Teknoloji yüzler…

2006-09-18 12:48:00

Teknoloji yüzler…   Teknoloji ilerledi ve teknolojiye uygun yüzler iş bulmaya başladı! Şimdi ne anlamsız bir cümle diyeceksiniz, haklısınız ama ne yapayım ki son gördüklerim ve duyduklarım böyle anlamsız cümleler kurduruyor.   Anlamsız cümleyi anlamlandırmaya çalışayım. Son dönemlerde iş başvuruları teknolojinin en son ürünü internet üzeri yapılmaktadır. İşveren istediği özelikleri yazıyor ve firmasının insan kaynakları sayfasında bu özelikleri sıralıyor. Fakat bu yeterli görülmemiş ki, kişinin tam bir geçmişi, beklentileri kayıt altına alınıyor. İşveren başvuruların öncelikler hayat hikayesini ve beklentilerini okuduğunu sanıyorsunuz değil mi, ben o kadar saf değilim, kendimi işveren yerine koyup bakayım dedim. Bu başvurularda nelere dikkat edilir?   Öncelikle resimlere bakardım. Resimlerden arayacağım elemanı seçerim. Hayat hikayesi ve beklentileri ikinci sırada gelir. Öncelikle yüz görünümü önem kazandı. Bu kadar işsizin ortasında yüz ifadeleri ve görünümü iyi olan tercih edilir. Sanki televizyonda manken sunucu alıyormuş gibi bakılır resimlere. Saçı dökülmüş ama mesleğinde çok iyi olan biri ise, eğer tanıdığı ve önereni yoksa baştan elenir. Bilgi artık önemli değildir!   Görünümün önem kazanması ile birlikte estetik ameliyatı ve güzellik salonları dolmaya başladı. Hem de çok erken yaşlardan insanlar bu merkezlerin önünden ayrılmaz oldu. Üniversite sınavına giren bir genç, eğer saçı dökülmeye başladıysa, ilk koşacağı yer saç ektirme yerleridir. Çünkü o biliyor ki, bilgiden önce görünüm önemlidir. Barby bebek görünümlü kızlar, yakışıklı kaslı erkekler sokaklarda sık karşılaştığımız insanlar olmaya başladı. Her biri markalı elbiseler içinde, medyatik olan ve popüler olan yerlerde gözükmek için ellerindeki tüm olanakları vermekten çekinmiyorlar. Oyuncu kiralayan mankenlik ajansların başvuru yapan binlerce gencin olması tesadüfi olmasa gerek.   Teknoloji, kendisine uygun profiline uygun insanı yarattı. O yüzlerin standardına ... Devamı

Kral geliyor, hoş geliyor!

2006-09-17 12:44:00

Kral geliyor, hoş geliyor!   Suudi kralı geldi ülkemize(08.Ağustos 2006), bende gelen kralın inancını inceleyim dedim. Hakkında bulduğum yazı ilginçti, paylaşmadan duramadım. Kral ülkemize geliyor ya, inancı gereği mezar ziyaret etmeyecek, yani anıtkabire gitmeyecek. Camiler konusunu da merak ediyorum, çünkü camilerin süslenmesine de karşı. Akrabalarının idam edildiği yeri görecek mi? çünkü en büyük yarayı o idam ile almışlar, acaba kendi tarihlerinde o idam olayı nasıl işleniyor? "iyi insan gibi görünerek çıkar sağlamak da şirktir. Cami ve mescitlerin süslenmesi, minare yapılması da terk edilmesi gereken bid'adlardır.." şimdi sormak istiyorum bu satırları okuyunca iyi insan gibi mi gösterecek kendisini, yoksa gerçek kimliğini ortaya serecek mi? Bu kralın gelmesi ile ilgili üç yorum yazısı yazdım bugünkü hürriyet gazetesindeki haberlerin altına. Üçünde de merakımı sıraladım. Bir dedim, bu gelen masraflarını kim karşılayacak? İki, gelen o kadar insan arasında kadın yok, bunlara sunulacak kadınların masraflarını kim karşılayacak? Üç, neden kiralık otomobiller Avrupa ve amerikan sermayesinden kiralandı, bizde yeteri kadar otomobil kiralama servisleri yok mu? Neyse bir kral 40 yıl sonra ülkemizi ziyaret ediyor, misafirperverliğimizi göstermemiz gerekli. Suudi kaynaklı bu ülkede bir çok finans kurumu faaliyet gösteriyor, o faaliyet gösteren kurumların eski yöneticileri de ülkemizin bakanlar kurulunda temsil edilmeye de devam ediliyor. anladığım kadarı ile o kurumda çalışanlar bu inancın öğretilerinden gerçekten yararlanmamışlar gibi.. ee mezhep farkı derseniz, ne diyeyim haklısınız derim!.. işte kralın inancı ve tarihine kısa bir bakış aşağıdadır.. cem       VEHHABILIK     Es-Seyhu'n-Necdî lakabıyla bilinen Muhammed bin Abdülvehhab'in (d. 1703 Uyeyne - ö.1787 Deriye, Riyad) düşünceleri çevresinde oluşan dinî, siyasî hareket. Harekete Vehhabilik adi karşıtlarınca yakıştırıldı. Hareket içinde yer alanlar, ken... Devamı

haberleri okurum...

2006-09-17 12:46:00

haberleri okurum, o anki ruh halime uygun not yazarım haberin altına, bu alışkanlığım dijital ortamda da sürüyor. hem de daha rahat eskiden gazetenin yazılarının üzerine taşmamak için daha dar alanda yazardım.bir çok gazete ve haber içerikli web sayfaları okuyucu yorumları bölümü yapmış, bu sayede eski alışkanlığımı devam ettirebiliyorum. bir sürü yazı yazıyorum, üstelik içimde kalmıyor söylemek istediklerim. söylüyorum, bu sayede daha rahat ve huzurlu hissediyorum kendimi.işte aşağıya bir haber ve benim yorumumu okuyacaksınız.hangi gazetelere ve web sitelerine yapıyorum yorumu derseniz, hangisini okuyorsam ve hangisi olanak veriyorsa diye yanıtlayayım..iki köşe yazarını her yazısı çıktığında okurum, üstelik o iki yazardan da çok farkı duruşları öğrenirim.çetin altan ve bekir coşkun. iki ayrı üslup ile yazılan kara mizah alanında en iyi ürün veren gazeteciler..bir de yazma işini o kadar ileri götürdüm ki, uzun uzun yazılar yazıyorum ve onları da sizin ile paylaşıyorum, paylaşmakla kalmıyorum açık gazete de köşe yazısı olarak çıkıyor. orada çıkan yazılarım bir kaç tartışma platformlarında tartışma konusu olmaya devam ediyor. cem  Times: Türkler gerçeklerden kaçıyor İngiliz Times, dünyada tatil için tercih edilen kitaplardan yola çıkarak, o ülke halkının psikolojisini analiz eden bir yazı yayımladı. Londra Üniversitesi edebiyat profesört John Sutherland'a göre, İpek Çalışlar'ın "Latife" romanının çok okunması örneğiyle, Türkler geçmişin parlak dönemine özlem duyuyor, hayalci ve milliyetçi. Fransız, Alman ve Amerikalılar ise, tatile "gerçek dünyayı götüren" milletler. --- habere karşı yorumum! sabah gazetesinden... türkler hayalci olarak belirtmiş yazar, haklıda ama hayalleri alınmış bir toplum neyi özler? geçmişteki parlak günlerini! hayal etmek demek, yeni teknolojiler üretmek demek, hayal etmek, ortak yaşamayı, çok kültürlülüğü savunmak demek! hayal etmek çok kültürlü bir dünyada homojen devlet olmayacağını bilmek demek! peki bunları... Devamı

Sabahın ilk ışıklarında…

2006-10-20 13:38:00

Sabahın ilk ışıklarında…   Sabahın ilk ışıkları vurmuştu, guguk kuşları daha il seslerini çıkarıyordu. Serinlik olmasını beklersiz değil mi havanın, hayır, tek bir yaprak dahi kıpırdamıyordu. Uzaktan gelen ezan sesi, başka sesler ile karışmıştı. Gün yüzünü yeni yeni yeryüzüne doğru salıyor gibiydi. Sıcak dünden daha fazla olacak gibi.   Karşıda tepenin üzerine kurulmuş gecekondulara baktım. Birer mozaik gibi rengarenk, fakat Romalıların yaptığı gibi bir uyum yok. Hiç alakası olmayan bir renk arada ahengi bozuyor. Ne içinde tanrıların resmi, ne başka şey durmaktadır. Renkler sanki her tarafa serpiştirilmiş gibi duruyorlar. Sokaklarına bakıyorum, dik inen ve çıkan sokaklar. İnsan dahi yürürken zorlandığı bu sokaklardan, araçlar nasıl iner çıkar? Sırf kolay yıkılmasın diye yamaca kurulmuş evler, sadece başlarını sokmak için yapılmış yağma evleri.   Yağmalamak serbest bırakılıp, devletin malı yemeyen domuz öğretisi topluma sindirildiği günden beri yağmalama devam ediyor. Şehirler önce yağmacı güçlerin ilk belirtisi olan ilk yerleşimciler tarafından kuşatılır, daha sonra ordu o şehre gelir ve kolayca fazla direniş görmeden alırdı. Türkler Anadolu’ya bu şekilde gelmişlerdi, yoksa Çaldıran savaşından önce zaten ilk yerleşimciler Anadolu’nun değişik yerlerine yerleşmişlerdi. Çaldıran savaşı resmi giriş tarihi olarak durur tarihimizde!   Gecekondulara bakıyorum sabahın ilk ışıklarında. Sokaklar ne kadar boş ve sakin. Hiç bir canlı işareti dahi yok. Dik sokaklar ve bahçeli gecekondu evleri. Bahçelerinde birer ağaç olan evler. Her bir yüzü farklı yöne bakan evler. Kayaların biçimine göre konmuş evler. Bahçesinde ağaç yetiştiren, evinde çiçek yetiştiren bu insanlar, hemen yanlarındaki ormanı yakmaktan ve talan etmekten de geri kalmıyor. Yeni yerleşim yerleri açılsın diye ormanın içine hançer gibi girmekten de geri durmamışlar. Bugünlerde orman yangınları gecekondu kurulsun diye değil, villalar yapılsın diye yağmalanıyor. Sahilleri... Devamı

Sis

2006-10-20 13:36:00

Sis*   Bir şiir okurken neler gelmez insanın aklına? Yıllar önce okuduklarım günümüzde yeniden kulaklarımda, beynimde yansıyor. Ülkemiz yeniden bir sisli günlerin içine girdi. Hava değişimleri sisleri ortaya çıkarıyor, bazen sis ani bastırır, yolda giden şoför eğer dikkatli değilse uçurumdan aşağıya doğru düşmesi ya da önüne gelen bir şeye çarpması kaçınılmazdır. Karayollarında oluşan zincirleme kazaların en büyük sebeplerinden biridir sis. Bir ülke olduğu gibi sis içinde kalınca neler olmaz ki?   “Sis                    Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman, beyaz bir karanlık ki, gittikçe artan ağırlığının altında herşey silinmiş gibi, bütün tablolar tozlu bir yoğunlukla örtülü; tozlu ve heybetli bir yoğunluk ki, bakanlar onun derinliğine iyice sokulamaz, korkar!”   Tevfik Fikret   Yıllar öncesinden gelen bir ses kulaklarımda çınlamaktadır.    “Örtün, evet, ey felâket sahnesi... Örtün artık ey şehir; Örtün, ve sonsuz uyu, ey dünyanın koca kahpesi!”   Koca bir şehir, ülke uyumakta. Sinsi bir uyku içinde gözleri açık, görmez bir şekilde uyumaya devam ediyor. Üzerine bomba yağıyormuş, üzerine börtü böcek yağıyormuş hiç umursamadan uyumaya devam ediyor. Her bir tarafını koparıyor, acı duymasına rağmen hiç ses çıkarmadan uyuyor. Ülke koca bir sis içinde. Her şey gözlerimizin önünde oluyor, fakat gözleri açık uyuyan bizler görmüyoruz. Göremiyoruz, felaketin nereden geldiğini. Uyumaya devam ediyoruz sisler içinde. Hiçbir şeyi umursamadan, yarını düşünmeden.   İnsan ne zaman börtü böcek içinde kalır, son yolculuğuna giderken ya da yolculuk sırasında değil mi? Ülkemizde bir böcek istilası içinde! Kuş gribi derken, arkadan keneler, onu izleyen günlerde et yiyen büyük örümcekler (akşamları aktif olurmuş). Akrepler zaten evlerde, barklarda yıllardır rahat rahat dolaşmakta. Acaba bize dı... Devamı

Kenelerden kurtulacak mıyız?

2006-10-16 12:42:00

Kenelerden kurtulacak mıyız? Elektrikte çirkin oyunlar oynanıyor, bizleri daha çok kar uğruna karanlıkta bırakmak isteyen keneler her yerimize yapıştı. Enerjiden sorumlu bakanlık rüzgar ile elektrik üretimi yapan tesislerin kurumunu gelecek yıllara erteledi. İsteyen kasaba istediği gibi rüzgarından enerji üretemiyor. Ülkemizin her yeri yeteri kadar rüzgar alıyor, fakat ondan yararlanmasını bilmiyoruz. Dışa bağımlı kalmak daha cazip geliyor, o sayede ülke içindeki keneler daha çok ve de rahat kasalarını dolduruyor. Enerji üretimi yapmak isteyen kaç belediye oldu, kaçı enerji bakanlığına başvurdu, hiç duydunuz mu? Ülkemizin belediyelerinin kaçta kaçının artık depolama ve onları yeniden üretime kazandırma tesisi var, atılan çöpler nerede ne şekilde depolanıyor? Bir gün patladığında duyuyoruz, çöplerin nerede olduğunu! Çöplerden enerji üretilebilinir mi, eğer üretilirse göreceğiz ki, en çok evsel çöp üreten ülke biz olduğumuz anlaşılacak! Gerektiği kadar sanayimiz olmuş olsaydı, yurtdışından tankerler dolusu çöp almak zorunda kalmazdık! Peki, o aldığımız çöpleri ne yapıyoruz? Yeraltı sularında her türlü kimyasal maddeye karşılaşıyor muyuz, araştırıldı mı yeraltı sularımız? Kirleniyoruz, kirimizden de enerji üretemiyoruz! Bol bol kene üretmeye devam ediyoruz, bakalım bizde tüketilecek kan kadı mı? Kaldı ki, hala keneler üremeye devam ediyoruz! Her il kendi enerjisini üretecek projeler üretebilir, o olanak var. Olanaklarımızın kaçta kaçının farkındayız? Doğal gaz alıyoruz, aldığımızı da hemen tüketmek zorundayız, çünkü onları sıvı hale getirip depolayacak tesisimiz yeterli değil. Hadi tesisimiz olduğunu düşünelim, peki depreme dayanıklı mı? Biliyoruz ki her an hareket halindeki bir yerkürenin üstünde oturuyoruz! Elektrikte çirkin oyunlar oynanıyor, o oyunda biz neredeyiz? Kenelerden kurtulmak için ne yapmak gerek? Çünkü daha fazla kar elde etmek için var olan tesisleri dahi kapatabiliyorlar! Elektriğimize sahip çıkabilecek miyiz, yoksa dışa bağımlı yaşa... Devamı

Hayali elinden alınan çocukları gördüm!

2006-10-20 13:40:00

Hayali elinden alınan çocukları gördüm! Biricik yeğenim var hayatta, adını ben koydum. Adı kadar güzel ve de arsız. Ama insan sevemeden de duramıyor. Onun doğum günü vardı, 31 Temmuz’da. Temmuz ayı birçokları için hüzün ayıdır, bir bölümü için ise sevinç. Bende hepsi var bu ayda, yaşamın kendisi olan bir ay yaşadım, doğum, ölüm. Temmuz sıcakları yeryüzünün kuzey yarımküresini yakarken, yaşamak için nefes almaya çalışıyoruz. Bir yandan Lübnan, öte yandan Irak, arkada kalmış bir Afganistan. Sınırların belirlendiği ve yeniden tasarlandığı bir beyaz saray, bu coğrafyaya uygun olmayan yer. Oraları da sıcak basmış, sokaktaki insanları kurtarmak için klimalı sığınaklar yapılmış. Fakir insan, her yerde yaşama mücadelesi verir, yarını düşünemeden, çünkü hayalleri ellerinden alınmıştır. Hayali olmayan insan fakirdir. Çevremde o kadar fakir insan görmekteyim ki, elinde kupon, olmayacak rüyaların peşinde koşturan. Oynayacağı bir loto ile dünya turları yapmayı planlayan, televizyonda gördüğü yaşamayı hayal eden. Hayaller ya yok edilmiş, ya da sınırlandırılmış. Fakir ülkenin insanı nasıl düşünebilir, teknolojik gelişmeyi ve ona katkı sunmayı, çünkü sunabilecek ne hayali var, ne de evreni! Yeğenimin adı Temmuz. Temmuz ayında doğduğu için bu ad konulmadı, aksine bir şiir’de geçen temmuz’da değil. Hayır, hiç biri değil, geldiğim memleketin bir tarafını taşısın istedim adında. Şarap tanrısı adını koyayım dedim. Şarap tanrısının ismidir temmuz! Bizim oralarda şarap üretir ve içilir, çok bereketli topraklarımız yoktur ama şarap için en iyi üzümler orada yetişir. Killidir toprağı. Toprağının ismini taşır yeğenim. Ona bakıyorum ve kendi çocukluğumu düşünüyorum. Çocukluğum, bir kavganın içinde geçti. Gaz lambalarını, lüksleri ve sobanın gelişini bilirim. Tandır kenarında toplanıp, ateşin çıkardığı ses ve ışık altında bırakılan kelimelerin coşkusunu yaşadım. Dumandan boğulmamak için açık bırakılan pencereler. Gökyüzünün tüm ihtişamı ile üzerimize yorgan gibi serilme... Devamı

Bireysel bir yazı…

2006-10-20 13:42:00

Bireysel bir yazı…   Yaşam içinde ne kadar değişiklikler oluyor, hiç düşünmeye vakit dahi bırakılmıyor, girmişin bir girdabın içine ve durmadan bir delikten aşağıya doğru sürükleniyoruz!   Yugoslavya’nın parçalanma savaşı, birçok şeyinde dönüşümü olduğunu bilemedik, yorumlayamadık. Almanya kendi küçük çıkarı için düğmeye basmıştı. O düğmeye basan alman bürokratları şimdi ne yapıyor biliyor musunuz? O zamanın dışişleri bakanı liberal bakan, kim anımsıyor adını? Yugoslavya parçalandı ve içinden birçok küçük ülke çıkarken, katliamları da, düşmanlıkları da nefreti de kazıdı. Tito’nun ülkesi yoktu, kendisine özgü yapısı olan Yugoslavya ve onun yaratmış olduğu güzellikler yok, yerlerinde yanmış, yok olmuş bir toprak parçası kaldı. Arkeologlar, o küllerin içinden Yugoslavya’yı tanımaya çalışacak ileride belki!   Parçalan ülke gelecek olan yüzyılın ilk işaretlerini de veriyordu. Eski bir Amerikalı asker, askeri strateji dergisinde geleceğin Ortadoğu haritasını yayınlıyordu. Bugünden bakınca gerçekçi dahi gelebilir. Sınırlar savaş alanlarda değil, masa başında olduğunu geçen yüzyıldan biliyoruz. Eskiden üç devlet adamı eline kalem alıp, pazarlıkla sınırları çizerken, şimdi bir başkan yardımcıları ile o işi hallediyor, çünkü kendisine akıl verebilecek birçok eski general emrindedir.  Sınırların arasında kalan, farklı ülkelerde yaşamaya zorlanan ailelerin dramları yaşamaya devam ediyor. Şimdi yeni dramlarda kapımızı çalıyor. Yeni Ortadoğu kuruluyor, çünkü üç devlet başkanın ortak almış olduğu karar Yugoslavya’da yırtıldı. Yeni ortak anlaşmalara gerek yok, çünkü danışmanları ile bir başkan karar verebiliyor. İnsanlığın yaratmış olduğu birleşmiş milletler kurumu da bu şekilde tarihin çöplüğüne doğru atılıyor. Ortadoğu yeni gelişmelere gebe olmaya devam ediyor. Teknolojiyi elinde bulunduranlar, teknoloji bağımlılarını istediği gibi yönlendirmeye devam edecektir.   Acının sesi gök kubbenin altında her toprak parçasınd... Devamı

Yahudi düşmanlığı ve sol!

2006-10-20 13:44:00

Yahudi düşmanlığı ve sol! Üniversite yıllarında bir öğretim üyesi ulus devletini açıklamaya çalışıyordu. O güne kadar Kemalist eğitim sürecinden geçmiş olduğumuz için bize yabancı olmayan cümleleri tekrarlıyordu. Üniversite kapısı bana başka bir ufuk açmıştı, çünkü orada diğer ulus devletlerden gelen insanlar ile tanışmıştım. Bir yandan klasik söylemi yaparken, elimi kaldırdım, tanımınız içinde tarih, din, ortak coğrafya ve ortak köken gibi özelikleri bir çırpıda sıraladınız, fakat yaşadığımız dünyada bu tanımlara uymayan birçok ulus devlet var, şimdi onlara ne diyeceğiz. Hatta devlet olamamış uluslar. (O sıralarda Filistin hala ulus devlet olma mücadelesi vermekte, yeni bir Filistin birlikteliği kurulmuştu, sürgünde yaşayan Filistinliler tarafından.) Şimdi bu durumda o topluluklara ne diyeceğiz? Duraksamıştı, bugüne kadar tekrarladığı ve ezbere yapılan konuşma bozulmuştu, sınıf bir an sessizleşmişti. Yeni liseden çıkan öğrenciler, tıpkı lisedeki gibi sessizleşmişlerdi. Öğretmenin söylemlerine karşı nasıl laf edilirdi? Sessizliği yine öğretim elemanı bozdu, ‘anlayamadım örnekler misin?’ dedi. ‘Elbette!’ diyerek söze başladım. Onun bize vermiş olduğu sıralamayı konuşmamın planına oturmuştum. Tarih birlikteliği, ortak bir geçmiş. Şimdi İsrail devletini oluşturan çoğunluğunu oluşturanların farklı farklı tarihi geçmişleri vardı. Her biri başka coğrafyalardan gelmiş veya getirtilmiş insanlardan oluşuyordu, hatta büyük çoğunluğu İbranicede bilmiyordu. Tevrat temel alınarak bir tarih yazılabilinirdi, fakat yaşam ne kadar örtüşürdü, yazılan sadece destan olurdu!… Sadece onlar mı, Avustralyalılar, Kanadalılar, Yeni Zelandalılar, her birini oluşturan insan topluluklarının tarihleri farklı farklıydı. Demek ki bunlar ulus devlet değil!.. Din birlikteliği konusuna gelince, Filistinlileri hemen örnek göstermiştim, çünkü yanımda oturan Muhammed Filistinliydi. Filistin halkının % 40’a yakını Hıristiyan inancına sahipti. Yani bizim görmek isted... Devamı

Sünnet ve geleneklerSünnet ve gelenekler

2006-09-15 12:40:00

Sünnet ve gelenekler Temmuz ayı olunca çocukların sünnet düğünü yaklaşmış demektir! Hem erkekliğe ilk adım atıyorlar, hem de vücutlarından küçük bir parçayı kaybediyorlar. Bu parça kaybediş sırasında ise öyle sessiz olmuyor. Bakın ben erkek oluyorum gururu içinde oyunlar oynanıyor, şimdilerin modası olarakta düğünler yapılmakta. Ne şansız bir çocukluk geçirmişim, hiç düğünüm olmadı. Gerçi benim çocukluğum da sünnet olacak çocuklara özel kıyafetler alınır, bir kez giymelik. Ya kral olur, ya prens, ya da asker! Birde omuzdan aşağıya doğru bir de kurdele, maşallah yazısı. Şimdikiler resmen davul zurnalı düğün eşliğinde yapılıyor, şanslı olan çocuklar önce bu iş için tasarlanmış arabalarda davul ve zurna eşliğinde şehir turu yaptırılıyor, arabanın önünde dörtleri yakmış ve içinde kameraman olan başka bir aracı takip ediyor. Çocuk kendisinden emin şekilde ve dik bir biçimde arka koltuğun yaslanma bölümünde oturmaktadır, sanki ayakta durur gibi. Kornalar eşliğinde düğün yapılacak yere gelinir. Bir kral karşılanır gibi alkışlar eşliğinde arabadan iner ve kendi koltuğuna doğru yönelir. Ailesi en güzel kıyafetleri giymiştir, tüm konuklar kapıda karşılanır, her gelenin eline kolonya dökülmesi unutulmaz. Konuklar düğünün yapılacağı alana alınırken, onları yüksek ritimli bir müzik karşılar. Bazı düğünlerin girişinde onuncu yıl marşı söylenir. Gözyaşları dökülür çaktırılmadan. On yılda koskoca ülkeyi demir ağlarla ördük! İşte bizim oğlanında mürvetini göreceğimiz günler yaklaşıyor demektir. Tüm bu hazırlıklar şu Mürvet için değil mi? Sonra meşhur çistak müzikler eşliğinde konukların kulaklarının pası alınır veee başlar halaylar, göbek havaları ve de Ankara havaları! Sahne dolar, herkes kendi hünerini sahnede gösterir, bu arada da video kamerası çalışmaya devam eder. Fotoğraflar çekilir. Büyük bir balo oluyor sanır insan, normal olarak o insanları bu kadar süslenmiş ve güzel kıyafetler içinde hiç göremezsiniz. Eğer bu kıyafetlerle görmek istiyorsanız, ya düğüne, ya da sün... Devamı

Sıfır Tolerans!

2006-10-13 12:00:00

Sıfır Tolerans! İşkenceye karşı sıfır tolerans söylemi yıllardır politikacılarımızın dilinden düşmez! Uygulamalarda ise işkence gizli gizli teşvik edilmeye devam edilir. İşkenceyi sadece kolluk kuvvetleri mi uygular? Elbette hayır! İşkence yaşantımızın ayrılmaz bir parçası oldu.  Kendimizden kimi daha zayıf görüyorsak ona karşı işkence uygulamaya hazırız! Kedilerin ve köpeklerin kuyruklarına takılan tenekeler! Kafeste yaşamaya zorunlu bıraktığımız hayvanların, kafeslerini normalinde aşağısında küçük tutmak! Tutukluları, karanlık ve küçük hücrede tutmak! Dersini çalışmayan, ya da komşusunun camını kıran çocuğumuza oda hapsi! Okullarda disiplin adı altında saç kesmeler, belli bir kalabalığın önünde tokat atmak! Kalabalık bir yolda, zayıf ve yaşlı insanlara yol açmaları için laf atamalar dışında omuz atmalar! Otoyollarda, işaret vermeden önüne arabasını kırıp, sonra en soldan en sağa, daha sonra sağdan sola zikzak çizerek giden araçların yapmış olduğu terör ve eski araçları sıkıştırmalar. Sıkıştırmakla kalmayıp, arkasından iteklemeler! Bütün farlarını sonuna kadar açıp, sonra kornaya basarak hız yapma denemeleri. Arabasının içinde cıstak müzikleri sonuna kadar açıp, trafiğe ses getirdiğini düşünenleri görünce yaşantımızın her alanında işkence var demek az bile kalıyor! Televizyon ekranlarında önceleri amerikan filmlerinde alışık olduğumuz işkence görüntüleri, şimdi yaşantımızın her alanında. Bilgiyi almak için her türlü şiddet hoş görülüyor. İşkence yapılıyor, dövülüyor, gururu ile oynanıyor. Bizlerde hoşgörü ile izliyoruz. İşkence ülkemizde sıfır tolerans olacak demekte politikacılar! İşkence sıfır olabilmesi için şiddetin yaşantımızdan çıkması gerekli! Yaşamın içinde şiddet hoş görülmeye devam ediliyorsa, gelenekler adı altında yapılan uygulamalar ceza indirimine uğruyorsa o ülkede işkence sıfır tolerans olamaz. Evrensel yasalar, ülke ayrımı gözetilmeden, istisnalar olmadan uygulandığında bir anlam ifade eder, yoksa evrensel kurallar yerine gelen... Devamı

Modern yaşam!

2006-10-19 23:58:00

Modern yaşam! Küresel ısınmanın sonucu mu, yoksa doğal bir sonuç mu bilmiyorum, yandığımı hissediyorum ve hiç bir şey yapmak içimden gelmiyor. Yakın bir zaman diliminde benzin fiyatlarındaki yükselme gibi su fiyatlarının da katlanacağını düşünüyorum. Hani serinlemek için kendimiz suyun altına bırakıyoruz ya şimdilerde -ki bizleri hala şanslı görüyorum.- yakın bir zaman sonra serinlemek için su bulamayacağımız için, başka aletlerden yararlanır olacağız. klimalar serinlemek için bir araç iken, global ısınmanın da sebepleri arasında olmaya devam edecek gibidir. Ne yardan, ne şerden vazgeçemeyeceğiz gibi... Isınmanın sonucu sadece yanmayacağız gibi gözüküyor, Tsunami dalgası gibi üzerimizden sıcak dalgaları geçerken, boğulacağız gibi bir his de taşımaktayım. Sıcaklar can almaya başladı, hep soğuklar alacak değil ya! Sadece can almakla kalmıyor, var olan yeşil alanlarında yok olmasını sağlamakta, insanların yardımlarıyla. Ağaçlık alan altında rakı, bira içmeye meraklıyız, içtikten sonra şişeleri kırmaya da daha çok meraklı olduğumuzdan, bir güzel şişeleri kırıp o alandan da ayrılıyoruz. Güneşin ve rüzgarın etkisi ile orada yaşayan canlılar can telaşı içinde ateşin içinden kaçmalarına da şahit olmaya devam edeceğiz! Kısaca yangınlar sadece ormanlık alanda değil, her yerde devam ediyor, insanlığın doğaya ve kendisine yaptığı en büyük kötülük, ateşin ve ısınmanın kontrolsüz kullanımı! Gelişen teknoloji, yaşadığımız alanı daha refah yaşanır hale getirirken, aynı zamanda yaşadığımız dünyayı yok ediyor. Denizlerimiz ve akarsularımız artık serinlemek için sağlıklı değil, fabrika ve şehir artıkları ile akamaz hale gelen bu yerler tüm insanlığı tehdit etmeye başladı. Yeraltı sularımız kullanılmayacak kadar kirlenmiş konumdadır. İçecek sularımız plastik şişelerde alıcısını beklemiyor, tüketilmeye devam edilmektedir. Su bedava dönemi çoktan kapanmış, havada paralı hale gelme durumuna doğru gitmekteyiz, ilk işaretlerini metropol şehirlerde kendisini göstermektedir, marketler... Devamı

İzlenimler…İzlenimler…

2006-10-19 23:56:00

İzlenimler… Türkiye’nin arka yüzü ya da öteki yüzü hakkında kısa da olsa yazı yazmayı hep düşünmüşümdür. Düşünmekle kalmayayım dedim ve tatil fırsatı içinde izlenimlerimi kısaca da olsa dile getireyim. Kim hangi cemiyet içinde yaşıyorsa, dünyaya o penceren bakıyor, bir de karşı alandan bakmayı başarabilsek, acaba bugünkü kadar hava gerilir miydi? Hava gergin ve üzerimde havanın ağırlığı var! Bayburt’tan otobüse binmişti. Otobüs İstanbul yönüne doğru hızlı bir şekilde hareket etmekteydi. Hava kararmış, uykusu da gelmişti. Bir süre sonra gözkapaklarının ağırlığına dayanamamış, gözleri kapanmıştı. O koltukta uyuyordu, rahat olmazsa da. Bir yandan da yarın İstanbul’da karşılaşacağı manzarayı düşünüyordu. Her ayrılık hüzün, her buluşma mutluluk getirir miydi? Elbette değilidi mutluluk. Geleceğin belirsizliği hakimdi. Yolda otobüs hızla karanlığın içine doğru gidiyordu. Bir süre sonra otobüs ilk molasını vermişti. Yol uzundu ve insan ister istemez molaya ihtiyaç duyuyordu. Ayakları şişiyordu her yolculuk sırasında, kasları geriliyordu. Bu molalar sayesinde kendisini topluyordu. Molalar eskisi gibi de değil, daha modern ve temiz. Molada kendi ihtiyacını karşılayıp geri döndüğünde gözelerine inanamamıştı. Yanlış otobüse bindim diyerek geri indi ve panik halinde tüm mola yerdeki otobüslere bakmıştı. Sonra orada birine sordu; “kardeş, ben Bayburt’tan geliyorum, İstanbul’a gidiyorum, acaba geldiğim otobüs kalktı mı?” şaşkınlık içindeydi, geldiği otobüsü bulamıyordu. Buluyordu ama içinde bir şüphe vardı. Acaba demekteydi. İlk bindiği otobüs o geldiği otobüs olduğunu öğrendiğinde inanamadı ve tekrar otobüse bindi. Sonra hayal görüyorum diyerek gözlerini ovuşturdu. Hayır, her şey olduğu gibiydi, küçük çantası oradaydı, peki neden yanıldığını düşündü. Bayburt’tan ayrılırken önünde oturan bayanlar çarşaflar içindeydi, şimdi ise her yerleri açıktaydı! Kısa kollu tişörtler içinde iki bayan oturmaktaydı önünde. Üstelik saçları ... Devamı

Tatilin ardından...

2006-10-19 23:52:00

Tatilin ardından... Tatil bitti ama etkisi hemen bitmez. İnsanın üzerine yapışır bir süre, birlikte yaşarsın. Kervan geçmez, kuş uçmaz bir yerdeydim. O yüzden ağaçların arasında rahat rahat dolaştım. Kuş uçmayan yerde ne kene olur, ne de kuş gribi! İnsanın olmadığı yerde doğa ne güzel kendi kendisini dönüştürüyor, insanın adım attığı yerde ise bozulma ve dengelerde oynama kaçınılmaz oluyor. Ayaklarımı toprağa değdirdim, güneşi içime aldım. İçime fazla almamak için de üzerimde tişört ve şapka ile gizlenmiş olmuş durumdaydım. Doğanın eşsiz güzelliği içinde yukarılardan aşağıya bakmak insanın içinde bir sonsuzluk ve de boşluk hissi bırakıyor. İkide bir gittim, uçurumun kenarından aşağıya bakmaya. Yalnızdım tatilimde gündüzleri, akşamları ise dostların sesi içinde muhabbet içindeydim. Tatilimi geçirdiğim yerde ne telefon, ne televizyon ne de bilgisayar vardı. Teknolojiden uzakta birkaç gün, çalmayan telefon, var olmayan televizyon, arada sırada düşündüğüm mail kutum ve oraya gelen mailler! (Bana gelen mailleri genellikle yanıtlarım. Bugüne kadar küfür dolu olanlar hariç hepsini yanıtlamışımdır.) Nasıl hemen de alışkanlık yapıyor teknoloji, sanki onsuz yaşayamayacağımız hissine ne kadar çabuk kapıldığımı düşündüm. Bilgisayarımdan ve mail kutumdan kısada olsa ayrı kalmak, sanki bende boşluk yarattı gibi!.. Ayrıldığım ilk gün, bugünde merhaba gönderemedim dedim! (dostlarıma her zaman merhaba kartları gönderirim. Eğer gönderdiğim merhaba kartlarımı görmek isterseniz www.cemoezkan.de adresine bakmanız yeterli, orada sizi yakalayacaktır!) Sonra ne merhaba geldi aklıma, ne mail kutum. Uçurum kenarına gidip aşağıdan akan yaşama baktım. Kendimi çok hafif, her an rüzgârın gücüne kapılacak gibi hissettim. Rüzgârın beni istediği yere sürükleyeceğini düşündüm. Homeros destanında kayaların arasından gelen sese kapılıp giden kayıkçılar gibi, kapılmak istedim aşağıdan akan sese. Karşı kıyı Yunanistan. Ne kadar da yakın, adım atsan oradasın. İstanbul boğazındaki iki yaka gibi y... Devamı

İzmir’i adımlarken…

2006-10-19 23:50:00

İzmir’i adımlarken… İzmir büyük bir şehir, hatta anakent konumdadır. Hem de 3 milyonu içinde barındıran tam bir kozmopolitlik şehir. Göçün en çok etkilediği bu şehirde yerli ahaliyi görmek o kadar kolay değil.                    Bugün yaşasaydı Necati Cumalı şehri ve Urla’yı nasıl anlatırdı? İzmir sokaklarını bazen arşınlıyorum, arşınlarken sokakları ve insanları izliyorum. İnsanlar, sokaklara uyum sağlamayan görüntü sergiliyorlar. Şehrin tek düzeliğine bir çelişki görünüm sergilemekteler, giydikleri kıyafetlerle. Rengârenk, her tipten kıyafetlerle sokaklar daha da renkleniyor. Dar sokakları, renksiz binaları, ruhsuz betonarme yapılarla İzmir bir kordon şehri gibidir. Şimdi gecekondu mahallesinden yürüyorum, ev yıkık, kapılar açık, içeride ki döşek görülüyor, üzerinde da yatan biri. Sıcaklardan insanlar devrilmiş döşeklere diye düşünmeden duramıyor insan. Evin önünde son model bir volkswagen. Ne çelişki bu diye düşünmeden duramıyorum. Neyse gözümüz yok valla, parası olan alır. Biz burada ayakkabı eskitirken, otobüslerde cep telefonumuzu kapatarak dolaşırken, evlerin önünde lüks araçlar! Elbette tüm gecekonduların önünde son model arabalar yok. Bazılarında eski arabada görülüyor, bazılarında ise hiç bir şey. Gecekondularla birleşmiş olan apartmanların arasındaki dar sokaklardan ana caddeye ulaşıp, otobüs durağına varıyorum. Evde unuttuğum suyu hemen oradaki bir kuruyemişçiden alıyorum. Suyun fiyatı her yerde ayrı, tek fiyat yok! Yolda dikkatimi çekiyor başı bağlı kadınlar. Onlara yanaşıp bir şey sormaya cesaretim yok, tanıdık birini bulsam da konuşsam demekteyim, çünkü merak ediyorum, bu denizle iç içe olan şehirde denize giriyorlar mı diye? Deniz ile iç içe yaşarken sadece kadınlara yönelik hiç alan açılmadığını düşünüyorum. Gerçi duyduğum bazı oteller bunlar için özel hizmet veriyormuş ama ne kadar alanları var? Denizin içine kara bir çarşaf çe... Devamı

Teknolojiye karşı direniş yok oldu!

2006-10-19 23:48:00

Teknolojiye karşı direniş yok oldu!   Teknolojiye direnç geçmişte daha fazlaydı. Şunun şurasında o kadar geçmişe gitmeye gerek yok, ilk defa ülkemize renkli yayının olduğu döneme kadar uzanmamız yeterli.   O renkli televizyonların ülkemiz topraklarına önceleri alamancılar aracılığı ile girdi. Daha sonra renkleri birbirinden kötü renkli yapım televizyonlar ve de arkasından renkli yayınlar.   Renkli yayınların artması ile birlikte, renkli görüntü veren televizyonlara yönelik taleplerde arttı. O dönemde alım gücü olmayanlar, ne olacak canım, televizyonun üzerine iki renkli boya sürersin, al işte televizyon söylemini de beraberinde getirdi. Evde ki talep, cepteki arza uymuyordu!   12 Eylül sonrası gelişen ve kök salan liberal ekonomi ile birlikte “memurum işini bildi” ve her eve renkli televizyonlar girmeye başladı. Renklendi hayatımız ama renksiz programlar da ev içinde yerleşik alışkanlıklarda bozmaya başlamıştı. Eskiden tek kanal seyredenler, birden bire başka kanallar ile buluşmaya başladı. Daha özgür ifadeler duymaya başlayınca, hah dendi, ülkemize demokrasi geldi. Korkmaya gerek yok, her isteyen istediğini konuşacak!   Nazım bu sayede daha halk tabanına doğru yayıldı, komünist vatandaşa vatandaşlık tartışmalarına MHP başkanı dahil oldu. Dahil olmakla kalmadı şiirini dahi okudu. Yaşam artık renkleniyordu, teknoloji yılların yapamadığını bir çırpıda yapmıştı. Değişim kaçınılmazdı ve hızlı bir şekilde günlük yaşama müdahil oluyordu.   Şimdi düşünüyorum, yeni kuşak hemen hemen her gelişmeyi anında izliyor ve müthiş bir tüketim çılgınlığı içinde. Henüz borcunu bitirmediği cep telefonu yenisi ile değiştiriliyor, hatta cep telefonuna göre arkadaşlık grupları kurulmaya başlandı.   İzmir gibi illerde ise hala otobüslerde cep telefonu kullanamıyorsun, çünkü otobüsteki teknoloji gelişimi ceplere göre yapılmamıştı, geri kalmış durumda!...   Bu durumda gençlik ne yapıyor, elbette telefonunu kapatacak değil ya,... Devamı

İzmir şehrini adımlarken...

2006-10-19 23:46:00

İzmir büyük bir şehir, hatta anakent konumdadır. Hem de 3 milyonu içinde barındıran tam bir kozmopolitlik şehir. Göçün en çok etkilediği bu şehirde yerli ahaliyi görmek o kadar kolay değil. Bugün yaşasaydı Necati Cumalı şehri ve Urla’yı nasıl anlatırdı?   İzmir sokaklarını bazen arşınlıyorum, arşınlarken sokakları ve insanları izliyorum. İnsanlar, sokaklara uyum sağlamayan görüntü sergiliyorlar. Şehrin tek düzeliğine bir çelişki görünüm sergilemekteler, giydikleri kıyafetlerle. Rengârenk, her tipten kıyafetlerle sokaklar daha da renkleniyor. Dar sokakları, renksiz binaları, ruhsuz betonarme yapılarla İzmir bir kordon şehri gibidir.   Şimdi gecekondu mahallesinden yürüyorum, ev yıkık, kapılar açık, içeride ki döşek görülüyor, üzerinde da yatan biri. Sıcaklardan insanlar devrilmiş döşeklere diye düşünmeden duramıyor insan. Evin önünde son model bir wolksvagen. Ne çelişki bu diye düşünmeden duramıyorum. Neyse gözümüz yok valla, parası olan alır. Biz burada ayakkabı eskitirken, otobüslerde cep telefonumuzu kapatarak dolaşırken, evlerin önünde lüks araçlar! Elbette tüm gecekonduların önünde son model arabalar yok. Bazılarında eski arabada görülüyor, bazılarında ise hiç bir şey.   Gecekondularla birleşmiş olan apartmanların arasındaki dar sokaklardan ana caddeye ulaşıp, otobüs durağına varıyorum. Evde unuttuğum suyu hemen oradaki bir kuruyemişçiden alıyorum. Suyun fiyatı her yerde ayrı, tek fiyat yok!   Yolda dikkatimi çekiyor başı bağlı kadınlar. Onlara yanaşıp bir şey sormaya cesaretim yok, tanıdık birini bulsam da konuşsam demekteyim, çünkü merak ediyorum, bu denizle iç içe olan şehirde denize giriyorlar mı diye?   Deniz ile iç içe yaşarken sadece kadınlara yönelik hiç alan açılmadığını düşünüyorum. Gerçi duyduğum bazı oteller bunlar için özel hizmet veriyormuş ama ne kadar alanları var?   Denizin içine kara bir çarşaf çekip kadınları bu çarşafın içinde yüzmeye mahkûm edenleri duydum, o yörenin kolluk kuvvetleri bu tip y... Devamı

Ulusal Kimlik Üzerine Tezler…

2006-10-19 23:42:00

Ulusal Kimlik Üzerine Tezler…   Aşağıya Taner Akçam'ın bir tezini alıyorum, okuyunca ne kadar haklı olduğunu görüyorum. Tarihe başa açılardan yaklaşınca günümüzde yaşanan çelişkileri de anlamak daha kolaylaşıyor. Günümüz de sol görünümlü milliyetçi düşüncenin temeli, geçmişte saklı olduğu ve ırkçı söylemin ve tavrın arkasındaki nedenleri gün yüzüne çıkarması açısından da önemseyerek okudum. Bu yazıyı her ne kadar Taner Akçam yazmış olursa olsun, altına imza atacağım bir metin konumundadır. Bundan dolayı paylaşıyorum.   03.07.2006 ismail cem özkan     *******   Ulusal Kimliğimizin Oluşumu Üzerine Bazı Tezler / Taner Akçam   Osmanlıların çöküşü ve ulusal devletimizin kuruluşu sürecinde, bizlerin düşünce ve eylemlerini belirleyen, ulusal ruh dünyamızın temel direklerini oluşturan, bazı düşünce, duygu ve davranış kalıpları oluşmuştur. Zihniyet dünyamızı oluşturan bu duygu, düşünce, davranış modellerimizin içinde insan hakları gibi bir soruna fazlasıyla yer yoktur. Bu nedenle, insan hakları sorununda yeni bir perspektif geliştirebilmemiz için, zihniyet dünyamızın, ulusal kimliğimizin bu köşe taşları üzerine düşünmek ve bunları sorgulamak zorundayız.   Burada ulusal kimliğimizi şekillendiğini ve bugünkü davranışlarımızı da belirlediğini ileri sürdüğüm bazı olguların oldukça "eski bir zaman diliminde" yaşanmış olması, bugünle ilişki sorununu gündeme getirmektedir. 100-150 yıl önceki olayların sonuçları ve bıraktığı izler itibariyle bugün açısından fazla bir anlam taşımadığı ileri sürülebilir. Burada bu tür bir tartışmayı yapmadan, sadece Norbert Elias'ın konuya ilişkin söylediklerini aktarmakla yetinmek istiyorum: "Her seferinde büyük hayretlerle görülmektedir ki, belli düşünme, duyma ve davranış kalıpları, dikkati çekecek biçimde yeni koşullara uyarak, aynı toplumda birçok kuşak sonrasında yeniden ortaya çıkmaktadır... Gerçekte toplumsal olaylar etkilerini genellikle 100 yıl sonra gösterirler. Bunu anlayabilm... Devamı

Denizden balık çıktı…

2006-10-19 23:40:00

 Denizden balık çıktı…   “Denizden ne çıkarsa yerim, babamda olsa!” Demekteydi biri, sırıtarak kameralar karşısında.   Marmara denizinde tutulan balıklarda yüksek oranda kimyasal maddeler bulunmuş, bunların bir bölümü kanser yaptığı ise kesinleşmiş yapılan bir araştırmada.   Ülkemizde her gün yeni iddialar gelmekte, tavuk, yumurta derken, deli dana, sonra balık! Sebzeler dersen garip görünüm sergilemekte, koparıldıkları halde gelişmeye devam ediyorlar!   Ne yiyeceğiz? Gözümüzü kapatıp elimize ne gelirse ağzımıza atmamız gerekli, çünkü eskisi gibi tatlarından ayırt edilen yiyecekler, günümüzde sadece görüntüleri ile ayırt edilir hale geldi, tatları eşitlendi. Ne yersen ye, tadı kokusu olmayan nesnelere dönüştü. Gözünüzü kapayın deneyin isterseniz, ne yediğinizin farkına dahi varamayacaksınız!   Ne oldu da bu kadar bozuldu her şey?   Neden şimdi doğal olarak ürünler için ayrı pazarlar kurulmaya başlandı?   Doğal olarak üretildiği söylenenlerin ise, ne kadar gerçekten doğal? Çünkü batı dünyasında bu konuda da birçok olay gündeme geldi, doğal olduğu söylenenler ile diğerleri arasında büyük fark olmadığı yapılan araştırmalarda ortaya konmuştu.   Denizden babamda çıksa yerim demekteydi, gülerek.   Denizden ne çıkacağını kim bilebilir?   Ege sahillerine vuran varillerde radyasyon var mı, yok mu paniği yaşandı, kısa süre önce, neyse ki radyasyon değil, yemek artıkları çıktı. Denizde giden bir yolcu gemisi bütün birikmiş çöplerini variller ile denize atmış.   Denizde balıklar her türlü maddeyi etlerinde taşıyorlar, onu avlayanlarda Allaha emanet kurduğu çilingir sofrasında gülerek tüketmekte.   Bugün varız yarın yokuz, boş ver abi keyfimizi bozma der gibi düşündüğünüzü düşünüyorum. En iyisi açalım şuradan bir rakı, yanına da balık, bir de sohbet ve müzik!   İçinizde sesi güzel olan var mı?   Bir Sivas yöresinden türkü söyleyin, yanık yanık, içten içe yan... Devamı

yaşamın hiç öngörüsü olmaz mı?

2006-10-19 23:38:00

bir hafta daha geçti! sessiz ve sedasız... sıcaklar içinde merhaba yoksunu bir hafta daha! izmir her yıl biraz daha ısınıyor, biraz daa katılıyor yalnız insanlar kervanına, ve kerva yocuları diretmekte yalnızlık üzerine! çünkü bir merhaba dese yalnızlık ortadan kalkacak! ne derdi şairimiz, yalnızlık paylaşıldı mı yalnızlık olmaktan çıkar! böyle mi demekteydi? acaba diye düşünüyorum, şairimiz yalnız mı öldü? yoksa bir çay demini paylaşacağı, akşamları sohbet edeceği, kahvenin tellerine türkü yakarak mı öldü? kelimeler bazen insanı yaralar, bazen umut yükler! ama her zaman bir şey de yapmak zorunda deil, küçük bir serinlik bırakır çeker gider. geldiği yerden sonsuzluğa doğru! sonsuzluk içinde hiç bir şeyin kaybolmadığını biliyor musun? demek ki, sonsuzluk o kadar büyük ki,,nsan oldu olalı sonsuzluğa bir şeyler bıraktı ve hala yer var! içine girip arayınca insan bir şeyler, bulur! o yüzden yazılır tarih romanlar, tarihte kavuşulmayan sevdalar üzerine! destanlar bırakılır sonsuzluğa, bir ozan yüreği gider bulur gün yüzüne çıkarır! ferhat ile şirin, mem u zin! günümüzde yaşanmaz mı aşklar, yaşanmaz mı destanlar? destanlar yaşanmaz, ozan yürekliler hayat verir ve yaşamaya başlarlar! ozan yüreğin hayat vereceği hikayeler ise her an yaşanır, önemli olan onu o ozanın gönlüne dokundurmakta! yaşanmamış o kadar hikaye ve destan var ki! bakalım yaşanmamışları yazacak ve düşünecekler olacak mı? gelecek mi yok oldu? yoksa bizim gelecek önsezilerimiz mi? neden yazılmaz jul verne hikayeleri günümüzde? hiç düşündün mü? bir merhaba dememek belki hayatından neler yok ettiğini? yaşamın hiç öngörüsü olmaz mı? hep suprizleri içinde mi barındırır? yok yok, hayatımızda suprizlere yer yok, çünkü her gelen kötü geliyor diyorsan, o zaman deme merhaba! çünkü olumsuz düşünce ile başlayanlar hep olumsuz biter!   29.06.2006 ismail cem özkan... Devamı

Deprem…

2006-10-19 23:36:00

Geçen sene bol bol deprem ile ilgili yazılar yazdım, çünkü orta düzeyde olan İzmir depremlerini yaşamıştım. O dönemde kulaktan kulağa giden değerlendirmeler, kendisini bilmez bilim adamlarının açıklamaları büyük bir tedirginlik yaratmamakla kalmamıştı, panik halinde yaşamaya başlamıştık.   İlk defa, bir evde depremi yaşamıştım. Bir kibrit kutusunda kibrit gibi hissetmiştim kendimi. Tabi kibrit kutusu yeni yürümeye başlayan çocuğu elinde olduğunu düşünerek!   O depremlerin sebebini başka bir bilim adamı açıklıyor. EBAMER Müdürü Prof. Dr. Atilla Uluğ belirttiğine göre; Anadolu'nun batıya doğru her yıl iki buçuk santimetre kaymasından kaynaklanıyor. Bu da bölgemizde hem sıkışma hem de genleşme tektoniğine bağlı olarak bir hareketlenmeye ve gerginliğe neden oluyormuş.   Yani Anadolu, Yunanistan ile birleşiyor, yıl be yıl!   Bu birleşme olayı da elbette depremleri meydana getiriyor.   Şimdi İzmir’in bir bölümü denizin doldurulmuş alanında oturmaktadır. Bu alanlarında sakıncalı alanlar olduğu belirtilmektedir açıklamalarda.   10 Temmuz 1688 yılında İzmir deprem sonucu yerle bir olmuş ve yeniden imar edilmiş olduğunu öğrendim. Şehrimiz sadece yangınlar ve savaşlar ile yeniden inşaa edilmemiş, deprem sonucu da yeniden oluşturulmuş.   İzmir şehrini bir dolaşın, hiç ders alınmış bir şehir mimarisi ile karşılaşabilir misiniz?   Toprak kaymasının olduğu dağların tepelerine oluşturulmuş olan getto tip yerleşim alanları...   Dar sokakları ile Karşıyaka’sı.. Hani bir felaket durumunda itfaiye ve ilk yardım aracı dahi o sokaklara giremez.   Dik yamaçlar üzerine kurulmuş yerleşim yerlerinde dik yollar. İnsan dururken dahi kayıyor, oradan toplu ulaşım aracı gidip geliyor.   Kaldırımı olmayan yerleşim alanları.   İzmir hiç geçmişinden ders almamış durumda.. ve son on gün içinde İzmir’de on deprem olmuş hafif şiddetli..   Anadolu her yıl iki buçuk santimetre kayıyor batıya d... Devamı

Tatil başladı…

2006-10-19 23:30:00

Tatil başladı…   Okullar tatile girdi, büyük sınavlar yapıldı. Veee tatile girildi. Tatil denince ilk akla gelen yerler deniz kenarları oluyor. Hiç deniz görmemiş biri içinde tatil denince akla gelen ilk yerin deniz olması acaba tesadüfî mi?   Tatil başladı, parası ve olanağı olanlar deniz kenarlarına doğru hamle yaptılar. Olmayanlar ise ne yaptı dersiniz?   Büyük şehirde olanların bir bölümü hafta sonlarını geçirmek için nerede ağaç varsa onun gölgesine gitti. Giden bir pişman gitmeyen bin pişman misali, akşam haberlerde görüntüler yayınlandı. Kene ile tanış oldular, ağaç ve yeşillik altında olanlar. Kene ısırmaları sonucu bir kaç kişi hayatını kaybetti, kalan sağlar bizimdir diyerek yine ağaç altlarında piknik yapıla geldi.   Geri kalan, yani olanağı olmayan ülkenin %80'ni ne yaptı?   Bu sene kuran kurslarına giden çocuk sayısında patlama olmuş. Örneğin Diyarbakır'da geçen seneye göre %80 daha çok öğrenci kuran kursunu ziyaret eder olmuş. 200 kuran kursuna 20 bin kişi kayıt yaptırmış, büyük bir bölümü de kız çocukları oluşturuyormuş. (Bu bilgileri Diyarbakır Müftülüğü açıklamalarından öğrendim.)   Sosyolojik olarak toplumlar muhafazakârdır, durumlarının pek değişmesini istemezler. Yani değişikliklere karşı ilk tepkileri süre giden alışkanlıklara dört elle sarılmayı tepki olarak ortaya çıkarır. Zaman içinde bu tepkiler kırılır ve zaman nereye doğru akıyorsa akmasına devam eder.   Geçmişimizde bu tip tepkiler ile çok karşılaştık, fakat artık elimizde geçmişten gelen kaç değer kaldı? Çocukların camilere yönlendirilmesinin arkasında acaba, çocuğum dinini öğrensin mi, yoksa onlardan gelecek olan tepkileri en alt düzeye düşürmek için mi gönderiliyor?   Her akşam haberlerde gösterilen pırıl pırıl görüntüler eşliğinde içten içe doğru yayılan bir isyan varoşlarda kendini beslemektedir.   Varoşlardan kapkaç yapanların çıkması tesadüfî değildir.   Varoşlardan çıkanların daha acımasız olması... Devamı

Yemek!

2006-10-19 23:28:00

Yemek!   Yemek konusuna değinmeden duramayacağım. Şimdi diyeceksiniz ne yemeği? Hepimiz biliriz, öğle yemeği, akşam yemeği diye ama bu anlatacağım yemek öyle sıradan yemek değil!   Toplu yemeklerde bir şeyler olmaya başladı son on yıl içinde. Nerede toplu bir yemek varsa, orada toplu zehirlenme vakaları ile karşılaşmamak mümkün değil.   En son olarak yine turizm başkenti Antalya’dan geldi. Önce bir işletmede 200 işçi zehirlenmiş, arkasından çevik kuvvet polisleri. Soruşturma açılmış doğal olarak. Bugüne kadar toplu zehirlenmeden ölenler oldu, ağır hastalık geçirenler, hafif atlatanlar. Ama şu yemek verenler hakkında neler olduğunu hiç basından duydunuz mu?   Sürekli yemek fabrikaları açılıyor ve sürekli dağıtılıyor yemekler. Her öğle ve akşam!   Eskiden işletmeler kendi yemekhaneleri vardı, orada yemekler yapılır, ahçıları belli, mutfakları belli yerlerdi. Şimdi işletmeler mutfak ve yemekhaneler çok yer kaplıyor ya da pahalıya mal oluyor diyerek dışarıdan yemek ısmarlamaya başlamışlar.   Ucuz etin yahnisi böyle olur! Kabul edeceksin diyerek, ucuz yemekler toplu olarak tüketilmeye devam ediliyor.   Toplu tüketilen kesim içinde de emniyet güçleri var.   Şimdi toplu zehirlenmeler sırasında Allah göstermesin bir olay olsa, kim müdahale edecek? Polislerimiz ya da görevlilerin hepsi hastanede mide yıkatıyor, işleri biter bitmez gelecekler mi denecek?   Fabrikamızda üretim durdurulmuştur, çünkü işçilerimiz toplu olarak hastanede mide yıkatıyor, yok kardeşim grev ve yemek boykotu değil, sadece zehirlenmişler, siz bugün gidin üretimi yarına yetiştirimiyiz diyecekler?   Toplu zehirlenmelere alıştık!   Eskiden topluca havadan zehirleniyorduk!   Şimdi topluca yemekten!   Başka zehirlendiğimiz şeyler var mı?   Aman aman bu yazının sonuna geldim, aklıma gelmesin toplu zehirlenmelerimiz, çükü yazıyı kısa yazıp okunur hale getirmeye çalışıyorum. Uzun yazdığım zaman kimse okumuyo... Devamı

Peki, patlayan ne?

2006-10-19 23:26:00

Bir şey patladı…   Bir tatil beldesinde bir şey patladı, o şeyin ne olduğunu ve olayı doğru bir şekilde kamuoyuna duyurmakla yükümlü gazetecilerde oraya gitti.   Olay patlayan şey değil, dövülen gazeteciler oldu, çünkü o beldedeki esnaf gelen gazetecileri dövdü, hastanelik yaptı. Her olayda olduğu gibi ellerindeki fotoğraf makineleri de kırıldı.   Bir ülkenin başbakanı olayları abartmayın, kol kırılsa da içinde kalsın dışarıya duyurma dedi ya, esnafta bir olmuş gazetecilerin kollarını, makinelerini kırmaya kalktı.   Sonuçta gazeteciler şikâyetçi olacak, bu olaydan yeteri kadar delil bulunmadığı için ya da zaman aşımı gibi nedenlerle ya dava düşecek, ya da olayın içeriği yönünde hafifletici sebepler bulunacak az ceza ile bir iki kişi ceza alacak.   Turizm bu sene dipleri vuruyor, bu diplerde seyreden durumda esnafta kan ağlıyor, zaten iki adam gelmiş bari onları kaçırmayalım, olayı abartmayalım derken, biraz da kendileri abartmış oldu ve dünya basının eline düştüler.   Turizmdeki tüm kötü gitmelerin sebebi olarak gazeteciler görülüyor ki, onlara saldırılıyor.   Ülkede baş gösteren kuş gribi saklanmalıydı.   Ülkede baş gösteren kene vakaları göz ardı edilmeliydi.   Ülkede baş gösteren toplumsal olaylar yansıtılmamalı, yeter ki esnafımız para kazansın. Yeter ki esnaf kan ağlamasın, ağlarsa ağlatır!   Bir ülkenin başbabakanı ise, gazetecileri azarlar, abartıyorsunuz, haberlere hiza verin diye!   Arkasından da bir turistlik yerde bir şey patlar, o şeyin ne olduğunu kamuoyuna duyurmakla yükümlü olan gazeteciler, yöre esnafından dayak yiyerek olay olurlar!   Peki, patlayan ne?   Sizce bomba mı, kaç kişi öldü? 26.06.2006 ismail cem özkan... Devamı

Biraz daha duyarlılık gösterilmeli ve yaşamı savunanların yanınd

2006-10-19 23:34:00

Bir arada yaşamayı savunmak…   Bugün İstanbul’da bir arada birlikte yaşamı savunan bir etkinlik oldu. Binlerce insan Kadıköy meydanında ellerinde dövizleriyle tek bir vücut çizdiler.   Trabzon’da bir başka gerçeklik yaşanıyordu, ellerini sıkmış yumruk atan insanlar vardı, bir avuç insana. Yine kıyım yine kavga Trabzon’da sahneleniyordu.   Kaç kere olmuştu Trabzon’da bu linç girişimleri, neden tekrarlanıyordu? Linç girişimleri Türkiye’nin değişik beldelerinde hayat bulmaya devam ediyor, çünkü linç girişimde bulunanlar ceza almıyor. Türk Tabipler Birliği Trabzon yöneticisi bu linç girişimin destekliyordu, doktor unvanını kullanarak. Vatanın birliği ve bütünlüğü için her türlü eylem mubahtır.   Peki, bu linç girişimine uğrayanlar ne istiyor, ne yapıyorlar? Ellerinde bir basın bildirisi ve onu halka okuyorlar. Ellerinde birer meşale olan çağdaş Diyojen’di belki onlar. Kaç kişi dinledi, ne dediklerini?   Hiç dinlemeden vatan aşkı adına saldırıp, linç ediliyor! Bu ülkenin güvenlik elemanları ise, nasıl olsa savcı serbest bırakıyor diyerek olaya pek müdahil olmak istemiyorlar. İzleyici konuma düşürülmüş, kolluk kuvvetleri!   İstanbul’da binlerce insan ortak yaşam mümkündür, yeter ki isteyelim diyerek bir yürüyüş yaptığı sıralarda, Trabzon’da linç girişimi geçekleştiriliyordu.   Ülkenin insanlarının bir bölümü ortak yaşamaktan, birlikte üretmekten, birlikte barış içinde yaşamak taraftarı iken, öteki tarafta linç kültürünü büyüten, geliştiren bir anlayış hakim, vatan millet diyerek. Vatanın birliği için linç yapanlar, acaba hiç düşünmezler mi, esas bölücü ve parçalayıcı kendileri olduğunu. Günlük yaşamın stresini ortadan kaldırmak için her an kavgaya hazır ve tetikte dolaşmak bu ülkenin geleceğine ne gibi katkı sunar? Hoşgörü ve anlayışın yerleşmesi gerek topraklara kan davasını teşvik etmek ne kadar doğrudur. Linç kültürü Bizans’tan beri bu topraklarda vardır? &nb... Devamı

"kendimi iyi hissediyorum, kendi rengimde olanlar arasında!"

2006-10-19 23:32:00

"kendimi iyi hissediyorum, kendi rengimde olanlar arasında!"   Fransız gazetesi Libéretion (23.06.2006) gazetesinde Nicolas des Casiniere makalesindeki siyah kadın demekte.   Fransız toplumu daha özgürlükçü, işte diğer kişilerin özgürlük alanlarına saygılı filan biliriz değil mi? Bu makaleden anladığım kadarı ile Fransa’da diğer Avrupalı toplumlar gibi kendisinden olmayanları dışlıyor, dışlamakla kalmıyor nefret diyor.   Siyah kadın sahibi siyah olan bir saç bakım yeri olan berbere girdiğinde kendini çok rahatlamış ve huzurlu hissettiğini söylemekte, çünkü dışarıda sırf ten rengi farklı diye, farklı şekilde bakıldığını, hatta laflar atıldığını ve sokakta huzurlu olamadığını belirtmekte. Bir beyazın berber dükkânına girdiğinde rahat edemediğini, gözleri ile rahatsızlık verdiklerini belirmektedir. Bugüne kadar bu durumdan dolayı kendi arkadaşları arasında saçlarını evde yaptırdıklarını, bir salona gitme ihtiyacı duymadığını belirtmektedir. Yakınlarında açılan bu yeni yer, onlarda huzur hissi uyandırdığını ve daha rahat nefes aldığını özelikle siyah kadın belirtmektedir.   Berber salonları deyip geçmeyin, oralar birer danışma yerleri gibidir, düşünceler alınır, sorunlar konuşulur, hatta hukuki işler bile orada anlatılır ve bir tanıdık avukat tasfiye edilir, eğer avukatın vakti varsa, bir de saçını yaptırmaya gelmişse, orası olur bir avukatlık yazanesi.   Kısaca berber dükkânı deyip geçmeyin, her biri Fransız vatandaşı olan bu siyahlar için bir yaşam alanı da oluyor.   Ben bu yazının sonucunda şöyle düşündüm, acaba sadece renklerinden dolayı dışlananlar mı var, geldikleri ülkeye göre dışlananlarda o toplum içinde bulunmaktadır. Bizim Türkler ya camilerde ya da derneklerde kendilerine bir yaşam alanı yaratmışlar ve tüm sorunlarını orada gidermeye çalışıyorlar.   Bir ülke içinde adacık yaşamlar.   Belki sokakta siyahlara göre daha rahat yürüyorlar, fakat kimlikler ve konuşmaya başlanınca, ne gibi tavır ile ka... Devamı

Haberleri okurken...

2006-10-19 23:24:00

Haberleri okurken, gözümü yeni gelen bir haber takıldı. “Artık eylemler parayla” başlığı altındaki haberde ilginç bir ayrıntıyı sizin ile paylaşmak istiyorum.   "Kamu binaları, hastaneler, diplomatik temsilcilikler, siyasi parti merkezleri ve ibadet yerlerinin 100 metre yakınında gösteri düzenlenemeyecek. Bu mesafe Meclis için 200 metre olacak. Şehirlerarası karayollarında, köprülerde, otobüs terminallerinde, demiryollarında ve hava meydanlarında kitlesel gösteriler yasak."  NTV 22.06.2006   Şimdi haberin bu bölümünü okuyalım ve düşünelim. Şehirlerde her caminin arası 200 metre olarak düşünülürse ki bu konuda başka bir düzenleme daha vardı, içki satılan yerler de ibadethanelere ve okullara uzaklığı 100 metre uzaklıkta olacaktı. Şimdi bu 100 metre tesadüfen oluşturulmuş bir uzunluk ölçüsü olmaz değil mi?   Şehir merkezlerinde gösteri yapılacak yer olmayınca ne olacak?   Cevabı basit, insanın geçmediği, in cin top oynayan alanlar yeni yasaya göre yasal gösteri mekânları olacak!   Basının ilgisini çekmek için, kamuoyu oluşturmak için sürekli istiklal caddesini dolduranlar artık dolduramayacak. İstiklal caddesinin her yerinde ibadethaneler var. Gerçi bu hükümet kiliseleri ve Sinologları ibadethane olarak tanıyıp tanımadığını bilmiyorum. Cem evleri bu iktidara göre ibadethane değil, o yüzden cem evinden cenaze alma eylemleri yasal olma durumunu koruyacak!   Gösteri sırasında çevreye verilen zararlar eylemciden ve eylemi düzenleyenlerden alınacak diye bir kavram var. Bu konu bence de doğru, fakat eyleme katılanların kaçta kaçı ceplerinde para var? Nasıl ödeyecek? Örneğin, polis burada yasak kardeşim, dağılın der demez saldırdı! Ve gösterici de istemeden bir dükkânın camına ya da oradaki otomobile zarar verdi! Peki, bu durumda kim ödeyecek? Kamu görevlisi ödemez, çünkü dokunulmazlığı var! Emir geldi, ya da uyardık dağılın dedik dağılmadılar diye kendini savunacak. Doğal olarak suçsuz!   Eylemler içinde sig... Devamı

yok mu çaresi, yaşamdaki yalnızlığa karşı?

2006-10-19 23:22:00

yaşam ne kadar hızlı geçiyor? kaç gün oldu izmir’e geleli, kaç yıl geçti izmir’e adım atalı? yaşlandık! daha dün annelerimizin ellerinde gezerken, şimdi ellerimiz boş kaldı! bazılarımızın ise ellerinde çocukları torunları! benim yok, ne elini tutacağım biri! Ne kadar hızlı geçtik gençlik çağını? ne kadar hızlı geldik orta yaş kuşağına? ne kadar kaldı yaşlanmaya? hala içimizde bekleyen bir şeyler var, yapılması gerekli olan! kim seslendirebiliyor, içindeki o yetişmemiş çocuğun çığlığını? izmir çok sıcak. bu sıcaklar altında çalışanları görüyorum yollarda. fırın karşısında döner keseni! klima altında çalışanı. zaman hızlı geçiyor, gerçekten kaç gün oldu izmir'e adım atalı? neyi bekliyorum, neden ellerim hala boş? düşündüğümüzü, çocukluk ideallerimizin kaçta kaçını hayata geçirebildik? dün 78'liler derneğinde oturup sohbet ettik, benim çocukluğumun delikanlılarına baktım. her birinin saçı beyaz, tıpkı benim gibi. yüzlerimizde hala gençlik heyecanı. fakat vücudumuz orta yaşlı olduğumuzu haykırıyordu. kelimelerimiz hala gençlik tartışmalarındaki gibi, kendi dünyamızı seslendiriyordu. yaşamdan kopuk, yaşamdan uzak, hala geçmişin hesabını arıyorduk. geçmiş hesaplanmadan sanki, bugün güzelleşemez gibi bakılıyor hayata. ve hayattan uzak düştüğümüzü gördüm.. halla ellerim boş! neden?   peki siz ne düşünüyorsunuz? yok mu çaresi, yaşamdaki yalnızlığa karşı?   21.06.2006 ismail cem özkan... Devamı

Korkuyu aşmak…

2006-10-19 23:20:00

Korkuyu aşmak…   Korkuyu aşmak demek, insanın kendisini doğanın bir parçası olduğunu kabul etmekle mümkün! Doğa içinde korku ile yaşayan bir canlı var mı?   Korkuyu insan yarattı, geliştirdi ve de büyüttü! Sonuç ne mi oldu? Büyük biraderin gözlediğini inanarak yaşayan sinmiş bir birey! Peki, bu büyük biraderi kim yarattı? Bu işte bizim suçumuz yok mu? Bir kenara çekilip, işte bütün sorunların temeli korkudur demek biraz bana işin kolayına kaçmak gibi geliyor. Yıllar insanı yoruyor, dinlenmek istiyor, fakat yılların üzerine bıraktığı kimliği de çıkarıp atamıyorsun, atsan bu sefer anne bak eski lider çıplak diye bağıracak bir çocukla karşı karşıya kalma korkusu da var!   Bırakamıyorsun kimliği, üstüne yapışmış! Peki, doğada üstüne yapışmış kimlik ile dolaşan insan haricinde başka canlı var mı? Kimlik ve korku, ne kadar uzak iki kelime değil mi? Fakat aynı zamanda  da çok yakın geliyor bu açıdan bakınca.   “Anne bak kral çıplak!” diyen çocuk sesini duyalım, ikide bir arkamıza dönüp bakmayalım her hişşt diye ses duyduğumuzda! Kendi yolumuzda doğaya uygun şekilde yola devam edelim! İşte bunu yapmak demek korkuyu yenmek demektir.   Sakın o yoldan gece geçme, çünkü tinerci çocuklar önüne çıkar ve ne olacağı bilinmeyen maceraya girersin diye diye sokaklar geceler boş kaldı! Boş kalan sokaklarda Arnavut kaldırımına düşen ışıklar dans yapsalar kime ne? Kim görecek o muhteşem dansı? Kaç kişi farkına varacak?   Sokaklar şimdi bizsiz daha bir boş! Korkularımız yüzünden sokaklar bize yabancılaştı! Gündüz geçtiğimiz sokaklardan geceler artık geçemiyoruz!   Korkmak gerçekten boşuna mı?   Elbette değil! Gerçek nedenlerden oluşan korkularda var!   Her şeye rağmen karayolunda araba kullanmaya devam ediyoruz! Hem gece hem de gündüz! Sarhoş bir şoförün karşı yola girip sizin ile çarpışma olanağını hiç düşünmeden! Geceler bazı sokaklarda tek başına yürüyemiyoruz! Geceleri her yolda araba ile geçiyoruz... Devamı

para ile olmayacak şey yok!

2006-10-19 23:18:00

İzlenimler yazmak ne kadar doğru, ne kadar doğru duyduklarını paylaşmak, görmeden kanıtlamadan bilmiyorum. Fakat duyduklarım Türkiye’nin başka bir acı yönünü ortaya seriyor diye düşündüm. Sanki bir hikâye gibi gelecek, hayır bu kadar da olmaz diyeceksiniz, fakat ne yazık ki, ülkemizde olmaz olmaz, olur!   Yirmi beş yıl bir vakıfta geçici işçi olarak çalışabilir mi insan? Çalışmaz demeyin, öyle biri ile tanıştım. Zayıf parmaklarının içi nasırlaşmış, elini tuttuğunda nasırlaşan deriler eline batacak hissi veriyor, eğer tokalaşırsan. Bu aralar çok kızgın, çünkü emekli olmak için tüm çalıştığı yılları saydırmış ve tam on yılı yok gözüküyor. “Nasıl oluyor?” demekte, on yıl nasıl yok olur!  O yılların hesabını soracak ama o kadar bilgi birikimi yok.   Onu, bir arkadaşın bürosunda kızgın hali ile gördüm. Sattılar demekte, valla billa sattılar, benim on yılımı başkasına!   Önceleri anlayamadan baktım yüzüne, ülkemizde o kadar çok şey satılmıştı ki, satılanların arasında acaba neydi, bildiğim bir şey mi?   İlk defa duyuyordum, SSK içindeki bazı memurlar para karşılığında birilerini emekli ediyormuş. Bu konuda yapılmış bir soruşturma ve alınan sonuç var mı bilmiyorum, fakat söylem olarak dilden dile dolaşmakta. "sadece benimkini değil, filanınkini de satmış, duymadın mı, bundan bir kaç sene önce açıktan satıyorlardı, ver şu kadar para seni emekli edelim diyenleri?"   Hayır, duymamıştım, fakat olur, para ile olmayacak şey yok diye düşündüm.   SSK sitesinden indirilen kâğıtlara bakıyorum, benim için anlamsız. Hiç görmemiştim, o yüzden anlamakta zorlanıyordum. Bak görüyor musun beş yıl öncesine dair belgelerde eksik var, Allah kuran çarpsın ki, ben o yıllarda orada çalışıyordum. Devletin vakfında. Hiç ara vermedim, demekte. Doğru söylüyordur, neden yalan söylesin ki, elleri nasırlı, gülen yüzü hiddete dönmüş, kalbi iyi olan biri, kısaca emekçi.   Elbette inanıyorum, fakat anlamakta zorlanıyorum, çünkü Türki... Devamı