Yanan bir şehirden…

2006-05-12 15:30:00

İzmir, tatlı ve sevgili şehrim. Birgün şayet senden uzakta Ölürsem; Beni sana getirsinler. Fakat; mezarıma götürürken ÖLDÜ demesinler UYUYOR desinler, koynunda tatlı İZMİR’im   Dario Moreno   Bir eylül günü poyrazın sesi yankılanıyordu şehrin üzerinde. Evlerden sızan ışık tanecikleri sokakları aydınlatıyordu. Işıkların pencereden sızmaması için sıkı sıkıya kapatılmış olmasına rağmen, yinede bir yer bulup sızıyordu. Sokaklar olduğundan daha karanlıktı, sokak köpekleri dahi ulumalarını bu akşam sonsuzluğa bırakmışlardı. Kuş uçsa kanatlarının sesi duyulacak gibiydi. Bir mayıs günü kimse düşünememişti, şehrin tüm kaderinin değişeceğini. Sadece kader mi, tüm komşuluklarda değişmişti, yıllardır oluşturulmuş olan güven duygusu hepten ortadan kalkmıştı. Komşu komşusundan kuşkulanır olmuştu uzun zamandır. Büyük savaş başlamadan başlamıştı, güvensizlik komşular arasında. Büyük fırtınanın geleceği sanki önceden biliniyordu. Bütün bu fırtınalara rağmen, güvenli bir koyda yaşıyor gibi yaşamışlardı. Küçük Asya’daki gelişmeler buraya göç olarak yansımıştı. Büyük savaş öncesi başlayan göç, savaş sırasında daha büyük bir ivme kazanmıştı. Sokak, dilencilerden ve açlardan geçilmiyordu. Osmanlı İmparatorluğunun Küçük Asya’da kalan ikinci büyük şehriydi İzmir. Körfez doğal bir korunak olmuştu. Şehir kurulduğu günden beri böyle bir güvensizlik oluşmamıştı. Her cemaat kendi içine daha çok kapanmış, gelişmeleri kaygı ile izliyorlardı. Bir mayıs günü Nurettin Paşa körfezde Yunan gemilerini görmüştü, diğer müttefik gemilerinin yanında. Hükümet konağı balkonunda keskin gözlerinde endişeli bakışlar ile izlemekteydi körfezi. Beklenen gerçekleşmemiş, İzmir yeni sahiplerini bekliyordu. O yeni sahiplerine boyun eğmektense çarpışarak ölmeyi yeğlerdi. Geçmişte yaşamış olduğu tecrübeler bunu gösteriyordu. Kardeşini de bir balkan savaşında kaybetmişti, o günden beri askerdi. Askerliği bir yaşam biçimi olarak seçmişti. Kararlı bir savaşçı olması kend... Devamı

Mayakovski...

2006-05-13 15:29:00

Dağıtılmış kuşağın dağıtılmış çocuklarıydık! İnsanların üzerinden panzerler geçtiği yıllarda savruluyorduk, bir o yana bir bu yana doğru. o sıralarda sesli şarkı söylemek dahi güç iken biz sokakların şairi Mayakovski'yi gündemimize alıp dergi sayfalarına taşıyorduk. Sokakların sesi olduğumuzu iddia ederek, ama sokaklarda sessizlik hâkimdi, korku her yeri kuşatmıştı. O karanlık dönemlerde el altından okunan nazım şiirlerinin sesinin yüksekliğine kaynaklık eden şairi tanımakla başlayacaktık, sokakların sesini daha iyi yansıtabilmek için. Çünkü Mayakovski her ne kadar komünist olsa da yabacıydı, yabacılara pek yüz vermezdi polis! Sokakların şairi, Mayakovski'yi tanımaya başlarken, baktık ki, şairin tek şairlik özelliği yok, yetenek akıyordu her yerinden! Hayran kalmıştık, artık günlerimiz, Mayakovski olarak akıyordu. Sokaklarda korku hâkimdi, yüreklerimizde geçmiş kavganın gururu vardı, her ne kadar yenilmiş olsak da. Evet, yenilmiştik, bu yenildiğimiz dahi söyleyemiyorduk, hala geçmişte yaşayanlar vardı, hala hayaller içinde yaşıyorlardı, korku sokakları kuşattığında. Biz o korkuyu yırtıp atmayı başarıyorduk, şairi gündemimize almakla… Seslerin dansı vardı şiirlerinde, o dansı görmüştü ilk defa nazım ve vurulmuştu, anlamamıştı ne yazdığını, ama vurulmuştu seslerin dansına. O gün tanıdı ilk defa Türk şiir severler, tanıdılar ve sevdiler… Karanlıkta yazılar haykırıyordu, isyanı anlatıyordu, güzel günlerden bahsediyordu, üstelik hiç anlamadığı halde şekli gösteriyordu. Şairler sessiz kalamayacaktı bundan sonra, haykırmayı öğrendiler, sokakları taşıdılar şiirlerine. Uzaktan bir şair getirmişti, şeklini, sevmişti hareket, propagandasını dahi yükselen sesler üzerine oturtmuştu. Korku her yeri kuşattığında, gönüllerdeki bir ışıktı artık şiirler. Uzaktaki hatta hiç görmediği ülkenin insanların kalbini kazanıyordu Mayakovski. Hem de mücadelenin sembolü oluyordu… Sokaklar hala korkuya teslim olmuştu, onun gençliğinde ki gibi yeraltında... Devamı

Günlerden bugün Pazar

2006-05-16 14:50:00

Günlerden bugün Pazar, hiçbir şey yok, sessizlik hâkim. Odamda ben ve çalan bir radyo, yalnızlık doldurmuş odamı yine, dışarıda rüzgâr, içeride ben. Rüzgârın sesi duyulmuyor; dışarıda ağaç yapraklarının teker teker yere düştüğünü görüyorum. Ben günleri teker teker deviriyorum, odamda ben ve yalnızlığımın sesi. Dışarıda yapraklar yeryüzünü kaplarken, odamı da radyonun sesi kaplıyor, dışarıdan haber veriyor. Radyonun sesi beni alıp geçmişe götürdü. Geçmiş ne anlamsız gelir bazen, bazen ise en olunmayacak yerde karşına çıkar ve dikilir. Kurtulmak istersin, hayır o senin peşindedir, artık kurtulamazın. Bir yıl daha devriliyor takvimlerden, yine birbirini izleyen yıllar devam ediyor. Her sene alınan takvim yaprakları, bak şimdi ne kadar temiz ve ben alıcı, ama ya giden, benimle birlikte yaşlanan yapraklar, onların ömürleri ne kadar kısa; on iki ayda hepsini koparıp attım. Dışarıda rüzgârın kopardığı yapraklara takılıyor gözüm; acaba beni de biri koparıp atacak mı? Bu yıl da uzakta kaldı. Eski günlerden, gün geçtikçe uzaklaşıyorum. İstemiyorum, hayır! Hayır, gitmeyin, ben sizinle yaşıyorum; giderseniz, nasıl ayakta kalabilirim? Gitmeyin! Odamı yalnızlık doldurdu; dışarıda rüzgâr, yaprakları tek tek koparmaya devam ediyor! Yeryüzünü yapraklar kuşatmış, sarı ve kırmızı… Odamda rüzgâr yok, sesi de yok, ama radyonun sesi kuşatmış beni, dışarıdan haber veriyor. Ben ve radyo; radyoya bakıyorum, pencerem acaba radyo mu olmuş? Dışarıdan haber veriyor, görmüyorum dışarıyı, ama seslerle algılamaya çalışıyorum. Günlerden bugün Pazar, İstanbul’daki patlamayı konuşuyorlar hâlâ. Şanslıydım, uzaktaydım… Oradaki sokağı da sessizlik kaplamıştır şimdi, tıpkı benim odam gibi. O sokağı rüzgârın sesi doldurmuş; pencereden dışarıyı seyrediyorum, duymuyorum rüzgârın sesini, ama düşen yaprakları izliyorum, teker teker düşüyorlar yeryüzüne doğru. Bir bomba düşüyor, herhangi bir yere, kalbim her an parçalanıyor, parçalarım sarmış odamı, her bir yerde benden bir parça duruyor. Dış... Devamı

Ülke seninle gurur duyuyor!

2006-05-17 14:46:00

Kalabalığın arasından ellerini sallaya sallaya ilerliyordu. Bir yandan çevresine duyduğu bağırtıları dinlerken kendiyle gurur duyuyordu. Bugüne kadar birkaç defa şapkayı alıp gitmişti, ama o hep yanındaydı. En zor gününde dahi yanında olmak vardı. o bu kalabalığın söylediği sloganı hak ediyordu. "vatan gurur duyuyor!" diye düşündü.   Kalabalığın arasında ilerliyordu; çevresine dikkatlice baktı, sonra yanındaki ile anlaşılmayan bir konuşma geçti ama ne söylediğini kendisi de bilmiyordu. Oysa dudaklar oynuyordu. Karşısındaki, çok ciddi bir ifade ile anlamış gibi kafasını sallıyor, sonra çevresine daha dikkatlice bakıyordu. Çevrede insanlar sanki birbirlerini ezecekmiş gibi üst üste yığılmışlar, görmek ve ellerini sürmek için hep onlara doğru hareket ediyorlardı. İnsan bu durumda ister istemez savunma konumuna giriyor,  itekleye itekleye yol alıyordu. Yol uzadıkça uzuyordu. Şu konuşma kürsüsüne bir çıkabilse nefes alacaktı, sonra ciddiyet ile çevresine bakacaktı, ama ona, bu uğultu içinde sanki hiç ulaşamayacakmış gibi geliyordu.   Kalabalık daha bir hareketlenmişti, daha fazla bağırıyordu, daha çok heyecan duymaya başlamıştı. Kalabalığın heyecanı kendisine de geçmiş, merakla çevresine bakıyordu. (aynı cümlede üç tekrar!) nefesi hızlanmıştı, terlemeye başlamıştı. Bir an önce kürsüye varmalıydı. Boğulacak gibi oldu, ya o anda nefessiz kalıp yere yığılırsa ne olurdu? Vatan, yere yıkılan bir adam ile gurur duyar mıydı? Dik durmalıydı. Bu vatan madem gurur duyuyordu, o halde her zorluğa rağmen hedefe varmalıydı. Ayakları titremeye başladı. Korktu; çevresine baktı. Ayaklarının titrediğini gören var mıydı?   Daha hızlı hareket etmeye başladı. Kimse görmemeliydi ayaklarındaki titremeyi; soluğu hızlanmıştı, yüzü kızarıyordu, terlemeye başladı. Kimse fark etmezdi neden terlediğini, ama ayaklarının titremesini anlatamazdı.   Kalabalık bir yandan bağırıyordu. Söyledikleri sanki tek bir ağızdan çıkıyordu. "vatan seninle gurur duyuyor!" gurur duy... Devamı

Cehennemi ve ölümü birlikte yaşıyorlardı

2006-05-19 14:45:00

”Morıs Sbidag Mazerı Ayretz Srdis Larerı” ”Anamın beyaz saçları Yüreğimin tellerini yaktı”* Her tarafa kurulmuştu darağaçları sahiplerini beklemekteydi. Şehrin ortasından akan Yeşilırmak olacakların farkına varmış gibi daha bir hırçın akıyordu. Yeşil ırmağın hırçın suları duvarlara vururken, insanın içine işleyen bir karanlık vardı yeryüzünde. Şehir nefes alamıyor, sessizliğin içine daha da gömülüyordu. Sokakları artık çocuklar doldurmuyordu. Oradan oraya koşan, nöbet değiştiren askerlerin ayak sesleri ve bağırtıları her yeri doldurmuştu. Şehir eski canlılığını çoktan kaybetmiş, sanki fakirleşmişti. Eski Fransız Okulu hala yerinde durmasına rağmen, işlevini değiştirmiş mahkemeye dönderilmişti. Rum evleri birer asker kışlası olmuştu, çünkü sahipleri çoktan buraları terk etmiş, dağlara sığınmışlardı... Evlerin camlardan meraklı gözler değil, korku bakıyordu dışarıya. Sokaklar bu şehir kurulduğundan beri bu kadar sessiz kalmamıştı. Şehri kuşatan dağlar daha bir ağırlık vermişti, yürüyeceklermiş gibi duruyorlardı. Ferhad ve Şirin aşkı, bu şehirde yaşanmamış, hiç bir sevgi olmamış gibi sessizdi sokaklar, şimdi sadece rüzgârın sesi hâkim olmuş, tozlar özgürce uçmaktaydı. Fehad’ın aşkı için deldiği dağ, hemen hemen burada yaşayanlar için kutsal olmasına rağmen, o kutsallığı düşünecek kaç kişi kalmıştı, şimdi oralarda askerler nöbet tutmaktaydı. Şehrin tüm güzelliği olduğu gibi durmasına rağmen, kaç kişi bunun farkındaydı. Şehrin ana caddesine dolaşan Nureddin Paşa, başında taktığı kalpağı, gözlerinin üzerine düşmüş gibiydi. İki kaşının ortasındaki keskin çizgiler, onun ne amaçla orada dolaştığı konusunda ilk izlenimlerini vermekteydi. Kalpağı başında taşıdığı için büyük bir gurur duyduğu yüz ifadesinden belliydi... Yılların oluşturmuş olduğu çizgiler gözlerini sanki istila etmiş, etrafını kuşatmıştı. Çizgilerin ortasında kalmış olan siyah gözleri çakmak çakmak yanmaktaydı. Sanki göreve yeni başlamış biri gibi heyecanlıydı. Vücudunu kap... Devamı

Gölgeler hareketlerle konuşurlar

2006-05-20 14:43:00

Arnavut kaldırımına yağmur sonrası ışıklar vurmuştu... Yolda tek başıma yürüyordum, yürürken gözlerim ile taşları izlemeye başlamıştım. O an bir şeyi fark etmiştim, kendi gölgem kaldırımların üzerinde dans ediyordu! Şimdi yürürken dans eden gölgemi izliyordum. Ne tuhaf bir duygu diye düşündüm, insan yalnızlığını ortadan kaldırabilmek için nelerle uğraşıyor. Eve bir vardın mı, bunları düşünebilecek zamanım dahi olamazdı! Çocuk, eş ve ay sonu sorunları, beni bu düşüncemden çok uzaklara götüreceğini biliyordum. Ondan dolayı olsa gerek, bu anı içime sindirerek yaşamak istiyordum. Sokakta ki yalnızlığımı uzatmak için daha bir ağır yürümeye başlamıştım, çünkü gölgelerin sokak lambalarının durumuna göre değiştiğini görmüştüm, benim için bu oyun biraz daha eğlenceli olmaya başlamıştı. Çevrede olan bitenden uzaklaşmış kendi kendime gülerek, sallana sallana gidiyordum. Yağmur altında bu taşlar daha bir parlak gözüküyordu. Yağmur çiseliyordu şimdi. Nazım’ın şiiri usuma düştü, “yağmur çiseliyordu Serezce’nin çarşısında...” Yağmur çiseliyordu Arnavut Köy’de, gerçi asılacak Bedreddin ve yoldaşları yoktu, ama dizeler bu anı çok güzel açıklıyordu. Bundan daha güzel bir tanımlanma olamazdı o an için. İnsan bu koşuşturmalar arasında kitap dahi alamıyor, iş çıkışı yorgun argın eve giderken, bir ara fırsat bulup ta kitapevine gitmeyeli ne kadar olmuştu? En son çocukların ihtiyacı olan okul kitabı almak için gitmiştim, cebimdeki tüm parayı oraya bırakınca ne kadar pahalı diye hayıflanmıştım üstelik. Üniversite yıllarında, arkadaşlarım ile birlikte kitap almak için, Ankara’da ki Zafer Çarşısı’nda ki kitapevlerine giderlerdim. Bu kitap alış verişini bir oyuna döndermiştik. Birimiz kasadaki ile konuşurken, ötekileri çaktırmadan elbiselerin altına bir iki kitap koyup, hiç bir şey satın almadan oradan uzaklaşırlardık. Sonra kahvehaneye gidilir, orada herkes aldığı kitabı ortaya koyar, mutlu mutlu gülümsenirdi. Sonra okumak için kitaplar paylaş... Devamı

Firar Zamanı

2006-05-21 14:41:00

Savaş Yurttaş’a... Kavgamın şehrine son kez bakmadan önceydi. Sokaklar donmuştu, içinde bizler zar zor yürümeye çalışıyorduk. Sokağa çıkma yasağı yeni yeni son bulmuştu. İnsanlar akşamları tek tek evlerinden alınıp, bilinmeze doğru giderken, ben hala sokakları düşünüyordum. Samsun yolunda dostlarım halı içine sarılı bulunmuştu, tanınmaz halde olduğunu söylemişlerdi, gidemedim cenazelerine. Onları yumruklarımız havada kalbimizin derinlerine gönderemedim. Samsun yolu her geçişimde onları anımsatır. Samsun yolu üzerindedir Mamak Askeri Cezaevi. Cezaevinin duvarlarında yankılanırken dostlarımın sesi, ben sokakları düşünüyordum. Her birimiz kaçaktık, nelerden ve kimlerden kaçtığımızı bilmeden günlerimiz geçiyordu. Saklanıyordum, saklandığım yerde sokakları düşünüyordum... Yakalananlar daha rahat diye düşünüyorum, çünkü her an yakalanma korkusu daha bir acı verici, ne yediğim belli ne de içtiğim. Her an birileri beni görüp ihbar edebilirdi, hep bu ihbar korkusu altında yaşıyordum. Eskiden de aranırdım, ihbar edilmekten ama hiç korkmazdım, çünkü güvenebileceğim dostlarım vardı. Güven karanlık günlerde en aradığım şeydi. Ankara’nın sokaklarında nefes alacağım yer kalmamıştı sanki eskiden devrimci ateşiyle yanan şehir, postalların altında eziliyordu. Ezilmemek için durmadan çevreme bakıyordum, gidecek kahve dahi kalmamıştı, her yerde generallerin resimleri asılmıştı, yanlarına da Atatürk ve Türk bayrakları konmuştu. Bunlar olsa olsa korkunun simgeleri olabilirdi, diye düşünüyordum sokakları gezerken. Soğuk sokakları teslim aldığı günlerde, ellerim paltomun cebine sokmuş, atkıyı da sadece gözlerim görülebilecek şekilde sarmış halde yürüyordum. Hem dikkat çekmiyor, hem de kendimi bu şekilde güvende hissediyordum. Natoyolu’nda Abidinpaşa’ya doğru yürüyordum. Dikimevi’nden yukarıya doğru zor nefes alarak yürümeye çalışıyordum. O kadar kalın giyinmiş olamama rağmen soğuk içime işlemişti. Hemen bir yer bulup içimi ısıtmam gerekiyordu, yoksa d... Devamı

1 eylül-Varşova

2006-05-21 14:39:00

Varşova’da tren istasyonunun önündeydi. Çevrede fark edilecek bir koşuşturma vardı. Bu koşuşturmalar arasında şaşkın şaşkın çevresine bakmaktaydı. Bu koşturmalara bir anlam veremediği yüzünde ki ifadesinden belli oluyordu. Belli belirsiz bir sis vardı tren istasyonunun önünde. Soğuk içine işlediği titremesinden belliydi. Kımıldamıyor, sadece etrafına boş boş bakmaktaydı. Acı acı siren sesleri duydu, bu öyle normal bir ses değildi, insanın içine işleyen bir korku gizliydi. Etrafta, özellikle dükkân girişlerinde kum torbaları konmuştu. Kum torbalarının arkasında etrafına telaşla bakan askerler bulunmaktaydı. Koşuşturmalar eski hızını mı kaybetmişti, yoksa koşacak insan mı kalmamıştı? Sessizleşmişti etraf! İstasyonun önünde duruyordu. Perişan bir hali vardı, yırtık pırtık olmuş elbisesi onu daha bir zavallı gösteriyordu. Sessizlik olduğu yerde onu, esir almış gibi duruyordu. Çevreden bağrışmalar vardı, sanki deprem oluyormuşçasına bir gürültü duymuştu. Gökten geçen uçaklar arkalarında kara bir çizgi bırakırken, yeryüzünden siyah dumanlar çıkmaya başlamıştı, her yer sarsılıyordu, camlar bir bir yere doğru düşerken, o hala caddenin ortasında donmuşçasına duruyordu. Sokakta ondan başka birisi yoktu. Patlamalar artık çok yakınında oluyordu, bir uçak tren istasyonunu da vurmuştu. Gökyüzünde kuşun yerini, demir kanatlı kuşlar almıştı. Bunlar durmadan bombalarını Varşova şehrine atıyordu. Prusya impatorluğunun dağılmasından sonra oluşan Polonya daha özgürlüğünü yaşayamadan savaşın içinde bulmuştu kendisini. Başkent Varşova şu an bombaların altında yıkılıyordu, fakat ihtişamını sürekli hissettiriyordu. Sokağın ortasında hala duruyordu. Sanki çevresinde ki bombaların patlaması onu etkilemiyordu. Yalnızdı, onu görebilecek başka bir insan da yoktu, üstü başı yırtık perişan bir haldeydi. Uzun süre banyo yapamamıştı o yüzden saçları kalınlaşmıştı, daha doğrusu kafasına bir yağ tabakası oturmuştu. Elleri ceplerinde çevreye bakıyordu, önünde kat kat binalar olmasına rağmen ufka... Devamı

"sonlu anlamanın sonsuz kullanımı"

2006-05-22 23:09:00

Sanki dün on yıl öncesi gibiydi, bugün gelecek on yılı temsil ediyordu! Her şeyin karışması gibi iç içe geçtiği bir zaman diliminden geçmekteyim! Dergi çıkarıyordum yarın, onun hazırlıklarını on yıl önce yapmıştım. Bu hazırlıkları bugün bitirdim. Bu akşam uyuyabilir miyim bilemiyorum, her yerim titriyor. Yemek de yiyemedim, aç mıyım, tok muyum bilemiyorum, zaten aklıma da gelmemişti! Bugünden o günlere bakınca aynı heyecanı duyuyorum, o saf inanılmaz enerjiyi... Yoldaşlarımla yola çıkıyordum, bilemiyordum yaşantımı kökten değiştireceğimi, fakat yola çıkıyordum. İlk defa karşılaşıyordum hayatımın kadını olacak kişinin o kurnaz bakışları ile... Biraz küçümser bakıyordu, babasının kızı, anasına yine de sormak gerek! Bizim bildiğimiz babası, gerçek babası mıydı? Ona sordum, babanın kızı mısın diye, çünkü babasını gelecek on yıl içinde tanıyacaktım, ona hiç benzemiyordu! Hiç bilinmeyen, çok bilinenlerle uğraşmaktan yolunu yarısını tamamlamış benim gibi biri için, bu karmaşadan kurtulmak o kadar da kolay olmadığını geçmiş on yıl içinde anlamıştım, yaşamam için gelecek on yıla ihtiyacım vardı, fakat şehrin bu kaldırımları bana bu konuda şans tanıyacak mıydı? Karmaşa, kaldırımlara kadar inmiş, iğrenç ilişkiler içinde boğuşan insanlığın boynuna dolanmıştı, nefes alabilir miydim, yoksa dönüşmeli miydim, herr K. olmak ya da başka simgeler olmak... Dönüşmek, çağımızın hastalığı, bir hizaya gelmek, emirler karşısında boynumuzu büküp Murtaza’laşmak... Yoksa bilmediğimiz bir zaman dilimi içinde gri yaşamak, gerçekten yaşantımız hangi renkten oluşuyor? Pencereden bakardık, televizyon henüz bulunmamışken. Odanın sessizliğinde birbirimize bakmadan dışarıdaki gelişmeleri yorumlardık, şimdi aynı işlemi televizyon ekranına yaparken görüyorum, on yıl sonra bilgisayar ekranına ve daha henüz görmediğim ekranlara bakarken yapacağız. Sadece ortak noktamız birbirimizin suratına bakmadan, orada olduğuna emin olarak anlatacağız, sokaktaki yaşantıyı !.. Bizim dışımızda ki yaşantıyı an... Devamı

sürgünde bir gün

2006-05-23 23:07:00

Dost sıcaklığı ile uyandım bugün, içimde bir sevinç, anlatılabilir gibi değil. Küçük odamda, yatağımı dağınık bırakarak, yüzümü yıkamak üzere gittiğim lavabonun önünde durdum. Bir an, gözüm aynaya takılmıştı. Aynada kendimi göreceğimi sanıyordum. Fakat hiç tanımadığım insan karşımda duruyordu. Durup ona öylesine baktım, bir yerlerden tanıyor muydum diye. O kadar çok düşünmeme rağmen tanıyamamıştım o yüzü. Aman tanrım çıldırıyor muyum? Kimdi bu insan? Bir varsanım olmalı diye düşündüm. İçimdeki o sevinç çoktan kaybolmuştu. Yerine, kararsızlığın ve boşluğun yaratmış olduğu, o anlamsız duygu belirmişti. Küçük odamda sessizlik içinde kayboluyordum. Odam duvarlarıyla yine baş başa kalmıştı. Sessizlik içinde musluğu açtım. Şimdi suyun sesi kaplamıştı odayı. Belki rüya gördüm. Tekrar aynaya bakmaya cesaret edebilecek miydim? Bilemiyordum. Bilinmezlik içindeydim. Bakmak için cesaret, enerji toplamalıydım. Bir an durdum. Göz ucuyla da olsa, bakmak istiyordum. Ansızın baktım. Olamaz! O oradaydı. İşin ilginç tarafı, o da benim gibi bakıyordu! Önce şaşırdım, sonra merakla ona doğru bakmaya başladım. Kendimde bir cesaret görmüştüm. O cesaretle ona dik dik bakmaya başladım. O da bana dik dik bakıyordu. İçerdeki sessizliği musluktan akan su bozuyordu. Duvarlarda izole bantla tutuşturulmuş afişler asılıydı. Öylesine serpiştirilmişti, bazen birbirlerinin üzerlerine biniyordu. Oda küçüktü. Duvarları beyaza boyanmış, tavanı ise inşaat sıvısıyla olduğu gibi duruyordu. Bu yüzden dört beş afiş odanın bütün duvarını kaplıyordu. Kitaplığın da ise ülkesinden getirmiş olduğu kitaplar bulunuyordu. ... Bugün can sıkıcı bir hava vardı. Sanki hiç bir şey hareket etmiyordu. O küçük odasında hareketsiz kalmıştı. Sanki güneş odasının içerisine doğmuştu. Durmadan kendi kendine terliyordu. Bir dost aradı etrafında, gözleri duvara takılmıştı, duvarların içinde onu bir dost bekliyordu. Duvarlar, ülkesinde yatmış olduğu o hücreleri anımsatıyordu. Gözlerinin önünden gitmiyordu oralar. O günleri an... Devamı

tanrı bana "git" dedi fakat yönümü belirtlemedi

2006-05-24 22:43:00

Doğduğum günden beri bir yerlere gidiyorum. Yollar yürümekle tükenmez gereği, yollarda yürüyorum. Bazen uçak, otobüs, bisiklet gibi araçları kullansam da son zamanlarda trenden vazgeçer olmadım. Tren yolları boyunca gidiyorum.   Önceleri babam öğretmen olması nedeni ile gidiyorduk, şimdi ise zorunluluk gereği gidiyorum. Bir yerim dahi olmadı. Gemiler bile bir yere demir atar, ben de demir bile yok!   Türkiye’de yaşar iken, faşist darbeye kadar (12 Eylül 1980) okulumda, sokakta faşistlerle taşlaşır, bazen kuşlama atardım. Sabit değildim. Darbe sonrası durulacağımı sandılar, durulmadım, bu sefer de nerede deniz, göl kenarı ben oralarda, kış aylarında ise okulumdaydım.   Bu bir alın yazısı mı, gerçi inanmam. Fakat bana öyle geliyor! Bir kaç yıl dahi aynı noktada durmadım. Yurtdışına geldim. Gerçi gelişim gönüllü ya da gönülsüz, fakat zorunlu!   Geldiğim günden itibaren demiryolunu izlemeye başladım. İlk zamanlar dil kursu için seksen kilometre gidip geliyordum. Sonraları ise tramvay ile yoluma devam ettim. Simdi ise teleferikle evime gidebiliyorum.   Sanmayın dağda oturuyorum. Hayır değil! Dortmund üniversitesinin yurdunda kalıyorum. Düz bir arazi üzerine kurulmuş olan Dortmund Şehri’nin dışında yerleşke olarak planlanmış ve uygulanmış olan üniversiteydim. Üniversite iki kısımdan (Kuzey ve güney) oluşuyor. Ben güney kesiminde oturuyorum. Kuzey kısmındaki okula tabi ki teleferikle gidiyorum. Burada her şey yapay olarak yerleşmiş. Sonradan yapılmış. Bu yapaylık sadece doğaya yansımamış, insanlara da. Sevişirken dahi yapay sesler çıkarıyorlar! Bu yapay dünyada ben de doğal olamıyorum. Gitmeli buralardan! Bu duyguyu daha öncede duymuştum içimde! Gitmeli nereye? Tanrı bana ”git” dedi, fakat yönünü belirtmedi! Doğal bir yer kaldı mı, oralara gitmeli. Orası neresi? ”O” ralarda savaş var, açlık var, sefalet var. Ya yaşam?! Orada insanlar ölüyor, ya burada, Televizyondan seyrediyoruz. Sanki film s... Devamı

dalgıç

2006-05-27 22:41:00

"Ana, ben dalgıç olmak istiyorum!" "Ana nerden çıktı bu? Öğretmen olmayı, dohtor olmayı duydumda, dalgıç olamayı heç duymadım!" ... "Oğlum haklını mı kaçırdın?.. Durduk yere, heç insan dalgıç olur mu? Bizim buralarda, aha şuradan akan ırmaktan başka su yok, ona da dalgıç olamaya gerek yok, görüyon kaç yıldır burada bereket dahi yağmıyor, ondandır suyu eyecenem azaldı, şimdi kalgıyon dalgıç olacam deyiveriyorsun da, deyiveriyon da hadi deyelim he dedi buban, nerde olecan acep, buralarda dalabileceğin su bilem yok. Bizim buralardan denizci askerde olmaz ki, ona desek öğretse, ee n’olacak de bakham hele, kınalı gözlüm, evimin direği!" ... "Gürüyon ya, bişey dedin, neler demedim?" ... "Biliyon ya, yavrum, herşeyimizi kaybediyok, göç yolu gözüktü bizlere, bugüne kadar iyi kötü ata diyarında karnımızı doyurur, törelerimizle birlikte yaşardık, hani bilir misin, heç nerden bilecen o zamanlar sen henüz doğmamıştın, bense henüz taze kız. Askerler el koymuştu yönetime ya, hani buralar dağ taş asker olmuştu, köyde kim var kim yok herkes köyün meydanına toplamışlardı, hani bizler gülecek miyiz ağlayacakmıyız bilemeden o ayaz altında tutulmuştuk ya, hani o yıllarda buraya devletden birileri gelmişti de dağı taşı ölçmüşlerdi. Ha birede bağırıyorlardı, anam anlamaz ama derdi ki; "al şunlarıda zıkkımlansınlar da buraya bulaşmasınlar deyi, abimin eline bir şeyler verir gönderirdi... Neyse canını sıkmayım, o adamlar gittikten sonra bir süre ahali arasında konuşulurken duyardık buraları çok çok değerlenecek, bu dağlar taşlar para edecek deyi, bazılarımız sevinir, bazılarımız ama anlamını bimediğim bir şekilde üzülürlerdi, hatta biliyon ya, geçenlerde ölen halam bir de ağıt yakmıştı da, anlamamışdık, o günlerde ölen de yoktu!" ... "Neyse, biz ne düşünmüşdük, halam bu yaşta kara sevdaya tutuldu da, açıklıyamıyor diye de kendi aramızda kıkırdamışdık... Dedim ya o günlerde yeni yetmeydim, kafam çalışmazdı!.." ... "Nerden bilecen tabi, sen henüz yohktun! Buban da beni öğ... Devamı

ilkyazı

2006-05-28 22:41:00

Bugün ilkyazımı yazıyorum.İlk defa yazın dünyasına adım atıyordum. Bir heyecan vardı üzerimde. Kahramanlarım beni bekliyorlardı. Onlara hayat vermek, onlarla söyleşi yapmak istiyordum. Aman tanrım ne büyük bir istek duyuyordum.Atıyordum sonunda adımımı yazın dünyasına.Kahramanlarım, bekleyin beni geliyorum!...“Bu yazar bozuntusu üzerimizden para kazanmaya çalışıyor!”“ Yok, canım ünlü olmaya çalışıyor.”“Aman, ne önemi var. Ha ünlü olmaya çalışıyor, ha para kazanmaya çalışıyor, her ikisi de aynı şey!””Bizleri sayfaların arasında yok etmeye çalışıyor, bunu hiç düşündün mü?””Nasıl yani?””Önce bize hayat veriyor””Zaten biz hayattayız! O veremez ki””Ondan bahsetmiyorum ben.””Ya neden?””Unutulmaktan!””...”” Daha sonra okunmayan sayfaların arasında kurtlar tarafından yenmemizi bekleyeceğiz!””Bu bizim bir kaderimiz mi?””Asla!””Bütün öykü, roman kahramanları birleşin!””Durup dururken neden böyle bağırdın?””Hiç içimden geldi, öylesine...””Biliyor musun, diğer roman kahramanları ile görüşmek isterdim.””Ben de, fakat biliyorsun ki, bu imkânsız.””Benim ki de hayal canım!””Bizler bir hayal miyiz, eğer hayal isek, o zaman neden olmasın?!””Gerçekten neden olmasın?””Bir sorun var!””Nedir?””Diğer dillerde yazılan romanların kahramanları ile nasıl anlaşacağız?””O basit canım!””Nasıl?””Bizim yazıldığımız dile tercüme edilmiş olan kitapların kahramanları ile dostluk kurarız. Böylelikle tercümana ihtiyaç duymayız.””Ne büyük bir çözüm!””Her öyküde bir kahraman vardır. Her kahraman doğru ve güzel şeyler yapar.””Bunları ben de biliyorum. Ne var bunda?””Bu öykünün kahramanı ben olduğuma göre...””Eeee !”&... Devamı

aragon

2006-05-07 00:10:00

Devamı