyatı yazılı hale getirerek insanlık tarihi için önemli bir arşiv çalışması yapmışlardır. Bugün bizde olan arşivlerden daha çok arşivi alman arşivlerinde bulabileceğimizi arşivcilerin yapmış olduğu çalışmalardan öğreniyoruz.  Almanlar bir konuya ilgi duyduklarında o konu ile ilgili kürsüler kurmuş, ödenekler çıkarmış, öğrenciler yetiştirmiştir. Alevilik ve Bektaşilik konusunda ilk sayılacak çalışmaları Yazgan, arşivin derinliklerinden tutmuş ve gün ışığına kavuşturmakla kalmamış, Türkçeye tercime etmiş ve La Yayınlarından kitap olarak bir derleme olarak bize sunmuştur. Sunarken Alevilik konusunda araştırma yapacaklar içinde bir dizi kaynakçayı sunmuş ve demiş ki, işte kaynak orada gidin çıkarın ve bu konuda yapacağınız araştırmalar için elinizi güçlendirin. Elbette bizde araştırmadan daha çok bir birini kopyalamak ve yazar ismini değiştirilip kendi ismini yazma daha öncelikli olduğu için bu önermesinin hayat bulacağı konusunda umudum çok azdır. “Dr. Georg Jakob’un 1908 yılında yayımladığı ... Devamı

Son Tango

2013-12-04 22:07:00

  Son Tango   1970’li yıllar, hemen hemen üçüncü dünya ülkelerinde bir birine benzer, sanki karbon kağıdı ile yazılmış bir senaryonun uygulandığı zaman dilimidir. Dünyayı kuşatan bir sol dalgaya karşı Amerika kendi çıkarlarına uygun olarak askeri seçenekleri sahneye uyarlamış ve her darbe olan ülkede işkence, kayıplar, ölümler sıradan bir olay haline gelmiştir. Acının, sindirilmişliğin, direnişin, kavganın iç içe geçtiği ve hüzün ile, açlık, nefret ile sevgi ve para için her şeyini satanların yan yana yaşamak zorunda olduğu günlerdir. Özcan Özer o yılların bir zaman dilimini kendi ülkesinden çok uzakta Arjantin liman şehrinde bir barda yakalamıştır. Olaylar;  liman işçilerinin ve müdavimlerinin olduğu bir Arjantin barıda geçmektedir. Sahne, barın içi ve liman iskelesidir. Oyuna adını veren sahne ilk olarak bizi karşılar. Son tango adını sevgililerin hayallere ulaşmadıkları bu dünyada göçmeden (intihar etmeden) önce yaptıkları son beden dili, kısaca isyandır. İki genç aşık, tutku ile son bir kere barda tango oynarlar ve iskeleden kendilerini denize bırakırlar. Sessiz ve isyanın bedende dile gelişidir. Bütün salon bardır, bizler aynanın arkasından salona bakarken, aynı zamanda kendi tarihimize göz atıyor gibiyiz. Önümüzde duran ayna iki yüzlüdür, bir yüzünde Arjantin’de yaşanan bir isyan ve direniş sesleri, öte yüzünde bizim sessizliğimiz. O yıllar içinde yok olan acı yıllarımız… Kader dansı seven aynı zamanda geçinmek için vücutlarını satmak zorunda kalan insanları bir limanda buluşturmuştur. Toplumun en alt tabanını oluşturan bu emekçi insanların o günlere ait yaşanmışlıkları bir söylem içinde, tang... Devamı