Tüketim zamanında her şey yarımdır!

2015-06-13 21:49:00

Tüketim zamanında her şey yarımdır!   Her kelimeye anlam veren bizleriz ve bizim geçmişimiz, algılarımız zaman içinde değişime uğruyor, kelimelere ve cümlelere yeni anlamlar yüklüyoruz. Değişim kaçınılmaz, kelimeler aynı ama anlamları farklı, her kelimeye zamanın ruhu şırınga ediliyor. O yüzden geçmişin en nadide eserlerini okuyamıyoruz, okuyunca da anlayamıyoruz… Gözyaşlarına neden olan hikayeler, romanlarda ki pasajlar bugün bize yabancı ve neden göz yaşını bu kelime ile düştüğünü çıkaramıyoruz... Her şeyimiz ile oynanıyor...   Yaşam,  sanırım birilerinin egosu üzerinde durduğu için olabilir mi, yoksa para ben de benim isteğim her şeyin üstünde diyen ve klasik kapitalist mantık içinde müşteri her daim haklıdır. Yani parası olan her daim haklıdır, çalışan bu haklı karşısında boyun eğmek ve onun egosu altında ezilmek zorundadır…   Genelde başakların verdiği rolleri iyi oynuyoruz, kendi seçimiz olan roller sadece gece yarısı yalnız kaldığınızda o da nadiren oynarız... Yaşamın her döneminde birilerine şirin gözükmek, çıkar ilişkilerimiz bozulmasın diye bizden beklenen role uygun davranışlar geliştirip, ona göre beklentilere yanıt vermek için çok uğraş veririz, hatta bir yarış atı gibi verilen hedefe ulaşmak için tüm enerjimizi harcarız. Bir avuç şeker ile de eğer başarırsak ödüllendiriliriz.   Boşluk olmasaydı, hayatın anlamı olmazdı... İyi ki boşluk var!   Hayatımız içinde bazı dönemler boşluk barındırır, bu boşluk anlarımızda karar verme sürecindeyiz. Nereye ve nasıl gideceğimizi bilmeden önümüze konan sınavlarda başarılı olmak adına gireriz. Puanımız nereyi tutarsa artık bizim planımız, geleceğimiz, yaşam çizgimiz, arkadaş &cced... Devamı

Bir dönem kapanırken…

2015-06-08 09:09:00

Bir dönem kapanırken…   Bir dönem kapanırken elbette başka bir süreç başladığı anlamına gelir. Kimse başlayanın nasıl bir son hazırlayacağını bilemez, yaşayarak öğrenir. 12 Eylül’den bugüne sürekli değişim yaşadık, yaşamaya da devam ediyoruz. Tipik Ortadoğu ülkesi konumuna geldik, ülkenin siyasi lideri bile tipik Ortadoğu liderleri gibi hukuk tanımaz, kanunları işlediği suçu ortadan kaldıracak şekilde düzenleyen biri oldu. Her yaptığını yasalara uydurmadı, yasaları yaptığına uydurdu.   Keyfi suçlamalar, keyfi emirler. Paranoyak düzeyde insanları cezalandırdı. Homojen, emir dinleyen kullar yaratma girişiminde bulundu. Gerçekleri değil, kendi gereğini kabul eden, o gerçek üzerinden kararlar alınmasını arzuladı. Yaratılan sanal gerçeklik, soyut hedeflerin peşinden her türlü eleştiriyi yok sayan, hoşgörüsüz, tek doğruyu bilen olarak emirler saldı sağa sola. Gizli kapaklı işler, örtülü ödeneklerin verdiği rahatlıkla kendi ülkesi dışında ülkelere ayar vermeye çalıştı. Binlerce insanın göç yollarına düşmesinden, katliam uğramasından, iç savaş koşullarının oluşmasından katkısını her daim gizli övünmeler ile kabul etti. Çıkarı ve hedefi için ülkeyi savaş çizgisi üzerinde tutmaktan, Osmanlı idealinin yeniden yaratacağı ve şanlı savaşlar ile kahraman olacağı düşlerini gerçek sanan, oturuşu, yürüyüşünü Kasımpaşalı delikanlı olmaktan çıkarıp, dünyayı Kasımpaşa görüp onun ağası olmaya heveslenen bir savurganlığın tipik bireyi ortaya savruldu. Savrulan sadece kişiliği değildi elbette, kendisi ile birlikte artıklarından nemalanan bir önemli çevre de bu savrulmanın ürünü olarak ortaya çıktı.   Her dönemin bi... Devamı

Bir bomba!

2015-06-08 01:19:00

Bir bomba!   Bir bomba ile bütün hayatının değiştiğini gelecek zaman içinde daha iyi anlayacak, ama bombanın bıraktığı keskin koku henüz dağılmadan bunun farkına bile varmayacak. Bomba yaşamın akışı içinde bir çok insan için son nefes olurken, tarih çizgisinin de kırılma noktası olacağını kimse önceden bilemezdi.   Diyarbakır, 5 Haziran 2015. HDP düzenlediği miting. Halk büyük bir coşku ile HDP eş başkanlarını beklemekte. Her mitinge olduğundan daha fazla coşku ve umut içinde. Devletin yıllar önce ‘Kürtler meclise girmesin’ diye ortaya çıkardığı %10 baraj. O baraj ya aşılacak ya da yıkılacaktı.   Riskli bir seçim.   12 Eylül ülkenin kaderinin ve konumunun değiştiği kırılma süreci anlatır. O dönemde yasaklar o kadar ileri boyuta taşınır ki, Kürtçeden başka dil bilmeyen analar mahpus damlarında çocuklarını görür ama konuşamaz. Çünkü Türkçe dışında tüm diller yasaklanmış, Kürtçe ve Kürtlerde zaten yoktular. Yok olanların konuşması mı olurmuş, siyasi organizasyonlar  mı? Olamazdı. Olamazdı ama Kürtlere karşı önlemeler alınır, Diyarbakır cezaevi Kürtler işkenceden geçirilir, işkence altında Kürtçe ifade alınır ama Türkçe savunma yapmaları istenirdi. Olmayan ve anlaşılmayan diller savunma içinde olamazdı. Olduğu an, anlaşılır dil olana kadar işkenceden geçirilir, savunma ihtiyaç duyulmadan cezası kesilir, kalemi kırılırdı. Kürtler yoktular ama cezaevleri onlar ile doluydu.   Devlet yeni rotasına doğru yapılanırken, Türkçe konuş! Afişleri sağa sola asılırken, direnişin ateşini de yakmıştı. Devlet olmayan halka karşı silahlı milislerini oluşturup, korucu köylülerden sivil bir düzensiz ordu k... Devamı

Sağ - sol yok, çıkar çatışması var!

2015-06-05 02:09:00

Sağ - sol yok, çıkar çatışması var!   Ülkemiz tarihinde her daim sağ sol çatışması varmış gibi hava yaratılır ve insanlar bu yaratılan sağ ve sol içinde yer alan cemaat, fraksiyon gibi şeylerin içinde kendilerini ifade etmeye çalışırlar ve bu cepheleşme ve çatışma durumunda da başarılı olunmuştur. 12 Eylül öncesi sürekli vurguladığımız bir cümle vardı, “sağ – sol çatışması yok, faşist katliam var ve ona karşı direnen devrimciler!”   Türkiye devleti kurulmadan önce, Osmanlı son dönemlerinde de devlet yapımız ve insana bakışımız kul, köle ve efendi ilişkisi içinde Almanya’dan gelen o dönemde henüz adı konmamış olan ‘toplum mühendisleri’ tarafından biçimlendirilmiş ve devlet hiyerarşik yapısı modern batı dünyasına uydurulmuştur.  Yeni kurulan cumhuriyet, Osmanlıdan aldığı devlet geleneğini ve anlayışını devam ettirmiş, padişah yerine cumhurbaşkanı oturtmuştur. O devrin zamanın ruhuna uygun devlet adamı ve devlet anlayışı hakim olarak kabul edilmiş ve ulus devleti bakış açısı içinde homojen toplum yaratmak için devlet adına baskı araçları kurmuş ve yönlendirmiştir. ‘Padişah’ adı yerine ‘Türk Milleti’ adına kararlar verilmiş ve padişahın keyfiyeti yerini alan yeni mekanizma aynı keyfilikte devletin çıkarı için önüne geleni ezmiş, yok etmek için her türlü aracı kullanmıştır.   Fransız devrimi sonrası feodal yapının tasfiyesi ve yeni rejimin oluşması sürecinde eğitimin önemi anlaşılmış ve homojen toplum için en gerekli şey ‘eğitim birliği’, ‘dil birliği’,  olduğu anlaşılmıştır. Bu sayede ulus devleti içinde yer alan diğer kültürler ve halklar asimilasyona uğratılmış ve onların yok olma ... Devamı

Devletin malı!

2015-05-31 21:26:00

Devletin malı!   ‘Devletin malı, yemeyen domuzdur!’ tekerlemesini çocukluğumda çok duyardım, çünkü o zaman her şeyin sahibi devlet ve o devletin de kurtçukları çoktu. Domuz biliyorsunuz Yahudi ve İslam geleneğine göre yemesi günah! Yani devlet malını yiyecekler bu tekerleme ile güya vicdan rahatlatıyor, günahı yiyor! Yemeyen ise ‘gavur’ olmuş oluyor!   “Yerli malı sonra çıkar kokusu” diyerek yerli olan her şeye karşı tiksinti, küçümseme eşliğinde liberal ekonomi geldi, ‘artık hiçbir şey karaborsada olmayacak, isteyen istediğini alacak!’ dendi, ama parası olana uygun bir söz olduğunu en kısa zamanda anladı, bu halk!   Liberal ekonomiye geçiş ile düşünce yapımızın değişmesini göstergesi, yaşama bakışımız ve yaşam içinde günlük olarak tükettiklerimizin göreceli olarak artığını bakarak söyleyebiliriz. Ne kadar çok tüketirsek o kadar çok liberal olmuş olduk. Tüketim, sadece mal üzerinde değil, fikir ve insan tüketimini de kapsadığını tarihin çöplüğüne bırakıldığımız da anladık!   Tüketim çılgınlığı yeni bir savunma aracını yükselen yıldız yaptı, din! Parası olanın çok tükettiği ve çok seyahat etmeye başladığı bir dünyada, tüketeni kuşatan ‘gecekondu’ mahalleri apartmana dönerken adı da ‘varoş’ oldu. Varoşlar, Lübnan’dan gelen Şii örtüme modelini kutsayarak direnme aracını saldırı aracına döndürerek şehri kuşattı. Önce, çekinerek girdikleri zengin semtlerdeki yeni yaşama giyimleri ile; önce yadırganan, sonra alışılan, daha sonra da modası ve kaliteli çizim eseri olan özgün eserleri ile tesettürlü ... Devamı

Gün doğarken…

2015-05-26 07:13:00

Gün doğarken…   Gün ağarırken kuşlar yeni ötmeye başladığında, köpekler gecenin yorgunluğu ile sokakları terk edip, kendileri için uygun bir yerde yatmaya doğru gidiyorlardı. Kuşlar ağaçlarda birbirine karşı kur yaparken, pencereme konan bir kumru derin düşüncelere dalmış gibi kafasını gövdesine doğru çekip hareketsizce duruyordu. Henüz horoz ötmemiş, tavuk sesleri gelmiyordu. Rüzgar yapraklara bir şeyler fısıldadı, yapraklar oynadı önce, sonra serçelerin hareketi ile dallar. Sessizlik dağılıyordu. Sessizlik gökyüzüne doğru kendisini bırakmış yerini doğanın sesinin yanında insanın yaratmış olduğu gürültü alıyordu. Araba, uçak, vapur sesleri geliyordu. Şehir canlanıyor, hareketli hale gelirken doğanın kendisine ait olan sesleri gürültü içinde yok oluyor, insan sabah telaşı içinde koşturmaya başlıyordu. İlk otobüs seferi başlamıştı, dolmuşlar gürültülü şekilde yolunu alıyor, kamyonlar şehrin içinde hafriyat taşımak için taşıyacakları yere telaş içinde ve önüne geleni ezecekmiş gibi gitmeye başlamıştı. Şehir, binlerce yılda oluştuğunu düşünür içinde yaşayana göre. Ama dışarıdan bakana göre ise şehir metropol olmadan önce ticaret yolunda oluşmuş ve ticari barışı sembol eden yer olarak görür. Savaşlar ticarette başarılı olamamış barbarların yağması üzerine kurulmuştur. Barbarlar başkalarının emeğini çalarak, yağmalayarak, çadırlarda yaşayarak yerleşik ticaret hayatı sonlandırıyor, altın yumurtlayan tavuğu kesiyordu. Elbette insanın kellesini de tavuk keser gibi kesiyor, sürekli bulunduğu yeri toprağını kan ile suluyordu. Kanın düştüğü yerde ene ot biter ne de yaşam olur orada. Çöl kan ile sulanmış toprağın kuma dönüşmesi ile ... Devamı

50 yıl geldi ve geçti…

2015-05-24 20:06:00

50 yıl geldi ve geçti…    50 yaşıma giriyorum, hiç düşünmediğim, aklımın ucundan geçiremediğim bir ömür yaşadım.   Bu ömür içinde acılar gördüm, gurbeti yaşadım, arkadaşlarımın arkasından son söz söyledim, toprağa düşenin üzerine toprak attım...  Kısaca yaşam başlangıçta vericiyken, zaman içinde hep alıcı oldu. Almaya da devam edecek...     Özgürlük türküsünü özgür bir ortamda Gezi Direnişi sırasında yaşadım, bu benim yaşamım içinde ki en büyük hediye oldu...    Dergi çıkardım, gazetede çalıştım, yazı yazdım, karikatür çizdim, fotoğraf çektim… Yaşamı kendimce hep kayıt ettim. Ettiklerimi hep kendimde saklamadım paylaştım. Kitap olmadı, albüm olmadı ama her yaptığım beni anlattı. Yaşantıma hiç ticari bakamadım, o yüzden kendi çıkarımdan daha çok düşüncemin çıkarının peşinden koştum.    Emekli olmadım, olmayacağım da...     Sigorta parası yatırmadım, devlet ile bağım yok...    Kavganın en önünde, ortasında ve sonunda oldum ama hep oldum...    Özgür bir dünya özlemi duydum, gerçekleştirmek için bugün dahi 11. tezi rehber aldım.    Devlet ile hiç işbirliğine ve uzlaşamaya girmedim, girenleri de her daim dönek, kendi çıkarı için her şeyi satan biri olarak gördüm, o yüzden devletten basın kartı dahi almadım gazeteci olarak çalıştığım zamanlar içinde. Alsaydım belki bugün bazı arkadaşlarım gibi müdür filan olur, iktidarın sevgili ellerini suratıma hissederdim…    Dinci hiç olmadım, dincileri her daim iktidard... Devamı

Direnişin resmi yapılıyor…

2015-05-22 23:19:00

Direnişin resmi yapılıyor…   Gezi direnişinden geriye kalanlar nedir diye sordu bir arkadaş, gezi henüz bitmedi ki geriye bir şey kalsın. Gezi direnişinin başlangıcından bugüne iki yıl geçti ve direnişin sonuçları, devam eden barikat ateşi ve kora dönüşmüş alevin sıcaklığı hala bir şekilde bizleri etkilemeye devam ediyor.   Gezi Direnişi 31 Mayıs günü polis baskını ile başladı. Polis ezan okunduktan sonra gaz tabancalarını ateşlemesi ile Gezi Parkı içinde kurulmuş olan çadırların içini doldurdu. Hazırlıksız yakalananlar ilk şaşkınlıklarını atlatır atlatmaz direnişe başlamıştır. Gezi Direnişinin birden büyüyeceği ve tüm ülkeyi kucaklayacağını başlangıçta hiç kimse düşünmemişti. Polisin orantısız güç kullanımı, çadırların yakılması, direnişçilerin karşılarında ki organizeli devlet gücüne karşı içgüdüsü ile savunmaya geçmesi birden ülkenin gündemi içinde dikkat çekmiş ve ertesi günde polis aynı sertlikte ve şiddet ile saldırması ile birlikte Gezi Direnişi artık park içinden çıkmış ve bir özgürlük mücadelesine dönmüştür. Özgürlük söylemlerinin direnişin ruhunu belirleyecek ve ülke sınırlarını aşan bir yankı bulacaktır. Devlet mekanizmasını kullanarak her türlü baskıyı kendisinde meşru görenlere karşı artık özgürlük türküleri söyleniyor, özgürlük sloganları atılıyordu. Polis ve yardımcı güç olarak kullandıkları zabıta güçleri bu gelişen durum karşısında şaşkınlık yaşamış, ‘dövdük, yaktık, küfür ettik ama gitmediler’ diye sanırım kendi içlerinde konuşmuş olabilirler.    Gezi bir direniş ateşi yakmış, ateş 31 Mayıs gü... Devamı

Savaş yorgunu olmayalım!

2015-05-21 06:55:00

Savaş yorgunu olmayalım!   Savaş yorgunu bir halkın torunları, savaşın gerçek yüzü ile karşılaşmadıkları için, yaratılan resmi tarih söyleminde uydurulan destanların havası ile daha fazla ırkçı ve görmediklerine düşman olmuşlardır. Düşmanlık kendini tanımam ve sevmezliğini getirmiştir. Çünkü kime ve nereye göre tanımlayacağını bilemeyenler, dünyanın tek sahibi, hükümdarı ve her millet tarafından anlaşılma zorunda olan biri olarak görmekte ve her yaptığını haklı ve doğru olarak görmektedir. Çünkü tarih bilgisi şanlı bir milletin evladı ve her daim zaferler ile taçlandırılmış uydurulmuş bir gerçeklik üzerine oturmaktadır.   Yorgun, kaçkın, toprak hasreti içinde yaşamış dedeler, savaşın gerçek yüzünü torunlarına anlatacak kadar uzun yaşayamadılar. Onlar arkalarına solmuş fotoğraflar ve kırpıntılar halinde kalmış anılar bıraktılar. Şimdi bir çoğunun mezarı bile yoktur, uğruna savaştıkları topraklarda, betonların istilası sonucunda sonsuzluk uykusuna yattıkları kabristanları bile sökülmüş, üzerine betonlardan oluşmuş, siteler, villalar, apartmanlar hatta bir bölümüne gökdelenler oturmuştur. O uğruna savaştıkları, işgal edilmiş şehirler bugün yoktur. Bugün ne için kan döktüklerini sorgulayacak bir durumda söz konusu değildir. Savaştıkları düşmanlarının bütün varlığı o toprakların üzerinde, onların dilini öğrenme ve onların ülkesinde doğum yapma telaşı içinde olan torunlar ve de onların çocukları vardır.   Savaş yorgunu bir halkın torunları, bugün savaşları ekranlar karşısında tanımış, bilgisayar oyunları ile içine girmiş savaşmıştır. Bir oyundur, o oyunun bir parçası olmayı ise askerlik yapmış, Kürtler ile savaşan şanlı... Devamı

Seçilmiş adam!

2015-05-19 12:41:00

Seçilmiş adam!   Bir ülkenin liderleri tesadüfen seçilmemiştir, tarih bilgilerimiz tesadüfen hiçbir şeyin olmadığını bize fısıldar. Yakın tarihimiz üzerine bilgilerimiz ise her zaman resmi okullarda öğretilen bilgiler ve sonradan romanlardan, anılardan öğrendiğimiz başka bir gerçek ile çelişir. Çelişkiler içinde tarihte ise doğu bir yerle saklanmıştır, bizim bulmamızı ister gibi dikkatimizi çekmediği yerden bize göz kırpar.   Dikkatimizi çekmeyen yerler ise her zaman gözlerimizin önünde olan ama o kadar çok güdülenmişiz ki o gözümüzün önündekini göremeyiz. Bakarız, elimiz ile dokunuruz, hatta kafamızdan yeniden yeniden yaratır, öyküleştiririz ama algılayamayız. Algılarımız başka bir ülkeye gidip, kendi toplumumuza bulunduğumuz yerin tarih bilgisi içinde baktığımıza başka bir kapının aralandığını hissederiz. Çünkü bize verilen ve güdülendiğimiz gerçeklerin gerçek olmadığı, birilerin çıkarlarına hizmet eden bilgiler olduğu gerçeği ile karşılaşırız. Her daim bir şeylerin altına süpürülen gerçekler özgür bir ortam bulduğunda ortaya çıkmakta ve algılarımıza hadi yıkılın ve yeniden kurulun emrini verir. Ama yıkılan yerine gelen gerçeklerin de ne kadar gerçek olduğunu bilemeyiz, çünkü karşılaştırmalı tarih yerine hala tek yönlü kaynaklardan beslenen ve kanıtlar bulunan ve da yaratılan kaynaklar ile yeni algılar oluşur ve yeniden güdüleniriz.   Tarih, yaşadığımız devletin resmi bildirimine göre 19 Mayıs günü Samsun’da başlar. Elbette tarih bir noktadan başlamaz, akan bir çizginin her hangi bir anına burası benim başlangıcım diye not düşülür. Doğum günlerimiz b... Devamı

18 Mayıs yaklaşırken…

2015-05-14 10:43:00

18 Mayıs yaklaşırken…   Deniz Gezmişler idam için günler sayarken, Mahirler cezaevinden kaçıp onları kurtarmak için Kızıldere yoluna düştüklerin de ülkenin başka yerinde halklar ile buluşup devrimci yolunu çizen başka bir lider vardır. Türkiye devrimci önderleri arasında silahlı propagandayı ve radikal değişimi kendi hedeflerine koyan İbrahim Kaypakkaya ve arkadaşları partileşme yolunda önemli adımlar atıyor ve Türkiye devrimci geleneğine katkılarını sessizce sunuyordu.   İbrahim Kaypakkaya, Türkiye devrimci damarını dağlarda ve orada yaşayan hakların arasında zemin bulacağını tespit etmiştir.  O tespit ettikleri yerlerin geçmişini, demografik yapısı üzerinde uzunca bir süre çalışılmış, resmi söylemlerin dışında başka bir söylem ile devrimci çizgisini oluşturmuştur. Kültür devrimini ülkemiz koşullarına uyarlayan bir çalışmadır.   68 kuşağının yaşamış olduğu özgürlükçü havanın baskıcı ve zindanlar ile kuşandığı yıllarda, ülkenin kurtuluşunu Marksist ve Leninist bir parti ile olacağını düşüncede kalmamış, oluşturmuştur. Henüz parti ilk adımlarını atarken devletin tepkisini üzerine çekmiş ve kanlı bir sona doğru giden tarih çizgisi ülkenin benliğine işlemiştir.   İbrahim Kaypakkaya tercihlerini ve adımlarını atarken elbette biliyordu Dersim olaylarını ve vahşetini. O vahşeti yaşamı ve bir bölümü geri dönmüş köylülerin arasında ilk propagandasını ve görüşlerini açıklayacaktır. Elbette etki alanı sadece Dersim değildir, Malatya ve çevre illerde de bir destanın doğmasına neden olmuştur. İbrahim geçtiği geçmediği yerlerde bir söylem hayat bulmuştur, o bir devdir, o bir yoldaştır, o bir önderdir. Bu söylencelerin de el... Devamı

Ulus devlet kapitalist sistem için gerekliydi…

2015-05-11 19:57:00

Ulus devlet kapitalist sistem için gerekliydi…   Ulus devleti kapitalizm için gereklidir, işçi sınıfının iktidarında ulus devletine ihtiyaç yoktur, eğer ulus devleti içinde işçi sınıfının iktidarını kuruyoruz diyorlarsa orada kapitalist sistem gizli ve üstü kapalı bir şekilde varlığını koruyor anlamındadır, çünkü ulus devlet sadece kapitalistler için sermaye birikimi için gerekli bir başlangıçtı. Evrensel olan bir sistemin sınırlara ve paranın akışını engelleyecek farklılıklara artık ihtiyacı yoktur, çünkü sermaye kendi varlığını garantiye alırken aynı zamanda kara para ile yasa dışı işlerini yaptıracak araçlar da yaratmaya devam ediyor.   Feodal düzeni yıkan ve yeni bir sistem geliştiren kapitalizm başlangıçta ihtiyaç duyduğu ulus devletinden bugünlerde vazgeçiyor, çünkü artık ulus devleti ayağına bağ olmakta ve krizin esas nedenleri arasında yer almaktadır. Kapitalist sistem iki büyük buhranını dünya savaşı ile aşmaya çalışmış olmasına rağmen, yapısal olan krizini kısa süreli olarak ötelemekten başka şey yapamamıştır.   Kapitalist sistem kendi kendisini yenileyen ve her bunalım döneminde kendisine göre çözüm yolları bulan ve ömrünü uzatmaya çalışan bir organizasyondur. Bu organizasyonun kendisine özgü yasaları vardır. Bu yasalar başlangıçta ihtiyaç duyduğu sermaye birikimi için önemli olan ulus devletinin sınırlarını koruyan ve yeni sömürü araçları yaratmak için geçmişten aldığı emperyalist konumunu korumuş ve geliştirmiştir. Bugün ulus devleti fikrine sadece eskide kalmış ulus devleti içinde mücadele etmeye koşullanmış beyinler sahip çıkmaktadır. Kapitalist sistem evrenseldir, m&uum... Devamı

Şekerpare

2015-05-06 10:28:00

Şekerpare   Bir tatlı ismidir ama aynı zamanda ismi kadar tatlı anıları olan bir Türk filminin adıdır. Şener Şen, İlyas Salman, Şevket Altuğ, Yaprak Özdemiroğlu … performansı ile hep hafızalarda kalmasının getirmiş olduğu bir samimiyet vardır. Elbette bu hissiyatın oluşmasında filmin sık sık ekranlara gelmiş olmasının da bir etkisi olabilir. Geçmiş Yeşilçam filmlerinde ki samimiyet, duygu yoğunluğu her türlü hataları yok eder gönüllerde yerini alırdı. Kalitesiz film kullanılmış, ses düzeni bozukmuş, ışık yanlış yerde yanlış açıdan verilmişin hiçbir önemi yoktur. Samimiyet, amatör ruh, amatör ruhun getirmiş olduğu aksaklıkların hepsi bir samimiyet içinde yok olur gider. Beyaz perdeye koşan insanların ana hedefinde gülmek, eğlenmek ve birazda kendi söyleyemedikleri hiciv vardır. Onu sanatçılar söyler, seyirci alkışlar. Hep birlikte söylemiş gibi için de kalmış bir öfkenin dışa vurumudur kahkaha ve alkış.    Klasik bir Türk filminin sahneye aktarılması ve tiyatro perdesinin arkasından sahnede seyirciye ulaşması büyük bir risktir, çünkü her oyuncu, her rol, her konuşulan dil, hareket, mimik film ile karşılaştırılacak, filmin etkisi ile bir ön yargı ile bakılacak. Çünkü karşılaştırma yapacağımız elimizde koskoca bir film ve o filmin unutulmaz replikleri vardır. Engin Alkan sanırım kendisine ve yaptığı işe çok güveniyor ki böyle bir riski göze almış ve filmi bir müzikal seyirlik içinde sahneye koymuş. Koymakla kalmamış her bir noktasına kendi duygusunu, düşüncesini ve de yorumunu katmış. İyi mi yapmış, kötü mü onu siz de izledikten sonra karar verin, ben sadece kendi duruşumdan sahnede izlediğime yoğunlaşmaya çalışacağım, çalışacağım diyorum çünkü filmin etkisinden kur... Devamı

İstanbul Türkiye’dir!

2015-05-01 22:04:00

İstanbul Türkiye’dir!   1 Mayıs geçti, arkasında gaz bulutu ve acı bırakarak. Her sene bir Mayıs yaklaştıkça gazetelerde önce sendika başkanlarının demeçleri, arkasından vali, başbakan ve yetkili yetkisiz kişilerin sözleri... Bir inatlaşma havası verilir. Arkasından “her yer taksim, her yer direniş!” denir ama taksim her sene (yasaklar geldiği günden beri) ulaşılmaya çalışan bir nokta olur. Olmasının tarihi nedenleri vardır, olmaması zaten anlamsızdır. İşgal altındayken bile izin verilen meydan da 1 Mayıs kutlamaları, işgal sonrası uzun bir süre hiç izin verilmemiş, yetmişli yıllarda tekrardan işçiler meydanlara çıkmaya başlamışlar. İşçilerin bir daha bu meydana gelmemesi için, ülkede darbe için koşulların tekrardan hazırlanması için kontrgerilla provokatör bir eyleme imza atmıştır. Kitlenin üzerine silah sıkmıştır. Silahların patlaması ile meydanda panik hakim olmuş ve bu panik koşulları altında meydana panzerler girmiştir. Panzerler ortamı daha da karmaşık hale getirmiş ve insanlar can havli ile kaçmaya başlamış ve kaçış yolu olarak Kazancı Yokuşu kullanılmıştır. Düzensiz kaçışın etkisi ile insanlar Kazancı Yokuşu’nun girişinde ezilerek hayata veda etmişlerdir. Bu olay sınıfa verilen bir gözdağıdır. Korkutmaktadır. Taksim sınıfın meydanı olmuştur o olay ile birlikte. Korkunun sökmediği, birlik ve beraberliğin sembolüdür. Sınıfını nefes aldığı ve sözünü haykırdığı yerdir.    Taksim ve çevresinde yaşananlar aslında bize başka şeyi gösteriyor, çünkü burada ne yaşanırsa yaşansın ülkede başka yerde 1 Mayıs olmamış gibi algılanır ve yaşananlar her daim gündemin ilk sırasına fırlar. Bu tesadüfen mi böyledir? Elbette değil, çünkü İstanbul Türkiye’nin kendisidir ve ... Devamı

Özür dilemek!

2015-04-25 08:57:00

Özür dilemek!   Pişmanlığın seslendirilmiş halidir, bireyler arasında özür dilemek bir anlamda bir kültür göstergesidir, çünkü özür dileyenin aslında ne kadar geniş açıdan bakabildiğini ve erdemini gösterir. Kan davalarında özür dilemek aşiretler arasında husumete son veren ve barış yemeği ile taçlandırılan bir süreci anlatır. Devletin özür dilemesi ise kısaca “pardon!” demektir, vereceği tazminatını alıp almayacağınızı sorar, korkudan almayanın tazminatını da bütçeye aktarır!   Devletlerin özür dilemesi ancak devlet adına sorumlu olan birinin bir heykel karşısında diz çöküp çelenk koyması da olabiliyor, Polonya’da öldürülen Yahudiler için Willy Brandt Almanya adına Varşova Gettosu Anıtı önünde diz çöktü, özürü o şekilde yaptı ve gerekliliğini de arkasından yerine getirdi. Şili, İngiltere, Sırbistan, Bulgaristan, Fransa, Avustralya, Amerika özür dileyen devletlerdir. Devletlerin özür dilemesinin nasıl olduğunu bu özürleri nasıl gerçekleştirdiklerine bakarsanız daha iyi anlaşılır. Özür tek başına bir şey ifade etmez, her özrün gereklilikleri vardır ve gereklilikler yerine getirildiğinde özür kabul edilir. Çünkü söz ile yapılan özrün hiçbir anlamı olmadığı “Dersim Özürü” ile daha iyi anlaşılır. Meclis kürsüsünden çıkıp “özür dilemekse işte diliyorum, özür dilerim!” demek özür dilediğin kesim tarafından kabul edildiği anlamına gelmez. Gelmediği içinde o kürsüden söylenen her hangi bir balon cümle gibi kısa sürede patladı ve yok oldu. Özür dilemenin ikinci koşulu karşı taraftan... Devamı

Acı çekenler bilir…

2015-04-24 05:16:00

Acı çekenler bilir…   Acı çekenler doğruları bilir, sessizce resmi doğruyu ret eder.   Durduğumuz noktalar farklı olunca, kullandığımız cümleler de farklı oluyor, seçtiğimiz kelimeler de! Duruş noktasıdır insanın dünyaya bakışını belirleyen!   Hayat içinde neyi farz etmiyoruz ki, gerçeklik ile kafamızda ki gerçeklik ile karıştırmayalım… Aynı olaya bakanlar kafalarında ki gerçeklik ile anlatmaya başladığında o olgunun bir çok anlamı olduğu ve her birey tarafından başka anlamlar yüklendiğine şahitlik edebilirsiniz. Sanki her birimiz farklı bir kültürde yaşıyormuşuz gibidir, şaşırtıcı olan içimizden konuştuğumuz ile dışarıya bıraktığımız sesler arasında ki farktır, çünkü bulunduğumuz toplumun doğrularına inanmadığımız halde katılıyormuş gibi onun dili ile konuştuğumuza kulağımız bir çok kere şahitlik etmiş, beynimiz bunu kabul etmese de güvenlik için sineye çektiğini unutmayalım! Bireyler kendi güvenliğini bulunduğu toplumun düşünce ve hareketine uyum sağlayarak sağlamış, farklı olmanın ve öteki olmamanın ne kadar kötü bir şey olduğunu kendi yaptığımız ötekileştirme ve farklılaştırma sonucunda oluşturduğumuz kanaatlerdir.   Bizler toplumun içinde, toplumun rengini, dokusunu ve biçimini üzerimizde taşıyan ama aslında üzerimize yapışmış olan bir asalak sürüsünün kelimeler veya fısıltılara dökülmüş cisme bürünmüş bireyleriyiz. Toplumun tüm hastalıklarını eğitim ile üzerimize alırız ve ömür boyu o toplumun yanlış davranış biçimini normal ve olağan görerek yaşarız. Ne zaman başka topluma çıkarsak o normal olanların aslında normal olmadığını gelen tepkilerden öğreniriz. Örneğin sizin toplumda çocuk nikahı normal olur... Devamı

Soyut devletin, somut cezası!

2015-04-24 01:03:00

Soyut devletin, somut cezası!     Devlet kavramı soyuttur, ele tutulmaz, gözle görülmez ama etkisi itibarı sonucu hissedilen bir sistemdir. Devletin olduğu yerde zulüm hep vardır, çünkü devlet düzen adına içinde yaşadıkları insanları uysallaştırmak ister.  Uysallaştırmanın birinci yolu disiplindir. Devlet, insanları uysallaştırmak için çeşitli organları kullanır, en başta eğitim, arkasından güvenlik güçleri, güvenlik güçlerinin hareket alanını belirleyen yasalardır. Devlet olan her yerde eğitim devletin ihtiyacına yöneliktir. Ulus devlet olduktan sonra devlet için eğitimin önemini anlamış ve tek tip ve homojen yaratmanın en önemli aracı olduğu keşfetmiştir. Ulus devletin ilk ‘Toplumsal Sözleşme’sini teorik olarak hayata geçiren J. J. Rouseau Emile adını verdiği kitapta eğitimin önemini ve yanlışlarını eleştirdiği için sürgün edilmiştir. Eğitim, silahlı güçlerden de önemli bir savunma aracıdır.   Devlet, güçlü ve hakim olan sınıfın hizmetindedir, kim ki devlete hakimdir, çıkarları yönünde devletin organlarını kendi çıkarları yönünde dönüştürebilir ve yeni savunma araçları ortaya çıkarabilir. Her sistemde ve sınıflar olan her yapıda devlet varlığını koruyacaktır.   Devlet, erk sahibinin çıkarına uygun olarak emekçilerin cebinden parayı alır ve onların kasasına sermaye birikimi yapmaları için atar. Sermayenin hangi amaçlar ile kullanılacağına elbette devlete sahip olan ideolojinin çıkarları karar verecektir.   Somut duruma göre, somut tahlil yapalım! Devlet, sürekli olarak benim cebimden bir şey alıyor, karşılığında benim aldığım; acı, zulüm, işkence, orantısız muamele, ayrımcılık, aşağılanma ve... Devamı

Öze dönen düşünceler…

2015-04-23 00:29:00

Öze dönen düşünceler…   Toplumumuzun kara noktaları o kadar fazladır ki, o kara noktalarda neler yaşandığını kimse tam olarak bilemez. Ortada fısıltılar, destanlaştırılmış hikayeler dolanır ama kimse o karanlık zaman diliminde gerçekten neler yaşandığını bilemez ama sonuçları hep ortadadır. Azalan, yok olan ve bir birine kuşku ile bakan halklar, kültürler arasında ayrılmanın daha da derinleştiğine şahitlik ederiz.   Karanlık noktalar miras aldığımız Osmanlı döneminde de olabildiğince çoktur. Fıtrat dönemi diye adlandırılan dönemlerde, ne zaman iktidarda zafiyet gösterse Alevi katliamı ortaya çıkar, zafiyetin üstü örtülür. İmparatorluk sınırları içinde geçmişte ulus devlet kavramı yokken ulus kırımından daha çok mezhep, din katliamları, hatta soykırımları olurdu. Fransız devrimi sonrasında batıdan başlayarak doğuya doğru ulusların bağımsızlık savaşları ve sonuçlarını imparatorluk yaşayarak öğrendi.   Balkanlarda baş gösteren savaşlar Osmanlı tabası içinde yer alan Müslüman azınlığın üzerine dış destekli Bulgar, Sırp, Yunan haklarının oluşturmuş olduğu milisler elleri ile katliamlar gerçekleştirildi, korku ve güvensizlik bir Balkan devleti olan Osmanlı’yı doğuya doğru çekilmesine sebep oldu. Osmanlı Balkanların küçük bir toprağında, yani Trakya ile sınırlı topraklarda kalmaya mahkum edildi. Her savaş, her anlaşma Osmanlı’nın bir parçasının kopması anlamına gelmektedir. Ulus devleti fikri ve yayılması batı toplumlarını atomize ederken, aynı şey ve daha ağrı Osmanlı toprakları içinde geçerli oldu. Her ne kadar kendi sınırları içinde sermaye birikimi yapan devletler, geçmişin birikimi ve aşağılık kompleksini bir anlamda parçalayarak ve yeniden oluşturan devletler ile yok edi... Devamı

Tarih kullanılarak yalan söylenmeye devam ediliyor!

2015-04-22 06:08:00

Tarih kullanılarak yalan söylenmeye devam ediliyor!   Sosyal - siyasi gelişmeler de tarih bilinmeden üzerine konuşmak ve yorumlamak eksiktir, öncelikle bugünü anlamak için geçmişte yaşananları iyi bilmekten geçiyor. Bugüne bakabilmek içinde gerçek anlamda belgelere ve karşılaştırmalı tarihe bakmaktan geçer, çünkü belgeler çoğu zaman devletin ya da erk sahibinin lehine sonuç çıkaracak şekilde düzenlenir ve yorumlanması sağlanır. Resmi tarih söylemi boşuna söylenmiş bir söz değildir, çünkü resmi tarih o anlık iktidarın ihtiyacına yanıt verecek tarih bilgisinin kuşaklarına aktarılmasını sağlar. Kısaca yalan söyler. Belgeler ile yalan söylenebilinir mi, elbette. İşine gelen belgeleri görüp, tek yönlü olarak olaya bakarsanız yalana ortak olmuş olursunuz. Örneğin 12 Eylül mahkemelerinin tutanaklarını bile incelerseniz, büyük bir yalanın nasıl örgütlendiğine şahitlik edersiniz. O örgütlülük içinde masumların işkence altında hayatında hiç gitmediği mekanda işlenen bir cinayetin katili, faili olarak mahkum edildiğini bugünden bakarak bulabilirsiniz. Kısa sürede suçu ortadan kaldırmak adına, failler bulunmuş, idama mahkum edilmiş ve ceza uygulanarak o suç aydınlatılmıştır! Faili bulunan suçun defteri de kapanmıştır.   Her şey anlatıldığı ve okullarda öğretildiği gibi değildir. Tarih resmi yalan söylemek için uydurulmuş bir bilim dalı oldu...   Ermeni tehciri adı verilen ama bugün bir çok devlette soykırım olarak tanınan 1915’de yaşanan olayların sonuçlarını yaşamaktayız. Uzun süreden beri devam eden ve kuşaktan kuşağa aktarılan resmi tarih söyleminin de sonuna doğru gelmekteyiz, çünkü sadece Osmanlı ... Devamı

Kan gölünü okyanusa çevirmeyin!

2015-04-20 08:24:00

Kan gölünü okyanusa çevirmeyin!   Ulus devletin varlık sebebi sermaye birikimi yapmaktır. Kapitalistler var olan devlet yapısını kendi amaçları doğrultusunda ve ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden düzenlemiştir. İmparatorluk bu yeni düzen ile çatışmalı olmadığı sürece biçimsel olarak yaşanmasına izin verilmiş, yazılı ya da yazılı olmayan toplumsal sözleşme iktidarda olanın ihtiyacına göre düzenlenmiştir. Hukuk devleti anlayışı bir anlamda yeni devlet anlayışının ve ihtiyacının sonucunda doğmuştur. Keyfiyet yerine kuralları belli bir düzen içinde yaşamak anlamındadır. Hukuk devlet işleyişinin düzenli, sistemli ve ihtiyaca karşılık veren, tüketimi ve üretimi düzenleyen, çalışan ve işveren arasında ki ilişkileri kurallar ile sözleşme altına alan bir devlet anlayışıdır.  Kapitalist sistem hukuk devlet anlayışını kendi ihtiyacı sonucunda ortaya çıkarmıştır. Sosyal devlet anlayışı 1917 devrimi sonrası ortaya çıkmış ve kapitalist sistem altında yaşayan işçi sınıfının uysallaştırması amaçlı kullanılmış bir düzenlemedir. Toplumsal sözleşme içinde işçi sınıfına göreceli olarak haklar verilmiş ve bu haklar emperyalist anlayış ile diğer ülkelerden gelen artı değerin ulus devlet içinde yaşayan halk ile paylaşımını ortaya çıkarmıştır. Soğuk savaş bitimine kadar ulus devlet anlayışı içinde sosyal devlet varlığını korumuş ve ortada tehdit edecek bir sistem olmadığında liberal devlet anlayışı ile birlikte ortadan kaldırılmıştır. (Bugün bir çok devlet içinde hala sosyal devlet anlayışının kalıntılarının gözükmesi, o ülkelerin hala sosyal devlet olduğunu söylemek için artık yeterli değildir.)  Ulus devlet anlayışı içinde sosyal demokratlar sosyal hukuk devleti savunmuşlardır. Bir ç... Devamı

Gün geçmiyor ki…

2015-04-16 19:35:00

Gün geçmiyor ki…   Gün geçmiyor ki bir göçmen gemisi (dediğime bakmayın gemi çöpe gitmek üzere olan su üzerinde duran metal yığını) üstünde insan yığını. Bu insanları bir metal yığını üzerine bırakıp denizin ortasında kaderleri ile baş başa bırakan bir sistem. Çoğu ayağını toprağa basamadan ölecek, bir çoğu da zayıf düşen bedenlerine giren virüs ve mikroplar yüzünden ölecek, hele çocuklar savaştan kaçarken ve savaşın ne olduğunu tam bilemeden yok olup gidecek. Her biri bir istatistik rakamı, her biri sanki bu dünyada hiç yaşamamış, nefes almamış, hayalleri olmamış gibi insanlar. Her biri Akdeniz sularına gömülen ve bir daha haber alınamayan faili meçhul cinayetin mağdurları. Onlar, mülteci olmak isteyen göçmenler. Fakir, iç savaş ve işgal edilmiş ülkelerinden kaçan ve savaş, çatışma, aşağılanma dışında hiçbir şey görmemiş insanların hareketidir, mülteci yolları. Zengin olana, daha istikralı olana, ekranlar aracılığı ile gördükleri ve çocukların oyun bahçelerinde gülerek oynadıkları, baba ve annelerine içten haykırdıkları, cilveleştikleri ülkelere doğru akın ediyorlar. Onların nüfus hareketleri gelmekte olan bir dünya savaşının da habercisi hatta dünya savaşının göstergesidir. Mültecilik bir savaşın açık olarak gösterildiği ve zengin fakir ayırımının daha da keskin olarak yaşandığının kanıtıdır. Mülteci olanlar kaçmak dışında başka yaşama şansı kalmayan insanlardır, elbette başka tercihi olabilecekken, mülteciliği bir macera olarak gören küçük bir azınlığı da gözden uzak tutmamak gereklidir. Onların varlığı bu çelişkiyi ne ortadan kaldırır ne de küçültür. Dünya ü... Devamı

Karanlıkta kaldık, karanlıktan hala çıkamadık!

2015-04-02 03:09:00

Karanlıkta kaldık, karanlıktan hala çıkamadık!   Bir gün herhangi bir ülke değil, yaşadığımız ülkede ülkenin üçte ikisi karanlıkta kaldı. Kafalar karıştı, ne yapacağını bilemeyen esnaf hemen jeneratör almak için satan firmalara ulaşmaya çalıştı. Olanlar ise mazot almak için en yakın petrol bayisine koştu. Dükkanların önlerinde irili ufaklı jeneratörler ve onların oluşturmuş olduğu ses kirliliği var olan kirliliğe biraz daha katkı sundu. Acaba ülkede bir şeyler mi oluyor diye bir birine merak içinde soran bakışlar ve anlama telaşı içinde insanlar, seçim de yok ama diye ünlem ile biten cümleler kurmaya başlıyor. O ana kadar kimsenin aklına gelmeyen neden sonuç ilişkileri hemen ortalık yere serilip dillendirilmeye başlıyor. Acaba devlet büyüklerinden birine suikast mı oldu? Evet, bir yerde bir şeyler oldu ama ulaşılması ve bilgilendirilmesi istenmiyor! Karmaşık duygular ve anlamsız cümleler! Sorunun ekonomik bir karşılığı mutlaka vardır, çünkü en işlek zamanlarda dükkanların kasaları çalışmıyor, fiş kesemedikleri için alış veriş aksıyor. Kredi kartı ile alış veriş yapma alışkanlığı olanların ceplerinde nakit para yok! Oturmuşsun bir cafe de ya da lokantada bir şeyler ısmarlamışsın, kartın cebinde ama kasa çalışmıyor!  Her yer karanlık nidaları bile sokaklardan duyulmuyor, ne radyo ne de cd çalarlardan ses çıkmıyor, çünkü elektrik yok, ezgilerin yerini jeneratör motorları almış, takatakataka… Bazı bürolar karanlığa mum ile karşı koyuyor ama çalıştıracakları bilgisayarlarının pillerindeki şarj bitmek üzere. Yazdıklarını mail olarak atma imkanları da kısıtlı, çünkü cep telefonunu modeme dönderip yapacak ama çekim alanı sorunu var! Van dışında her yerde elektrikl... Devamı

Sondan başa doğru!

2015-04-02 00:48:00

Sondan başa doğru! Genelde anlam vermediğim şey, henüz olayların başındayken en son yapılması gereken eylem biçimini en başta yapılmasıdır. En son yapılması gereken eylem biçimi de insanın kendi vücudunu bir bombaya döndürmesi ve yok etmesidir. Kısaca, son çaredir ve bu son çareyi hiçbir kişinin yaşamasını istemem. El yordamı ile yol almaya kalktığımızda ne zaman nasıl bir duvar ile karşılaşacağımızı bilemeyiz. Kirli savaşın yaratmış olduğu yakın tarihimizin dehlizlerinde bir çok olay iç içe geçmiş ve kimler tarafından yapıldığı bugün bile tartışmalıdır. Soğuk savaş süreci sonrasına birçok tarihçi “karanlık savaş” adını takmış. Bu karanlık savaş süreci içinde; işgaller, iç savaşlar, dünya savaşından farkı olmayan kitlesel kıyımlar, ortaya çıkarılan yeni düşmanlar ve bu düşmanlar için orantısız güç şeklinde son teknolojinin prova edilmesi… Toleransın yerini yargısız infazlar aldı. Yargısız infazların katilleri ise ‘meçhul’ şekilde aramızda sessizce dolanmaya devam etmekteler. Karanlık savaş süreci içinde ölüm kutsanmış, kutsal amaçlar uğruna bir çok insan ‘canlı bomba’ olarak kendisini patlatmıştır. İdealist bakış açısıyla bu eylem biçimine anlamlar yüklenmiş ve savaşta birey bir silaha dönderilmiştir. “Amaca giden her yol mubahtır, ölüm ise en kestirmesidir.” anlayışı ‘global’ güçlere karşı savaşanların içinde yaygınlık kazanmış ve bu sayede iki taraflı bir korkunun da inşaat süreci tamamlanmıştır. Korku hem düşmana hem de örgüt içinde gelişebilecek olan muhalefete karşı savunma ve saldırı aracı olarak ortada durmaktadır. Lideri için ölen, liderinin sözünü iki etmeyen ve... Devamı

Örtülü cinayet!

2015-03-30 21:29:00

Örtülü cinayet!   Devlet kendisini korumak adına bir çok yan örgüt kurar ve bu örgütler her daim örtü altındadır ve bu örtüyü devletin gizli kasasından finans ederler. Çünkü devletin kamuoyunda görülmesini istemediği yüzü bu örtü altındadır. Örtü sadece devletin değil, uluslararası güvenlik kurumların oluşturmuş olduğu ve kara parayı kontrol altında tutacak olan yapıları da örtü altına alır ve destekler. Ulus devleti mantığının dışında evrensel olarak oluşturulmuş kurumların yan örgütlenmeleri de bu örtü altındadır ama devletin ne kadarından haberi vardır bilinmez, çünkü örtü altında oluşan karanlık noktalarda bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz olaylar ve olgular oluşmakta ve dağılmakta ve de yeniden oluşturulmaktadır.  Devlet temel varlık sebebi, var olan sistemin korunması ve kapitalizmin ihtiyacı olan güvenlik şemsiyesini istenilen yerlere kadar uzanmasını sağlamaktır. Burada amaç evrensel olarak işleyen kapitalist sistemin işleyişine yönelik olabilecek saldırıları bertaraf etmek ve sistem için gerekli olan kara paranın kontrollü bir şekilde yirmi dört saat hareket halinde olmasını sağlamaktır. Kapitalist sistem kara paraya ihtiyaç duyar ve bu paranın kontrolü bir şekilde lazım olan yerlerde kullanılmasını sağlamaktır.  Kara paranın kontrol dışına düşmesi demek, kapitalist sistemin felç olması anlamına gelir yani öngörülmeyen yerde kapitalist sistem dışı bir sistemin oluşması ve yaşaması için olanak doğabilir ki, bu sistemin işleyen çarkının dağılması anlamına gelir. Kapitalizm kendisinden önce yaşamış olan tüm sistemlerin birikiminden yararlanan ve kendi sistemini daha uzun yaşayabileceği ortam hazırılar. Kendi içinden doğan ve doğal d&u... Devamı

Nüfus çoğalınca ne oluyor?

2015-03-25 06:24:00

Nüfus çoğalınca ne oluyor?   Devletler, kendi nüfusunu artırmak için kendi egemenlik toprakları altında yaşayan ailelere ve çocuk yapabileceklere bir çok teşvik vermektedir. Yeter ki nüfus artsın! Evrenimizin sınırları bellidir ve üzerinde yaşayan canlıları besleyebileceği kaynağı kıttır ve o sınırına yakın bir döneme doğru geçtiğimizi bilim insanları belirtmektedir. Nüfusun artması, savaşları kaçınılmaz kılmakta ve kıt kaynakların daha da kirlenmesi anlamına gelmektedir. Her üretilen çöp, yer altı ve üstü kaynaklarımızı yok etmekte ve üretim için ayrılan alanların da yok olmasına sebep olmaktadır. Kaynakların kıt olması onları birer ticari metaya döndürmektedir.  Sanayinin bir parçası olan kaynaklar için insanlar, birbirinin üzerine basarak o kaynağa ulaşacaktır ya da doğanın onlara vereceği cezaya kayıtsız teslim olacaklardır.   İnsanlık, doğa karşısında hakim ve kontrol ediyor olarak algılanabilinir ama doğa her zaman insanın bu algısının yanlış olduğunu zamanı gelince en acımasız şekilde göstermektedir. Her canlı çöp üretir, üretilen çöplerin bir şekilde ekolojik dengenin üstünde olduğunda çevreye zarar verir ve var olan ekolojik dengenin bozulması anlamına gelmektedir. Denge bir bozuldu mu, doğanın yeni bir dengeye ulaşması öyle kolay değildir, çünkü doğanın alışık olduğu zaman döngüsü, biz insanların son yıllarda yakaladığı zaman döngüsünden farklıdır ve daha ağırdır. İnsan doğa döngüsünü bozmak ile kalmamış, kendisi için işleyen zaman döngüsünü de hızlandırmıştır. Eskiden daha uzun zamanda yapılan işler, teknolojinin gelişimi ile daha kısa zamanda yapmaktadır. Örneğin insan dünyanın her yenide daha ucuz, daha hızlı bir... Devamı