"sonlu anlamanın sonsuz kullanımı"

2006-05-22 23:09:00

Sanki dün on yıl öncesi gibiydi, bugün gelecek on yılı temsil ediyordu! Her şeyin karışması gibi iç içe geçtiği bir zaman diliminden geçmekteyim! Dergi çıkarıyordum yarın, onun hazırlıklarını on yıl önce yapmıştım. Bu hazırlıkları bugün bitirdim. Bu akşam uyuyabilir miyim bilemiyorum, her yerim titriyor. Yemek de yiyemedim, aç mıyım, tok muyum bilemiyorum, zaten aklıma da gelmemişti! Bugünden o günlere bakınca aynı heyecanı duyuyorum, o saf inanılmaz enerjiyi... Yoldaşlarımla yola çıkıyordum, bilemiyordum yaşantımı kökten değiştireceğimi, fakat yola çıkıyordum. İlk defa karşılaşıyordum hayatımın kadını olacak kişinin o kurnaz bakışları ile... Biraz küçümser bakıyordu, babasının kızı, anasına yine de sormak gerek! Bizim bildiğimiz babası, gerçek babası mıydı? Ona sordum, babanın kızı mısın diye, çünkü babasını gelecek on yıl içinde tanıyacaktım, ona hiç benzemiyordu! Hiç bilinmeyen, çok bilinenlerle uğraşmaktan yolunu yarısını tamamlamış benim gibi biri için, bu karmaşadan kurtulmak o kadar da kolay olmadığını geçmiş on yıl içinde anlamıştım, yaşamam için gelecek on yıla ihtiyacım vardı, fakat şehrin bu kaldırımları bana bu konuda şans tanıyacak mıydı? Karmaşa, kaldırımlara kadar inmiş, iğrenç ilişkiler içinde boğuşan insanlığın boynuna dolanmıştı, nefes alabilir miydim, yoksa dönüşmeli miydim, herr K. olmak ya da başka simgeler olmak... Dönüşmek, çağımızın hastalığı, bir hizaya gelmek, emirler karşısında boynumuzu büküp Murtaza’laşmak... Yoksa bilmediğimiz bir zaman dilimi içinde gri yaşamak, gerçekten yaşantımız hangi renkten oluşuyor? Pencereden bakardık, televizyon henüz bulunmamışken. Odanın sessizliğinde birbirimize bakmadan dışarıdaki gelişmeleri yorumlardık, şimdi aynı işlemi televizyon ekranına yaparken görüyorum, on yıl sonra bilgisayar ekranına ve daha henüz görmediğim ekranlara bakarken yapacağız. Sadece ortak noktamız birbirimizin suratına bakmadan, orada olduğuna emin olarak anlatacağız, sokaktaki yaşantıyı !.. Bizim dışımızda ki yaşantıyı an... Devamı

sürgünde bir gün

2006-05-23 23:07:00

Dost sıcaklığı ile uyandım bugün, içimde bir sevinç, anlatılabilir gibi değil. Küçük odamda, yatağımı dağınık bırakarak, yüzümü yıkamak üzere gittiğim lavabonun önünde durdum. Bir an, gözüm aynaya takılmıştı. Aynada kendimi göreceğimi sanıyordum. Fakat hiç tanımadığım insan karşımda duruyordu. Durup ona öylesine baktım, bir yerlerden tanıyor muydum diye. O kadar çok düşünmeme rağmen tanıyamamıştım o yüzü. Aman tanrım çıldırıyor muyum? Kimdi bu insan? Bir varsanım olmalı diye düşündüm. İçimdeki o sevinç çoktan kaybolmuştu. Yerine, kararsızlığın ve boşluğun yaratmış olduğu, o anlamsız duygu belirmişti. Küçük odamda sessizlik içinde kayboluyordum. Odam duvarlarıyla yine baş başa kalmıştı. Sessizlik içinde musluğu açtım. Şimdi suyun sesi kaplamıştı odayı. Belki rüya gördüm. Tekrar aynaya bakmaya cesaret edebilecek miydim? Bilemiyordum. Bilinmezlik içindeydim. Bakmak için cesaret, enerji toplamalıydım. Bir an durdum. Göz ucuyla da olsa, bakmak istiyordum. Ansızın baktım. Olamaz! O oradaydı. İşin ilginç tarafı, o da benim gibi bakıyordu! Önce şaşırdım, sonra merakla ona doğru bakmaya başladım. Kendimde bir cesaret görmüştüm. O cesaretle ona dik dik bakmaya başladım. O da bana dik dik bakıyordu. İçerdeki sessizliği musluktan akan su bozuyordu. Duvarlarda izole bantla tutuşturulmuş afişler asılıydı. Öylesine serpiştirilmişti, bazen birbirlerinin üzerlerine biniyordu. Oda küçüktü. Duvarları beyaza boyanmış, tavanı ise inşaat sıvısıyla olduğu gibi duruyordu. Bu yüzden dört beş afiş odanın bütün duvarını kaplıyordu. Kitaplığın da ise ülkesinden getirmiş olduğu kitaplar bulunuyordu. ... Bugün can sıkıcı bir hava vardı. Sanki hiç bir şey hareket etmiyordu. O küçük odasında hareketsiz kalmıştı. Sanki güneş odasının içerisine doğmuştu. Durmadan kendi kendine terliyordu. Bir dost aradı etrafında, gözleri duvara takılmıştı, duvarların içinde onu bir dost bekliyordu. Duvarlar, ülkesinde yatmış olduğu o hücreleri anımsatıyordu. Gözlerinin önünden gitmiyordu oralar. O günleri an... Devamı

tanrı bana "git" dedi fakat yönümü belirtlemedi

2006-05-24 22:43:00

Doğduğum günden beri bir yerlere gidiyorum. Yollar yürümekle tükenmez gereği, yollarda yürüyorum. Bazen uçak, otobüs, bisiklet gibi araçları kullansam da son zamanlarda trenden vazgeçer olmadım. Tren yolları boyunca gidiyorum.   Önceleri babam öğretmen olması nedeni ile gidiyorduk, şimdi ise zorunluluk gereği gidiyorum. Bir yerim dahi olmadı. Gemiler bile bir yere demir atar, ben de demir bile yok!   Türkiye’de yaşar iken, faşist darbeye kadar (12 Eylül 1980) okulumda, sokakta faşistlerle taşlaşır, bazen kuşlama atardım. Sabit değildim. Darbe sonrası durulacağımı sandılar, durulmadım, bu sefer de nerede deniz, göl kenarı ben oralarda, kış aylarında ise okulumdaydım.   Bu bir alın yazısı mı, gerçi inanmam. Fakat bana öyle geliyor! Bir kaç yıl dahi aynı noktada durmadım. Yurtdışına geldim. Gerçi gelişim gönüllü ya da gönülsüz, fakat zorunlu!   Geldiğim günden itibaren demiryolunu izlemeye başladım. İlk zamanlar dil kursu için seksen kilometre gidip geliyordum. Sonraları ise tramvay ile yoluma devam ettim. Simdi ise teleferikle evime gidebiliyorum.   Sanmayın dağda oturuyorum. Hayır değil! Dortmund üniversitesinin yurdunda kalıyorum. Düz bir arazi üzerine kurulmuş olan Dortmund Şehri’nin dışında yerleşke olarak planlanmış ve uygulanmış olan üniversiteydim. Üniversite iki kısımdan (Kuzey ve güney) oluşuyor. Ben güney kesiminde oturuyorum. Kuzey kısmındaki okula tabi ki teleferikle gidiyorum. Burada her şey yapay olarak yerleşmiş. Sonradan yapılmış. Bu yapaylık sadece doğaya yansımamış, insanlara da. Sevişirken dahi yapay sesler çıkarıyorlar! Bu yapay dünyada ben de doğal olamıyorum. Gitmeli buralardan! Bu duyguyu daha öncede duymuştum içimde! Gitmeli nereye? Tanrı bana ”git” dedi, fakat yönünü belirtmedi! Doğal bir yer kaldı mı, oralara gitmeli. Orası neresi? ”O” ralarda savaş var, açlık var, sefalet var. Ya yaşam?! Orada insanlar ölüyor, ya burada, Televizyondan seyrediyoruz. Sanki film s... Devamı

dalgıç

2006-05-27 22:41:00

"Ana, ben dalgıç olmak istiyorum!" "Ana nerden çıktı bu? Öğretmen olmayı, dohtor olmayı duydumda, dalgıç olamayı heç duymadım!" ... "Oğlum haklını mı kaçırdın?.. Durduk yere, heç insan dalgıç olur mu? Bizim buralarda, aha şuradan akan ırmaktan başka su yok, ona da dalgıç olamaya gerek yok, görüyon kaç yıldır burada bereket dahi yağmıyor, ondandır suyu eyecenem azaldı, şimdi kalgıyon dalgıç olacam deyiveriyorsun da, deyiveriyon da hadi deyelim he dedi buban, nerde olecan acep, buralarda dalabileceğin su bilem yok. Bizim buralardan denizci askerde olmaz ki, ona desek öğretse, ee n’olacak de bakham hele, kınalı gözlüm, evimin direği!" ... "Gürüyon ya, bişey dedin, neler demedim?" ... "Biliyon ya, yavrum, herşeyimizi kaybediyok, göç yolu gözüktü bizlere, bugüne kadar iyi kötü ata diyarında karnımızı doyurur, törelerimizle birlikte yaşardık, hani bilir misin, heç nerden bilecen o zamanlar sen henüz doğmamıştın, bense henüz taze kız. Askerler el koymuştu yönetime ya, hani buralar dağ taş asker olmuştu, köyde kim var kim yok herkes köyün meydanına toplamışlardı, hani bizler gülecek miyiz ağlayacakmıyız bilemeden o ayaz altında tutulmuştuk ya, hani o yıllarda buraya devletden birileri gelmişti de dağı taşı ölçmüşlerdi. Ha birede bağırıyorlardı, anam anlamaz ama derdi ki; "al şunlarıda zıkkımlansınlar da buraya bulaşmasınlar deyi, abimin eline bir şeyler verir gönderirdi... Neyse canını sıkmayım, o adamlar gittikten sonra bir süre ahali arasında konuşulurken duyardık buraları çok çok değerlenecek, bu dağlar taşlar para edecek deyi, bazılarımız sevinir, bazılarımız ama anlamını bimediğim bir şekilde üzülürlerdi, hatta biliyon ya, geçenlerde ölen halam bir de ağıt yakmıştı da, anlamamışdık, o günlerde ölen de yoktu!" ... "Neyse, biz ne düşünmüşdük, halam bu yaşta kara sevdaya tutuldu da, açıklıyamıyor diye de kendi aramızda kıkırdamışdık... Dedim ya o günlerde yeni yetmeydim, kafam çalışmazdı!.." ... "Nerden bilecen tabi, sen henüz yohktun! Buban da beni öğ... Devamı

ilkyazı

2006-05-28 22:41:00

Bugün ilkyazımı yazıyorum.İlk defa yazın dünyasına adım atıyordum. Bir heyecan vardı üzerimde. Kahramanlarım beni bekliyorlardı. Onlara hayat vermek, onlarla söyleşi yapmak istiyordum. Aman tanrım ne büyük bir istek duyuyordum.Atıyordum sonunda adımımı yazın dünyasına.Kahramanlarım, bekleyin beni geliyorum!...“Bu yazar bozuntusu üzerimizden para kazanmaya çalışıyor!”“ Yok, canım ünlü olmaya çalışıyor.”“Aman, ne önemi var. Ha ünlü olmaya çalışıyor, ha para kazanmaya çalışıyor, her ikisi de aynı şey!””Bizleri sayfaların arasında yok etmeye çalışıyor, bunu hiç düşündün mü?””Nasıl yani?””Önce bize hayat veriyor””Zaten biz hayattayız! O veremez ki””Ondan bahsetmiyorum ben.””Ya neden?””Unutulmaktan!””...”” Daha sonra okunmayan sayfaların arasında kurtlar tarafından yenmemizi bekleyeceğiz!””Bu bizim bir kaderimiz mi?””Asla!””Bütün öykü, roman kahramanları birleşin!””Durup dururken neden böyle bağırdın?””Hiç içimden geldi, öylesine...””Biliyor musun, diğer roman kahramanları ile görüşmek isterdim.””Ben de, fakat biliyorsun ki, bu imkânsız.””Benim ki de hayal canım!””Bizler bir hayal miyiz, eğer hayal isek, o zaman neden olmasın?!””Gerçekten neden olmasın?””Bir sorun var!””Nedir?””Diğer dillerde yazılan romanların kahramanları ile nasıl anlaşacağız?””O basit canım!””Nasıl?””Bizim yazıldığımız dile tercüme edilmiş olan kitapların kahramanları ile dostluk kurarız. Böylelikle tercümana ihtiyaç duymayız.””Ne büyük bir çözüm!””Her öyküde bir kahraman vardır. Her kahraman doğru ve güzel şeyler yapar.””Bunları ben de biliyorum. Ne var bunda?””Bu öykünün kahramanı ben olduğuma göre...””Eeee !”&... Devamı

aragon

2006-05-07 00:10:00

Devamı