Darbeler ve sonuçları…

2014-11-13 11:25:00

Darbeler ve sonuçları…   Ülkemiz 1952 yılında NATO’ya üye olduktan sonra yaşanan tüm darbelerde NATO’nun izini görmemiz mümkündür, çünkü bizim NATO üyeliğimiz ile Gladio "stay-behind” ülkemiz topraklarında örgütlenmesi iç içe olmuştur. Ülkemizde 60, 71 ve 82 darbesi ile NATO ve dolaysıyla Amerikan çıkarları yönünde düzenlemeler olmuştur. 60 darbesinden sonra gerçekleşen 12 Mart 1971 darbesi ülkemizin rotasını rayına oturma girişimi olarak gündeme gelmiştir. NATO, 61 anayasasına giden yolda önemli dersler çıkarmış, ülkenin öznel koşullarına uygun mücadele yöntemleri geliştirmişti. Gladio 60 darbesi ile artık oturmuş, her türlü şartta mücadele edecek şekilde örgütlenmiş olarak kendisini ispatlamıştı. 71 darbesine giden yolda Gladio, darbe ve müdahale için ortam hazırlıklarına Vedat Demircioğlu öldürülmesi arkasından Kanlı Pazar gibi olaylar ile başlamış, koşullar oluşması için elinde ki her olanağı kullanmıştır. 15- 16 Haziran 1970 işçi sınıfının kendisini sınıf olarak ifade etmesi var olan korkuyu büyütmüş ve müdahale kaçınılmaz hale gelmiştir. 12 Mart günü “Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.” denilerek darbe gerçekleşmiştir. 12 Mart rejimi sol harekete karşı geniş çaplı bastırma eylemi olarak kendisini ifade etmektedir. 11 ilde sıkıyönetim ilan edilerek, hemen arkasından gençlik gruplarının, derneklerin ve sendikaların faaliyetleri yasaklanmıştır. Sol kanadı temsil eden gazeteler ve dergiler ya bir süre için yasaklanmış ya da tamamıyla kapatılmıştır. Sıkıyönetim bölgelerinde grev ve lokavtlar yasaklanmış... Devamı

Surların Öte Yanı Zeytinburnu

2014-11-09 22:19:00

Surların Öte Yanı Zeytinburnu   Eskiden evlerde ansiklopediler vardı, oturma odaların duvarlarını süslerdi. Arada lazım olunca sayfaları açılır, bakılır ve sonra bir daha anımsanacağına kadar orada kalırdı. Elbette bir daha anımsama yerine evin tozları alınırken aşağıya alınır, tozları silinir yeniden konurdu. Zaman içinde ansiklopediler evlerin oturma odalarından uzaklaştı, yerlerini plazma teveler aldı. Oturma odalarında kitaplar eski değimi ile anarşinin sembolü olarak görüldü, kitaplar ekranlarda suçlu gibi sergilendi, yayıncılarına cezalar verildi, okuyan çocuklar sırf kitap evde bulundu diye DAL grubuna misafir edildi, işlemedikleri suçlardan dolayı yıllarca cezaevlerinde örgüt üyeliğinden yattılar.  Kitaplar birer prestij olarak sunulması zaman içinde yeniden gerçekleşti ama prestij kitaplar da işletmeler ve kurumsal kimlikli yapılar için geçerliydi. Onlar, gelen misafirlere sunulmak için hazırlanmıştı ve içerikleri ansiklopedilerin içeriklerine benziyordu. Elbette ansiklopedilerin okunduğu kadar okunuyor ama biçimi, sayfa düzeni, fotoğrafları ile gözü doldurur şeklinde üretilmişti. Bu kitaplar bir proje olarak ortaya çıkmış ve proje sonunda ürün olarak okuyucusu ile buluşuyor. Elimde Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları – 1 “Surların Öte Yanı Zeytinburnu” adlı kitap Burçak Evren yönetiminde ortaya çıkmış bir çalışmadır. Kitabı dikkatlice ve her bir kelimesini okuyarak inceledim. Öncelikle kitabın oluşumuna sebep olan bütün emeği geçenlere teşekkür etmek isterim, çünkü çok iyi düşünülmüş ve ayrıntılı bilgilerin olduğu bir çalışma olmuş. Bir bilimsel çalışma titizliği içinde bir bölgenin tarihi konusunda ö... Devamı

Nasuh Mitap geçti bu dünyadan…

2014-11-09 22:17:00

Nasuh Mitap geçti bu dünyadan…   İlk söz bir bildirge ile söylendi, son söz henüz söylenmedi. Çünkü mücadele bitmedi. Devrimci yol engebelidir derdik, ama en önemlisi bir devrimci yolcu kutuplara gitse kendi yaşayacağı alan açar ve fikrimizin yayılması için nüveler kurar, geliştirir ve mücadeleyi kucaklar derdik...   Nasuh, Mahirlerin yarattığı mücadele geleneğini taşıdı, bir devrimcinin nasıl olmasını yaşamı ile gösterdi. O içeriden çıktıktan sonra geçmiş üzerine fazla konuşmadı, küskünlükleri büyütmedi, danışıldığında düşüncesini söyledi ama illa ben bunun başına oturayım yönlendireyim demedi. Gençlerin önünü açtı, elinizde geçmişin birikimi var, iyi değerlendirin ve bizim hatalarımızdan ders çıkarın dedi... Ama pek sesini sanırım duyuramadı, çünkü henüz Devrimci Yol fikrini aşabilmiş bir örgütlenme yaratılamadı. Bugün dahi hala Devrimci Yol dergisinden alıntı yapılıp konuşuluyorsa, geçmişin deneyimlerine güzellemeler yapılıyorsa ortada henüz başlanamamış bir mücadele ve örgüt sorunu duruyor demektir...   Nasuh Mitap ismi polis kayıtlarına ilk defa ne zaman düştü bilemiyorum ama THKP-C süreci Mahir Çayan ve arkadaşlarının bıraktığı mirası Kızıldere sonrasında Devrimci Yol bünyesinde yeniden yorumladığı bir kurul içinde aktif rol oynadı. Devrimci Yol kurucu üyesidir ve Ankara’da merkezi davada yargılanan önemli bir sanığıdır. İşkencede beli kırılmış, DAL sürecinden sağ olarak çıkmayı bilmiş bir direnendir. O, iki faşist askeri darbe sürecini yaşamış, her iki süreçte de yoldaşlarını kaybetmiş, yenilgiyi tatmış ama yeniden ayağa kalmayı bilmiş bir devrimcidir. O dev... Devamı

Eylem güzelim, güzellemesi üzerine…

2014-09-28 06:10:00

Eylem güzelim, güzellemesi üzerine…    “sevgilim eylem güzelim benim  yitik bir ülkeyi korumaya değil  yeniden kurulacak bir ülkeyi  aşkla örmeye benzer devrimci olmak” Ali Asker   Eylem birliktelikleri güzeldir, ne kadar çok kitlesel olursa eylem o kadar başarı şansı vardır. Fakat son otuz yılda yapılan eylem birlikteliklerine bakıyorum, rejimin ihtiyaçlarına uygun ve ılımlı, radikal, ya da her ne ise İslami örgütleri ve yandaşlarını meşrulaştırma işlevi görmüştür. Bugün dahi solcuların büyük bir bölümü, dinci cemaatler, vakıflar, dernekler… gibi kurumsal yapılar ile kol kola; örneğin polis şiddetini protesto ediyor, işkence vb konularda ortak çalışma yapıyor, projeler üretiyor, bazı vakıfların sağladığı bütçe üzerinden ortak projelerde katılımcı veya destekleyici olarak gözüküyorlar.  Konu, sağ sol ayırımı yapmaz ama eylem birliktelikleri ve ortak metin hazırlamaya gelince; sağ, sol ayrımı yapıyor, çünkü dinci yapılar işine geldiği zaman imza veriyor ve işkence, polis şiddeti ya da devlet şiddeti konusunda çok yüzlü duruşlarını koruyorlar. Bu durumda sol bir anlamda sağın ya da dinci örgütlerin koltuk değneği olma özelliğini korumuyor mu?  Solun yok olmasının “en büyük” sebebi; ‘panzer altında kaldık’ söyleminden daha çok bu ilişkilerinde aramalıdır. Solun içinde olduğu ilişkiler kendisini inandırıcı olmaktan uzaklaştırmış, günlük hedefler ve iktidarın gündemine uygun hedefler peşinde koşmuştur. 12 Eylül rejiminin hedeflerini doğru okuyamayan sol, o hedeflere gidiş yolunda; yol açıcı ve zemin hazırlayıcı olarak işlev görmüştür. Bir anlamda mücadele ettiği ... Devamı

Politika karmaşıktır!

2014-09-25 00:09:00

Politika karmaşıktır!   Politika karmaşıktır, çünkü kimin çıkarı ne zaman nereden eseceği belli olmaz. Bir anda can ciğer, kuzu kavurma ilişkilerin yerini düşmanlık ilişkilerine bırakılabilinir. O yüzden politika kum üzerinde yapılıyorsa kimse yarın nasıl bir tavır içinde olacağını bilemez. Paradigmanın öteki adı politika olmuştur, çünkü çıkar her şey belirlemektedir. Ortadoğu ülkesi olduğumuz günden bu yana ne sağ ne de solun belli ve sistematik takip edebildiği politika olmuştur, günlük ilişkiler ve iktidarın belirlediği gündem peşinde koşan, gerek olduğunda iktidarın yedek değneği olan, gerek görüldüğünde tam karşısında konumlanan politik çizgi izlenmiştir. Kısaca politika günlük çıkarların belirlediği kısa vadeli bir iş olmuştur, rant üzerinden geçinenlerin yaptığı bir alana kavuşmuştur. İlkesiz, omurgasız, hedefi kısa tutup cebine daha çok para atma derdinde olanların oluşturmuş olduğu karagöz Hacivat oyununa artık bizler politika demeye başladık. İktidar daha uzun süre iktidarda kalarak hedefine tam varması için olanakların sunulduğu alan olmuştur. İktidarın bıraktığı artıktan beslenenlere ise muhalefetlik görevi verilmiş ve artıklar ile kendi küçük dünyalarının içinde büyük hedefler peşinde koşuyormuş izlenimi verilerek ayakta durmaya çalışmaktalar.  Politika iç ve dış çizginin iç içe geçtiği bir süreçtir. Ülken iç dinamikleri olduğu gibi dış dinamiklerin çıkarlarına göre belirlendiği bizim gibi ülkelerde politikacı sadece delikten aşağıya bırakılana kadar popüler olabilen bir özne konumundadır. Delikten aşağıya bırakılmak demek, çıkarların o özne ile devam etmeyeceği anlamını taşır ve o özne istedi... Devamı

Irkçılık!

2014-09-18 23:03:00

Irkçılık!   Çocuklarımız ırkçı kültürü ile yetişiyor, gelecekleri ırkçılık çatışması içinde geçecek korkusu içindeyiz. Irkçılık; katliam, soykırım demektir, toprağın kan ile sulanıp, sonra kan ile sulanan toprağa methiyeler düzmektir. “Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.” Türkçede ırkçı o kadar kelime ve cümle var ki, istediğin kadar sakın çocuğunu bir yerde ırkçı söylem ile yüzleşiyor. Ermeni tohumu, Rum dölü derken Çingenelere, Abdallara ve “mum söndü” sözlerine kadar her yerde ırkçılık besleniyor, devlet eli ile geliştiriliyor. Efelik yapacağım diyen ‘yeni Türkiye’nin’ cumhurbaşkanı var ki her sözü ırkçıları kışkırtmakla kalmıyor, yeni cümleler ile yeni bir ırkçı dalgayı da besliyor.  Bir yandan Kürt açılımı öte yandan cepheleşme... çok kültürlü bir açılım yapılacağı farz edilirken, tek bayrak, tek dil, tek mezhep, tek tek sözler bu açılımın kara bir delik konumuna dönüştürüyor, çünkü hayaller, gelecek projeleri açılımın çatışmazlık ortamında eritiliyor yok ediliyor. Bu siyaset gündemde kaldığı sürece köşe başında ırkçı nutuk atanda olur, Kaş’da olduğu gibi “sen pis Kürtsün” denilerek dövülerek öldüren genç de...  Eğitim, benim düşünce yapıma göre devletin en önemli ırkçılığı beslediği ve çocukların hayallerinin çalındığı yerdir. Okullarda ırkçılık temelden öğretiliyor, “bu vatan için canım feda” derken, düşman kim, kime karşı savaşacaksın sözü muğlak bırakılarak öteki her hangi bir... Devamı

Yazlık: Şehrin Kolonisi

2014-09-05 10:21:00

Yazlık: Şehrin Kolonisi   Salt Beyoğlu’nda açılan bir sergi üzerine hala düşünüyorum, çünkü sergiyi gezdim, gördüm ve benim üstünde ne gibi etkiler bıraktı anlamında düşünmekteyim. Bugüne kadar yaşantımız içinde sıkça karşılaştığımız bir olgunun üzerine sergi düzenlenmiş ve uzun araştırmalar sonrasında bizlerin beğenisine sunulmakla kalmamış, bizlere kısaca benimsediğiniz bir konuda düşünün demektedir. Gerçekten bugüne kadar tatil sohbetleri arasında sıkça duyduğumuz yazlık nedir? Ne zaman oluşmuştur, nasıl bir sosyal değişimin ürünü olarak yaşantımız içine aldık? Yazlıklar bir anlamda senede bir kere gittiğimiz ya da gidemediğimiz bir coğrafi alan içindeki binadır. O bina genellikle ucuz olsun diye betonarme şekilde üretilmiş ve genelde estetik yoksunu geçici yaşadığımız alanlardı. Zaman içinde betonarme binaların yerini estetik, kullanışlı, modern mimarlık eseri olanlarda yaşantımız içine girmiş olsa da bu kooperatif binalar içinde yok denecek kadar azdır. Genelde yazlıklar sahil şeridi içinde siteler halinde inşaat edilmiştir, bu sayede hem ucuz hem de satışı, kiralanması kolay bir yaşam alanı olmuştur. Ekonomi çarkının işlediği bir çağda gayrimenkuller değerlendirilmesi önemlidir, ölü bir yatırım olarak doğan yazlıklar bugün ekonomi çarkı içinde ailelere belirli süre kiraya verilen küçük işletme halini almıştır. Bu değişim elbette her sene birbirini tekrarlayan tatil monotonluğunu da yok etmekte ve yerli turist olma özelliğinden evrensel bir gezgin olmaya doğru adımlar atılmasına da neden olmuştur. Henüz emekleme dönemi yaşıyor olsak da istikrarlı bir şekilde yurt dışına çıkan nüfus artışından bahsedebiliriz. Bu elbette yaşam kalitemizin v... Devamı

Bir ikona aşık olmak!

2014-09-04 10:47:00

Bir ikona aşık olmak!   Pınar Çekirge aşkına hiç ihanet etmedi, hep sevdi, her zaman bunu dillendirmekten de çekinmedi. O bir ikona aşık olmuştu, ikon kendi yaşamının koşturması içinde, yapımcıların arka arkaya getirdiği nefes almamacasına bir setten ötekine taşıyordu. İkonun sesi yoktu, sesi başkası hayata verirken, o perdeye kendi görüntüsünü ve sessiz film gibi mimiklerini yansıtmaya çalışıyordu. Her şeyi kamera önünde öğrenecekti, ona kamera önünde nasıl davranmasını öğretecek ne bir öğretmen vardı ne de yönetmen, çünkü zamanları yoktu. Bir film bittiğinde diğerinin çekimleri hemen başlar, senaryo denen kağıt parçaları çekim öncesi kısa bir sunum ile anlatılırdı. Artık ondan o şekilde davranması beklenirdi.  O sarışın bir ikondu ve şehri temsil ediyordu, öte yandan geleceği de. Sabır ile davrana mutlu sonu hak eder, ne kadar eziyet çekerse çeksin! O beyaz perdenin bir imgesi olmuştu, o imge bir çok genç kızın hayalini süslerken, dergiler aracılığı ile kendisine haran bir erkek kitlesi yaratıyordu. Açık hava sinemalara akşamları giden halk, onun perdede görünmesini sabır ile bekler, giymiş olduğu hırkanın şeklini çıkarmaya çalışırlardı ellerde yünler ve şişler ile. O artık evin bir parçasıydı ve onun kıyafetleri, görünümü, yürüyüşü toplumun bir yönünü etkiliyordu, etkilemeseydi, arka arkaya çekilen o kadar filme kim giderdi. Filmleri salonları dolduruyor, salonların dolması yapımcıyı mutlu ediyor ve yeni filmin startını hemen veriyordu. Filiz Akın, dört yapraklı yoncanın bir yaprağını temsil etmektedir. Dört yapraklı yonca şans demektir, umudu anlatır, güveni ve istikrarın habercisidir. Bir anlamı ile bu starlar topluma güven... Devamı

Solda birlik!

2014-09-04 00:49:00

Solda birlik!   Solda birlik kavramına inanmayanlardanım, önyargım gereği sol birlik olamaz! Çünkü solun birlik olabilmesi için durduğu zemini iyi tahlil etmesi gereklidir, ki benim izleyebildiğim kadarı ile sol örgütsel yapılar bulunduğu zemini tanımlama yerine olayların arkasına takılmış savrulmaktadır. Gündemin peşinde, iktidar partisinin gündemi ve yan sorunları ile ilgilenen, kendisine ait ve yaşamı etkileyecek bir gündem yaratamamış bir solun birlikteliği, yeni gündemlerin oluşması için güç birliği oluşturmadığı, oluşturamadığını 12 Eylül sonrası yaşanan olaylar ile görmekteyiz. Sol, en büyük birlikteliğini 12 Eylül sonrası oluşturulan Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi ile gerçekleştirmiş ve mücadele için önemli adımlar atmış olsa da, mücadeleyi sonuna kadar götürememiş ve iç bileşenlerinin iç ayrışma ve çatışması ile sonuçlanmıştır. Bunu yenilginin bir sonucu olarak okuyabiliriz, ama yenilgi travmasını henüz üzerinden atamayan solun yeni birliktelikleri yeni ayrılıklar anlama geldiğini ÖDP geçeği ile yeniden karşılaşırız. Gözyaşları içinde kurulan yasal parti, “bir arada yaşamı savunalım!” sloganı ile yeni bir şeyler söylemeye başlarken, birden bir arada olamayacaklarını anlamışlar gibi kısa sürede dağılma ile sonuçlandı. En büyük nedeni; bileşenlerinin gündeme, bulundukları ana dair; gerçekçi, somut bir değerlendirmelerinin olmayışıdır. Sosyalizm hedefi olduğunu söyleyenlerin nasıl bir ülkede yaşadıklarını bile henüz net olarak değerlendiremedikleri ve pratik günlük olayların etkisi ile farklı duruş sergilemeleri bu ayrılıkları tetiklemiştir. Pratik duruşun her zaman ileri aşaması işin teorileştirilmesidir ki, bu teorileştirmelerde bile mantık b&uu... Devamı

Bir alkış üzerine…

2014-09-03 00:34:00

Bir alkış üzerine…   Günlük politik olayları normal şartlarda yazmam, çünkü günlük olan adı üstünde sabun köpüğü işler. Gün sonunda dahi unutulur gider. Hafızası olmayan toplumlarda bu unutkanlık olay yaşanırken meydana gelir. Ülkemizin değişik zamanlarda tarihi kırılma anları olmuştur, kırılma sonucunda oluşan artçı sarsıntılar ve esas amaca yönelik düzenlemeler bir çok insanın kafasının karışmasına ve hangi amaç ile bu dokunuşların yapıldığı sorgulanır ve sorgulama da olay ile birlikte unutulur gidilir. 12 Eylül, bize liberal düşünceyi ve Ortadoğu hedefine yönelik yol haritası hediye etmekle kalmadı, kirli bir savaşı da armağan olarak bıraktı. Kirli savaşın koşullarını 12 Eylül rejimi yaratmış ve bu yaratılan ortamının kontrollü unsuru olarak PKK taraf olarak yerini almıştır. Şimdi kontrollü olması kavramını kısaca açıklayayım, çünkü ilk kurşunu PKK sıktığı sanılır ama bu bir yanılgıdır, ilk kurşunu 12 Eylül sonrasında başka bir Kürt örgütü sıkmış ama etkisi olmamıştır. PKK’nın sıktığı kurşunun kelebek etkisi yapması sadece PKK örgütlü yapısı açıklanamaz, açıklamaya çalışmak demek olayları bir bütün görmemek anlamına gelir. O dönemde ilk kurşun sonrası devletin refleksi ortadadır. Küçümsenmiş hatta bir vızıltı olarak algılanmış olmasına rağmen, Özal açısından rahatsızlık duyduğu Kürt sorunun gündeme getirip, 12 Eylül generallerinin yarattığı Kürtleri ‘kart - kurt’ görme bakış açısını değiştirmek içinde bir fırsattır. Özal bu fırsatı değerlendirmek istemiş ne yazık ki bu fırsat onun istediği gibi olmamış ve kendi sonunu da hazırlamıştır. Buna rağmen, Özal ve liberal düşünce yapısı kö... Devamı

Faytonların sesleri şehirleri terk ederken…

2014-08-31 09:14:00

Faytonların sesleri şehirleri terk ederken…   Şunun şurası yüzyıl önceden az bir süreç içinde tüm şehirler at sesleri ve faytoncuların sesleri sokakların seslerine karışır, bazıları müşterisinin acelesine göre hızlı, bazısı bir seyir halinde Arnavut kaldırımlarını arşınlarlardı. Atlar, şehirlerin vazgeçilmez araçlarıydı, çünkü motorlu aracımız yoktu. Padişahlar bile törenlere atlar ile gelir, saray arabalarını öyle bir şekilde süslerlerdi ki, sultanın gücünü gösterirdi. Bugün uzak doğuda otobüsler faytonlardan aldıkları mirası taşırlar. O kadar süslü, dantelli, her bir parçasında bir başka hikaye anlatılır. Bizde at arabaları ve atlar çabuk şehri terk etti. Atlar doğa ile kucaklaşmadan sur diplerinde kesildi, sucuk olarak marketlerde yerlerini aldılar. Önce eşekler yok oldu, şimdi birkaç yerde gördüğümüz atlarda yok olmak üzereler. Son günlerde faytonlara karşı bir protesto görüyorum. Güya at dostu olduğunu söyleyenler faytonlara karşıymış. Ben o karşı olanlara soruyorum neden at yarışlarına karşı değilsiniz, çünkü parası olanlar sizin kulağınızı çeker korkunuz var değil mi, ama zavallı faytoncular, onlar varoşların insanları, en alttakiler... Onların ezmek için imza kampanyaları yapın, onlara karşı sesinizi yükseltin, köpekler bile fakirlere havlar... Faytonlara karşı olmak bana göre saçma bir düşünce, çünkü faytona binmezsen işlevi olmayan atlar zaten ölecek... Şimdi en azından yaşıyorlar! Atlar yerine arabayı koyalım, araba çevreye verdiği zarar çok büyük. kuşlar ölüyor, ekoloji bozuluyor, organik yaşamı yok ediyor. Ve sizler hepiniz araçlara biniyorsunuz, neden? Binmeyin, çünkü sizler ... Devamı

“Bunu ben demiştim” yazısı!

2014-08-30 16:10:00

“Bunu ben demiştim” yazısı!   Türkiye sürekli bir rotadan öteki rotaya oturuyor, sürekli değişim içinde. Bu rota elbette batıya doğru değil, Ortadoğu çöllerine doğru gidiyoruz. En son bizler Ortadoğu çöllerinde trenlerimizi ve bitle mücadele ederken bitap düşmüş, sonra ayaklanan Arap milislerin attığı kurşunlar ve İngilizlerin sağladığı olanaklar ile çöl kumlarını kan ile sularken bulunmuştuk. Lozan sözleşmesinden sonra çöller yerine yönümüzü Osmanlının kuruluşunda olduğu gibi batıya dönmüş, o tarafa doğru rotamızı çizmiştik. Ulus devletin kapalı ortamında, sınırlarımızı kalın duvarlar ile örüp, içte sermeye biriktirirken hedef batıydı. 24 Ocak kararları sonrası rotamızın yönü değişmeye başladı, sınırlardaki kalın duvarları yok ederken, sermeye birikimi artık yeterli görülmüş, özelleştirme ile dünyanın her yerinden sermaye akışına olanak sağlanmış.  Para girişi ile birlikte oluşmuş olan tüm değerler, giren paranın amacına doğru değerler birer birer yok oldu ve yerini yeni değerler oluşmadı. Yeni Türkiye bu oluşturulamayan değerler üzerinden yeni kültürünü ve rotasını çizdi. Bu rota Ortadoğu ülkesi gibi olacağımız günleri işaret ediyordu. Güçlü iktidar olacaktı, bu güçlü iktidarın da elbette güçlü lideri olması gerekliydi ve lider de zaten kısa sürede bulundu! Türkiye’nin kaderi iç dinamiklerden daha çok, dış dinamiklerin etkisi ile değişmektedir. Bu kapitülasyonlardan bu yana süreklilik arz eden bir durumdur. Kısaca iç dinamiklerimizin gücü iktidara bir şeyleri değiştirmeye yetmemektedir. Elbette bu sözü söylerken iç dinamikleri yok saydığım anlamına gelmesin. Elbette i&... Devamı

Obruk tehlikesi şehirlere indi!

2014-08-25 10:11:00

Obruk tehlikesi şehirlere indi!   Gün geçmiyor ki ekoloji sistemimizde değişimi konuşmayalım. Yıllar geçmiyor ki, her gelen yaz diğerini aratır hale gelmesin. Yazları çok sıcak ve hatta zaman zaman fırtınalara teslim olduğumuz, felaketler ile iç içe yaşar olduk. Anlık yağışlar ve sel felaketleri toprağı beslemez, çünkü toprak bir anda yağan yağmur etkisi ile suyu içine almaz ve beton işlevi görür. Yer altı yatırımı olmayan şehirler bir yandan susuzluk tehlikesi ile karşı karşıyayken, öte yanda sel sorunu ile uğraşmaktadır. Çelişki gibi duran bu durum yaşadığımız yazın küçük bir öyküdür. Kurak bir yaz geçirdik ve geçirmeye de devam ediyoruz. Her ne kadar su baskınlarına neden olan sağanak yağışlar olmuş olsa da; susuzluğumuzu yok edemedi. Kuraklık barajlarımızda suyu buharlaştırdı, şehirler ırmaklardan ve çaylarda son kalan suyu içme suyu olarak çekiyor. Susuzluk artık bir gerçek, su borularından yosun kokusu geliyor, tuz kurudu ve kokuyor! Bu durum başka bir gerçeği de fısıldıyor, İstanbul ve diğer şehirler için “obruk” tehlikesi var! Toprağın çökmesi ile oluşan baca veya kuyu görüntüsü veren derin çukurluklara verilen addır, obruk. Çökme içinde yer altında bir boşluk olması gereklidir. O boşluk değişik nedenler ile oluşabilir. Yer altı suyun çekilmesi, maden ocağının üretimi durdurması ve o alanın terk edilmesi ve bir çok neden. obruk için yer altında boşluk olması ve zaman içinde çökmesidir. Bu bilinen bir gerçektir ve ülkemizde Konya Ovasında meydana gelen obruklar ile uzaktan da olsa bilgi sahibiyiz. Şehirlerimizde obruk tehlikesi varsa, bu tehlikeye karşı nasıl bir tedbir alınıyor? O konuda bir çalışma var mı? İstan... Devamı

Harun Karadeniz’den Burhan Karadeniz’e…

2014-08-16 21:40:00

Harun Karadeniz’den Burhan Karadeniz’e…   “Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya." Kazım Koyuncu  Bir Karadenizli olan Kazım koyuncu dillendirdiği bir gerçeği, Karadeniz soyadını taşıyan iki güzel insan ile bağlantı kurduğunu acaba biliyor muydu bilmiyorum ama hiç bir şekilde birbirinin yüzünü görmeyenler aynı duygular içinde birbirini kucaklamış, bir geleneğin devamcıları ve geliştiricileri olmuşlardır.  Harun Karadeniz kanser hastası olarak aramızdan ayrıldı ama onun kansere giden yolculuğu işkence, zulüm ve 68 tarihidir. Öğrenci lideridir, Amerikan hegemonyasının ülkemizden sökülüp atılması, tam bağımsız Türkiye şiarıdır. Halk için halkla birlikte, imtiyazlı değil, fırsat eşitliği, ortak üretim ortak yaşam, işçi sınıfı ile birlikte aydınlığa inandı. Yoldaşı, dostu Vedat Demircioğlu öldürüldüğünde kavgasının sınıfsız olamayacağını daha güçlü sesle haykırdı. Öğrenci lideriydi, öğrencilerin sınıf ile buluşmasına doğru adımlar atmıştı, doğal olarak onun bu çıkışı, oligarşinin oklarının da ona doğru dönmesini kaçınılmaz kıldı. Tutuklandı, işkence gördü, direndi.  Direnişi, kaldığı yerlerin kötü koşulları onun kanser hastalığına yakalanmasına neden oldu. O bir kanser hastasıydı ve tedavi ol... Devamı

Algı yöntemi ve propaganda

2014-08-05 06:43:00

Algı yöntemi ve propaganda   Propagandanın amacı algıları yönetmek, yeni bir gerçeklik yaratmaktır. Propaganda ile toplumlar o şekilde algıları kapatılır ki, neyin doğru olduğunu, ne yaşadıklarını, ne düşündüklerini dahi bilemez konuma gelebilir. Yanı başlarında duvarlar içinde işkence sesleri dünyayı kuşatırken, onların algıları o sesleri algılamaz, kapı altından sızan kanı dahi göremezler. “Terörle Mücadele” adı altında doğal görürler, seslerini dahi çıkarmazlar. Propaganda yöntemi, televizyon ve sinemanın yayınlaşması ile tek merkezden tek amaç doğrultusunda kısa dönemli çalışmalar olarak hayatımıza girmiştir. Aslında Fransız devrimi ile eğitimin millileştirilmesi ile eğitim yolu ile yapılan propaganda daha sistemli, uzun vadeli olarak insanlık tarihi içinde yerini almıştır.  Fransa anakarasında şivelerin ve diğer dillerin yok edilmesi bu milli eğitim sayesinde olmuştur. Propaganda iktidarda kalma aracı olurken aynı zamanda iktidara yürüyüş aracıdır da. Ulusal devletin oluşması ile propaganda sermaye birikimi için gereklilik olarak ortaya çıkarken, ulusal sermaye birikiminin artık gereksiz olduğu günümüzde propaganda sadece küresel olarak tüketimi teşvik eden, üçüncü dünya ülkelerinde diktatörlerin ne kadar demokrat ve iktidar için gerekli olduğunu belirten birer algı yönetimi olarak karşımıza çıkıyor. Aynı zamanda Büyük Orta Doğu Projesi içinde var olan iktidarların değiştirilmesi ve yeni ılımlı İslam devletlerin oluşumu içinde toplumun kültürel birikimlerini dahi yok sayan yöntemler ile o coğrafyada yaşayanların birer tüketici güruh olarak karşımıza çıkıyor. Bunun ile birlikte bireysel kurtuluşunun; dil öğrenmek ve diploma almak ile özdeşl... Devamı

Duruş noktasına göre…

2014-08-03 03:34:00

Duruş noktasına göre…   Olaylara nasıl baktığını değil, nereden baktığınız önemlidir. Sol, işçi sınıfının çıkarları açısından bakar ve oradan olayları yorumlar. Dinci gruplar ise kendi grup çıkarına göre yorumlar, ırkçılar kendi ırkının çıkarı açısından yorumlar ve her biri kendisine göre doğruları yaratır. Her biri aslında doğruların bir açısını görürler, ama insanlığın çıkarı açsından bakarsanız işçi sınıfının çıkarı ve sınıfı ortadan kaldıran bakış açısı insanlık tarihi için elzem olanı tercih olarak ortaya çıkarır. Sınıflı bir toplumda yaşıyoruz. Bugün ki yaşadığımız zaman dilimi iki sınıfın bir biri ile kıyasıya mücadelesine şahitlik ediyoruz. Şimdi hakim olan sınıf, işçi sınıfını ortadan kaldıramıyor, çünkü varlık sebebi işçi sınıfının sömürülmesidir. Onu sömürerek yani kanını emerek hayatta kalabilir. İşçi sınıfı olmadan kapitalist sistem olmaz. Ama işçi sınıfının hakim olduğu yerde ne burjuva ne de kapitalist ilişkiye gerek yoktur, zorunluluk değildir. Yani proletarya diktatörlüğü döneminde sınıfı ancak iktidarda olan temsil eder, yani ötenazi (kendi kendini yok edecek) yapacak tek sınıf işçi sınıfıdır. Irkçı bakış açısı ile dinci bakış açısı birbirine çok yakındır, faşistler dincileri rahatlıkla kendi arka bahçelerinde barındırmalarının sebebi, bu yakın akrabalık ilişkisidir. Nazilerin katliamına onay veren ve soykırım yapmaları için ortam hazırlayan Katolik Roma Kilisesi kadar Almanya içinde örgütlü olan Protestan Kilisesinin rolü tartışılmaz. Aynı konum ülkemiz içinde de geçerlidir. Ülkemiz faşist dönemler yaşamıştır, faşist iktidar dönemlerinde dinci örgütlerin duruşları... Devamı

Tek doğru çatışmayı meydana getirir.

2014-07-31 07:52:00

Tek doğru çatışmayı meydana getirir.   Sol kelime anlamı ile dayanışma, özgürlük, barış çağrıştırır. Yani hoşgörü, başkaları ile bir arada yaşama, özgür düşünce ve yaşama hakkını savunur. İlericidir, tutucu olan gelenek ve alışkanlıklara karşı insanlığın kültürüne bir tuğla koyan ve insanlığın ilerlemesi için kafa yoran, destekleyen ve de bilimsel düşünce yöntemini benimsemeyi içinde barındırır. Dayanışma; farklı inanç, kültür ve düşünce biçimde olanların belli bir amaç için bir araya gelip ortak hedef için yardımlaşmayı ve birlikte iş yapmayı anlatır. Dayanışma geleneğimizde olan imecenin başka bir söylem ve yaşam biçimidir. Geleneksel olanın dışında, yeni yöntemler ve insan onuruna saygılı iletişim biçimini geliştirmesidir. Özgürlük; sadece emeğin özgürlüğü değil, insanın ve doğanın özgürlüğünü savunur. Özgürlükten solun anladığı liberallerden farklıdır, ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız yağmalasınlar’ yerine farklı olanların bir birilerin alanlarına hükmetmek yerine, birlikte azınlık haklarını koruyan, hakların kişilere göre değişmediği, her bireyi eşit gören bir anlayış içindedir. Sol için özgürlük; emperyalist ve kapitalist ilişkiler dışında yeniden tanımlanan ve insanın ve doğanın barışık içinde yaşayabileceği yeni bir toplumsal sözleşmesinin en önemli başlığıdır. Özgürlük kavramı içinde bireyin, toplumun geçmiş birikimlerine olduğu gibi sahip çıkan, bu birikimleri daha ileriye taşıyan tüm araçların gerçek anlamda bağımsız olmasını ve bu bağımsız ilişkinin içinde tanımını yeniden yapar. Özgürlük tanımı olmadan sol, sol olarak tanımlana... Devamı

Paralel Sorgu, Tiyatroya Adanmış Hayatlar

2014-07-25 22:04:00

Paralel Sorgu, Tiyatroya Adanmış Hayatlar   Tiyatroya gönül vermiş iki insan yan yana gelmiş,; tiyatro sahnesinin üzerinde bulunan tozlara seslerini bırakanlar ile söyleşi yapmışlar. Baştan uyarayım hemen, çünkü bu kitapta soru cevap şeklinde bir söyleşi yazısı yok, böyle bir beklentiye girerseniz yanılırsınız, tam tersi, yazarların gözü ile sohbet ettikleri tiyatro oyuncusu ve yönetmenleri tanıyorsunuz. Sohbet için günler günler beklenmiş, araştırmalar yapılmış, ince ince anılar tazelenmiş ve o anıların izi ile oyuncu / yönetmen ile bir yerde karşı karşıya gelinmiş ve soruyu soranlar (Pınar Çekirge ve Yavuz Pak) kendi kafalarında ki tekste/ araştırmaya uygun bilinmeyenleri, belki de bilinenleri sorumuşlar. Sorular sorulmuş, bol kahkahalar atılmış, zaman zaman gözyaşları dökülmüş, romantik anılar kadar dramatik sahneler yaşanmış ve elinizde tuttuğunuz kitap ortaya çıkmış. Kitabı yazanlar hiç saklamamışlar duygularını, çırılçıplak olarak kelimelerini okuyucusuna sunmuş, okuyucu da kucaklayan bir dil kullanmışlar. Her soru gönül gözü ile sorulmuş, gönül gözünün bıraktığı kelimeleri kitapta okuyoruz. Pınar Çekirge daha çok romantizm, nostalji atmosferi içinde her baktığı kişiye ayrı ayrı değerler yüklemiş, onlara tiyatro sahnelerinin emekçileri ve değerleri gözü ile bakmakta. Soruyu soran ikinci güzel insan Yavuz Pak, daha çok işin felsefi boyutu içinde, dünya tiyatroları ile özlü sözler ile bağlantı kurup, tiyatronun evrensel bir duruş olduğu, tiyatrocunun da gök kubbe altına ses bırakan ustalar olduğunu düşünmekte ve bu düşüncesini daha çok teori anlamda içsel tartışması ile birlikte oyuncu/ yönetmene yaklaşıyor. O da Çekirge gibi i&cce... Devamı

TKP ve Marksizm

2014-07-20 21:19:00

TKP ve Marksizm   Sait Almış ve Mehmet İnanç Turan baş başa vermiş ve TKP üzerine bir kitap yazmışlar. Elbette hangi TKP dediğinizi duyar gibiyim, elbette iki kongreyi aynı anda yapan siyaset tarihinde bir ilki başaran son TKP ya da öteki adı ile TKP – Gelenek. Neden “Gelenek”, çünkü TKP resmi teori dergisi olmasından ötürü. Yoksa bizim tarihimizde TKP o kadar çok ki, kimin ne zaman kurduğunu bile karıştırabilirsiniz, çünkü devletin kurduğu TKP bile bu ülkede siyasi yaşamda kısa da olsa var oldu. Yine yeraltında yaşayan TKP aynı anda iki tane bile olabilmiş, ayrı ayrı kongreler toplantılar yapmış ama büyük birader Sovyetlerin müdahalesi ile “korsan” kurulan TKP’nin feshi ve o toplantıya katılanların ağır mahkumiyet almaları ile sonuçlanmış tarih izlerini dahi bulabilirsiniz…  TKP tarihi süreklilik arz etmiş ama tek bir ideoloji ve doğru çizgi takip etmemiş, bunda da elbette Sovyetlerin çıkarları söz konusu olmuş. Bir anlamda TKP çizgisi Sovyetlerin ülkemizde bir lobi faaliyeti ya da başka söylem ile gönüllü konsolosluk yapmıştır. Bunun suçu ya da sorumluluğu TKP’eye tek başına ait değildir, çünkü “Tek Ülkede Sosyalizm” anlayışının ve verilmiş perspektifin sonucudur. Onlar sadece üzerlerine düşen görevi layığı ile yerine getirmeye çalışmışlardır. Parti disiplini içinde olaylara bakmışlar, değişen iktidara göre birbirine zıt kararlar dahi alabilmişlerdir. Elimizde ki kitapta Almış ve Turan başa başa vermiş TKP’yı konu alarak Stalinizm ile yüzleşmeye girmişler. Kitap, TKP eleştirisi gibi okuyorsunuz ama aslında kitabın arka öyküsü Stalinizm ve onun yaratmış olduğu teori kopuş ve Sovyetlerin yenilgisini anlama çabasıdır. Baştan yazayım, h... Devamı

Yeryüzüne savaş düştü!

2014-07-19 09:25:00

Yeryüzüne savaş düştü!   Savaş çığlıkları yeryüzünü yine doldurmaya başladı. Savaştan çıkarı olanlar, ekonomik kriz var diye kasalarını dolduranlardır. Her savaş yeni zenginleri ve yeni refah düzeyini artırması anlamına gelir ama savaşın olduğu coğrafyalarda tersi söz konusudur. Savaşın olduğu topraklarda insanlık tarihinin tüm birikimlerinin yok olması anlamına gelir. Sadece insanlar ölmez, insanlığın birikimi, geleceği de yok olur. Savaşın ahlakı yoktur, o kocaman bir yalandır. Savaş olan yerde hiçbir kural söz konusu değildir, binlerce yıldır savaşan insanlık savaşın kurallarını kağıt üzerine yazmıştır, ama her savaş insanlık suçunun cömertçe işlendiği zamanı temsil eder, savaşta kaybeden insanlık mahkemesinde yargılanır ve mahkum edilir, kazanan kahraman olarak tarih kitaplarında yerlerini alırlar. Savaşta ortaçağ şövalyelerin ahlakı yoktur, zaten onlarda ahlaksızdı. Kuralları koymuşlar ama sonunda ölüm olan çatışmalarda hiçbir kuralı uygulamamışlardır, elbette romantik ortaçağ filmleri dışında. Diri diri insan derisini yüzmek o döneminin ahlakı içindeydi ve bu deri yüzmenin dünya üzerinde bir coğrafi alanı yoktu. Batıda insan yüzerlerken, Osmanlı da insan yüzdü. Osmanlı topraklarında derisi yüzülen şairler, köylü ayaklanmasını yapan “yarın yanağından gayrı, her yerde hep beraber” diyen ‘Dede Sultan’ da vardır. Savaşın ahlakı yoktur, o kocaman bir yalandır. Ahlakı diye düşünüyorsanız bana bir tane kurallara uyulmuş savaş gösterin. Yoktur, olamaz da. Vietnam Savaşı da tarihin en kirli savaşıdır, Yugoslavya’nın parçalanmasını sağlayan iç çatışmada.  Türkiye kurulduğu günden bu yana Kürtlere karşı yapılan seferler de, adı konmamış savaşl... Devamı

Fatsa Nokta Operasyonu ve Kemal Türkler suikastı

2014-07-13 02:39:00

Fatsa Nokta Operasyonu ve Kemal Türkler suikastı   12 Eylül öncesi, generaller darbe hazırlıklarını tamamlamışlar, gün sayıyorlar. Bu arada bazı testler uyguluyorlar, darbe sonrası bize kimler direnebilir diye... o dönemde en çok dikkati çeken iki örgüt vardır, Devrimci Yol ve sendikalar içinde örgütlü olan TKP. Bu iki örgütün gücünü test edilerek, diğer örgütler ve yapılar içinde tahmini değerlendirmeler yapılabilecek veriler sunacaktır. Devrimci Yol örgütünün gücünü en güçlü olduğu yere bakanlar kurulu kararı ile ‘Nokta Operasyonu’ adı altında Fatsa bir sabah vakti kuşatılıyor. Fatsa, 11 Temmuz 1980 sabah erken saatlerinde polis, asker ve sivil faşistlerin katılımı ile operasyona gözlerini açtı. O operasyonun gelişi daha önceden belliydi, çünkü yasalara uygun yapılmak adına kararlar alınmış, o kararlara uygun düzenlemeler yapılmış, 8 Temmuz günü operasyon öncesi dönemin genelkurmay başkanı Kenan Evren Fatsa’ya gitmiş, birlikleri denetlemiştir. Fatsa, Çorum olayları sonrası hedeftir, o hedef Kenan Evren daha sonra konuşmalarında böbürlenerek açık hava ve medya karşısında açıklamıştır. Fatsa, 12 Eylül Faşist Darbesine giden en önemli kırılma noktasıdır, çünkü dönemim darbe hazırlayıcıları nasıl bir direniş ile karşılaşacaklarını zaman zaman test etmekte, kendilerinin bilgileri ile değişik yerlerde olaylar çıkarılmakta ve tepkiler ölçülmektedir. Fatsa dönemin en önemli ve gelişmiş örgütü olarak görülen Devrimci Yol’un gücünün test edildiği önemli bir noktadır. Zaten operasyona adını veren nokta aslında 12’den vuruşu temsil etmekte ve hedefe direk bir... Devamı

Önce güvenlik!

2014-07-07 01:20:00

Önce güvenlik!   Madenlerin girişinde yazılıdır; "önce güvenlik" ... Tıpkı bizim sol örgütler gibidir madenler, güvenlik vurgusu yapılır ama hiç bir şekilde güvenlik önemli alınmaz, bir birine benzer cinayetleri yaşarlar ve hep suçlu karşı taraf olur. Bu kadar cinayet, bu kadar ölümlerden hala ders çıkarılmamış ki, aynı hatalar ve aynı boş vermişlik sürüp gidiyor. Yakın tarihimiz içinde bir çok ölüm oldu ve zamanı geldiğinde anma toplantıları yapıyor, belleğimizde o yaşananları tazeliyoruz, neden, çünkü unutmamak ve ders çıkarmak için. Fakat bugün dahi o olaylardan ders çıkamadığımızı el yordamı ile yol almamızdan bellidir. Hala denenmemiş bir şey var mı, deneyelim, yeni birliktelikler, cepheler kuralım arayışları devam ediyor. Sol kendi içinde ve dışında oluşmuş olan kriz yönetimini yönetememektedir. Kriz yöntemini başarılı bir şekilde yürütüyor olsalardı, bugün birbirinden küçük örgütler olmaz, birbirine çelme takmak için fırsat kollayan taraftarlar olmazdı. En ufak bir eylemde pankartını alıp en önde yürümek ve fotoğraf çekmek için birbiri ile kavga eder konumda olmazdı. Maden girişlerine tabela asmak sorun değil, öncelikle o tabelada yazılı olanı gerçekleştirmek için mücadele etmek gereklidir. Güvenlik önemli alınmayan, kurtarma odası olmayan madende; örgütlü olan işçileri çalıştırmamak için mücadele etmek gereklidir. Maden kazası adı altında cinayet işlenmeden kavga verilmelidir, sonra cinayet işlendiğinde suçu karşıda aramaya devam edebilir ama örgütlü yapılar üstüne düşeni bir yerine getirmek zorundadır. İş yerlerinde iş cinayetlerini durdurun ... Devamı

Katiline aşk olmak!

2014-06-16 04:37:00

Katiline aşk olmak!   İnsanlık tarihinin en korkunç buluşu bayraktır, çünkü elinde bayrak taşıyan biri potansiyel olarak katildir. Çünkü onun için ölecek ya da öldürecektir. Bayrak ile ölüm kelimeleri özdeşleşmiştir, çünkü bayrağı bayrak yapan üzerinde ki sözde kandır! Bayrak sınır çekmek demektir, bu bayrağın asılı olduğu yer benimdir! O benim olanı/ alanı korumak için her şeyi göze alırım, onun için en değerli şey olan yaşama hakkını bile ortadan kaldırırım demektir.  Bayrak sıradan bir bez konumundayken birden kutsallaşması ve o kutsallık atfedilen şey için ölmek ve öldürmek adına insanlık değerlerini ayakaltında almak ve savaş demektir. Savaş, insanlığı yaratmış olduğu değerleri yok etmek ve talan anlamına gelir.  Bayrak, cinayeti devlet adına işlemek ve yasal bir görev haline getirmektir. Bayrak, erk sahibini temsil eder. Bayrak, devletleri sembolize eder, halkları değil. Bayrak taşıyan biri temsil ettiğini söylediği halk adına cinayet işlemek ve onun adına (Mahkemeler ve olağanüstü koşullara uygun kurumlar adına) insanı darağacına, ölüm mangaların eline vermek anlamına gelir. Bayraksız devlet olmaz, bayraksız halk olur! Bayrak halkı temsil ediyor sözü koca bir yalandan ibarettir. Devletin güçlü olduğu zamanlarda bayrak sembolü çatışan kesimler için o kadar önemli değildir, karşısındakini küçük görmek ve göstermek için başka semboller seçilir. Ama var olma ve yok olma sürecinde ise bayrak sembolü önem kazanır, birileri gökyüzüne çekmek için uğraşırken, ötekisi ayakaltına almaya çalışır.  Kısaca bayarak sadece bir semboldür, o sembol ortadan kalktığında yeni semb... Devamı

Sözcükler Can Yücel’i Özler

2014-06-16 00:46:00

Sözcükler Can Yücel’i Özler    Rampa Tiyatrosu tiyatro mevsiminin sonlandığı bu günlerde Tiyatro Simurg uzun bir süredir sahnelerde hayat verdiği oyuna yeniden hayat vermesine olanak verdi ve bizde konukları arasındaydık. Rampa Tiyatrosundan kısa bahsederek oyunumuza doğru adım atalım. Rampa Tiyatrosu, tiyatro mevsimi sonlanmasına yakın bir zaman içinde İstanbul’da Sıraselviler Caddesine yakın bir yerde tiyatro severlerin hizmetine girdi. Metin Boran yönetiminde tiyatro, değişik gruplara ev sahipliği yapmaya başladı ve orada keyif dolu zamanların yaşanmasına olanak sundu. Tiyatroların üzerinde kara bulutların dolaştığı bir dönemde, tiyatro için bir alan açmak cesaret isteyen bir iştir. O cesareti Metin Boran gösterirken uzun süredir ütopyası içinde olan sahneye de hayat vermiştir. Tiyatro Simurg, Can Yücel’i hayatını yine Can Yücel’in sözleri ve kelimeleri ile hayat vermiş. Can Yücel yaşamına bakarken yaşadığımız tarih çizgisine yine onun yaşamına ve sözcüklerine vuran olaylara da bakmış oluyoruz. Can Yücel gözü ile Can Yücel’in hayatını sahnede görme fırsatını yakalıyoruz. Mehmet Esatoğlu, tiyatro tarihimiz içinde kendisine özgü bir yeri vardır, o özgünlük ve ilişkiler içinde birbirinden değerli insanlar ile dostluk kurmuş, gözlemler yapmış, onların deneyimlerinden yararlanmasını bilmiştir. Deneyimlerini, dağarcığına işlediği anekdotları zamanı gelince sahneye taşmayı da bilmiştir. İşte Can Yücel! Mehmet Esatoğlu değimi ile Can Baba sahnededir. Üstelik onun hakkında oluşmuş olan bir çok söylemler ve destansı kurguların dışında gerçek Can Baba ile sahnede yerini almıştır. Yaşamış bir insanın hayatını ve bir anını sahneye almak çok zordur, çünkü duruş noktası... Devamı

Nefret söylemi!

2014-06-05 15:41:00

Nefret söylemi!   Bu ülkede nefret söylemleri genelde iktidar eli ile geliştiriliyor ve seslendiriliyor. Sanırım bu Osmanlı’dan bize kalan bir miras. Yahudileri, Romanları, Alevileri ve Diğer kültürden olanları hiç tanımamış, görmemiş, geleneğini bilmeyen insanların nefret söyleminde bulunması sanırım yaşadığımız zamanın ruhunda var. Yaşadığımız zamanın ruhu; daha çok para, daha çok özgürlük için başkasını ezme üzerine kurulu olmasındadır. Değerlerin yok edildiği, her şeyin para ile ölçüldüğü bir zaman diliminde nefret söylemine karşı hepimizin yapması gereken bir ödev var, çünkü ortak mücadele edilmeyen söylem, sonunda hepimizin celladı olacak ya da ellerimize kan bulaştıracaktır. 2. dünya savaşından sonra yaşanan Yahudi Soykırımı etkisi ile devlet eli yürütülen kampanyalar ne yazık ki nefret söylemini ortadan kaldırmamış, nefret söyleminin derinden derine yayıldığına ve ırkçı sağ partilerin zaman içinde oy almalarını beslemiştir. Irkçı yapıların birincil varlık sebebi devlettir, devletin el altından yapmış olduğu politikadır. Kısaca devlet eli ile propaganda, yasaklamalar ve’ tek yönlü tarih bilinci’ ırkçı düşünceye kan vermiş, yok olması gereken düşmanlık tezi bizzat devlet eli ile ülkenin, toplumun en küçük birimine kadar yayılmıştır. Devlet, ne zaman ekonomik kriz ve dolaylı olarak siyasi krize girerse azınlıklar zarar görmektedir. Yukarıda yazdığım nedenlerden dolayı, nefret söylemine karşı; devlet olanaklarının dışında, devlet işbirliğinden uzakta yapılan her etkinlik benim gözümde daha anlamlıdır, çünkü devletin varlık sebebi; düşman yaratmak ve olası düşman tehlikesi var olduğu sürece kendisini yaşatacak ... Devamı

Gezi Direnişi!

2014-05-30 00:09:00

Gezi Direnişi!   Bundan yaklaşık bir yıl önce Gezi Direnişi yaşandı ve tarihimiz içinde ilk defa özgürlük söylem olmaktan çıktı yaşanan bir süreç oldu. Devletin olmadığı, halkın kendi kendini yönettiği, gönüllü olarak gelen baskılara karşı kendisini barikat olarak koyan bir süreci yaşadık. 31 Mayıs günü sabahın ilk ışıkları henüz tam yeryüzüne ulaşmadan yapılan baskın ile Gezi Direnişi başlamış ve özgürlük isteminin, istem olmaktan çıktığı ve yaşandığı süreçtir... O tarihten sonra öldürülen gençlerimiz bir ekoloji direnişi yaptıkları için öldürülmediler, aksine onlar özgürlük istedikleri için öldürdüler... Özgürlük istemi olduğu için iktidar olağanüstü bir şekilde orantısız güç ile saldırdı. O yüzden ülkenin her yerinde direniş oldu, özgürlük türküsü söylendi. Devrimi örgütleyebilecek bir siyasi yapı olmuş olsaydı; devrim olmuş olacaktı, fakat o ani ve beklenmeyen devrim koşulları değerlendirilememiş, olağanüstü koşullar zaman içinde erimiştir. Solun güçsüz olduğunu, devrim isteyenlerin devrim için gerekli yapıları kuramadığını çıplak olarak yaşanan süreçte gördük. “Her yer Taksim, her yer direniş!” derken ekoloji mücadelesi olmadığını özgürlük isteminin bir sloganı olduğunu anlamayanlar bir daha kendilerini gezi ruhunu anlamak için ruh çağırmadan, somut olaylara bakarak düşünmelerini salık veririm. Gezi Direnişi, bütün ülkenin her alanına yayılmış, her yerde direniş bir şekilde kendiliğinden örgütlenmiş ve toplum içinde baskı altında olduğunu ve özgür olma... Devamı