Ana muhalif!

2006-10-19 13:05:00

Ana muhalif!   Gelin şu ana muhalif partiye bir göz atalım, acaba ana muhalif görevi içindeki ana işlevini yapabiliyor mu?   Neden ana denir ikinci büyük partiye, tabi ki mecliste! Efendim meclise girememiş ve ikinci büyük parti olur mu? Olmaz elbette ama bizim gibi geri bıraktırılmış ülkelerde olabilir, olmaz olmaz diye bir şey yok!   İktidarı yaptıklarından etkilenenler sığınız ana kucağına ve sorunlarına çare bulması için kapısı arşınlanır!   Peki, bugünkü ana partiye giden var mı? Ben giden birini gazetelerden okudum, o da soymak için gitmiş! O kadar teknoloji ile donatılan bir sırça köşk soyulmuş!   CHP neden iktidar hırsı olan bir parti değildir? Çünkü hazineden ve İş Bankasından geçinir!   Peki, kaç üyesi bulunur?   Yaşayanları içine katalım mı? Çünkü üyelerin bir bölümü mezarlıkta yatıyor, bunun ile ilgili üstelik uyarıldı.  Peki, ölü olan vatandaş neden bir partiye üye olur? Demek onların aidatını veren yerler var! Peki, aidatını vermeyen ne olur partide? Üyeliği düşer! Peki, ne zaman düşer? Kongreler öncesi, eğer rakip birisinin yanında görülmüşse!   Şimdi şu soru hemen aklınıza gelmez mi, CHP içinde neden hep iktidar kavgası var? Çünkü ortada hazine ve İş bankası paraları var!   İkide bir Atatürk’ü ağza almaları acaba bu gelen varis nedeniyle mi?   Kim bilir?   Gelin bu yazıyı hiç alakası olmayan bir fıkrayla bitirelim de siyasi bir şey olsun! Gazneli Mahmut çok acıkmıştı. Önüne patlıcan yemeği getirdiler. Çok hoşuna gitmişti. "Patlıcan hoş bir taam" dedi.   Mahmud'un nedimi patlıcanı medhetmeye başladı. Meziyetlerini anlata anlata bitiremedi. Yemek bitip de karnı doyunca "Patlıcan kötü bir taam" dedi Gazneli Mahmud. Nedimi bu kez "Çok kötü ve de zararlıdır" dedi.   Bunun üzerine Mahmut nedime dönerek: "Behey köftehor, demin patlıcanı övüyordun, şimdi yeriyorsun. Bu ne iştir?" deyince nedim "Efendim, ben sizin nediminizim, patlıcanın değil" cev... Devamı

Bir hastane gözlemi…

2006-10-19 13:04:00

Bir hastane gözlemi…   Annemin rahatsızlığı üzerine hastanelerdeki durumlar ile yakından tanışmış oldum. Yıllar yılı uzakta olunca bazı gerçeklerden uzak kalmışım. Annemin rahatsızlığı tesadüfî sonucu çıktı ve doktorlar ‘bu tesadüfî olaya çok güzel, senin için piyango’ demekteler. Hastalık çıkınca insan için piyango olur mu? Önceleri şaşırdım, daha sonra gerçekler ile karşılaşınca gerçekten bir piyango olduğunu bende düşünmeye başladım.   Annemin açık beyin ameliyatı olacağı kesinleşti, çünkü beyinde oluşan baloncuk (anevrizma)*  8 mm boyuna ulaşmış. Önce anjiyo olacak her durumda da, çünkü baloncuğun içi o zaman daha iyi görülebiliyorlar ve kesin tanı ancak o zaman konulabiliniyormuş. Bazı durumlarda bu anjiyo sırasında ameliyatta olunabiliniyormuş. Bu konuda bilim her gün yeni gelişmelere gebe, her an yeni teknik uygulamaya girebiliyor. Beyinde oluşan bu baloncuk her 100 kişinin 5 sinde varmış. Yani çok görülen bir rahatsızlıkmış. Bu rahatsızlık tesadüfî çıkarmış, kimse bilmezmiş, çünkü bunun için ayrı bir araştırma ve tedavi yapılmıyormuş. Ne zaman kanama olur ve doktor şüphelenir o zaman tedavisi yapılırmış. Sonuç olarak beyin kanamasına veya felce neden oluyor. Yüksek tansiyon vb nedenlerle bir damarda dönemeç olan yerlerde tabi kanın belli noktaya çarpması sonucu baloncuk oluşuyor, bu da bu tehlikeli durumu yaratıyor.   Türkiye’deki doktorlar hastaların her şey bildiğini sandığı için sanırım konuşma özürlü oluyorlar, onlardan aldığım bilgiler parça parça oldu ve sonuçta bugünkü bilgi birikimime ulaştı. Çok acil ameliyat olacak, hatta bir doktor ‘hapşırsa patlar bu, aman ha hemen yatırın’ filan dedi, doğal olarak panik olduk. Meğerse öyle bir durum yokmuş. Zaten uzun bir sürecin sonucu olduğunu mantık ile düşündüğünde kendinde buluyorsun. Fakat panik insanı doğru düşündürmüyor!   Her doktordan bir şey öğrendim.   Şimdi ameliyat olacak denince hemen olunmuyor, öncelikle hastaneden bir o... Devamı

Bir işten atılma olayı üzerine…

2006-10-19 13:02:00

Bir işten atılma olayı üzerine…   Bugünlerde bir profesör işinden atıldı, gerekçeli karar dekanı küçük düşürmek. Normal olarak randevu alarak gitmek isteyen prof.’a verilemeyen randevuya karşılık, vermiş 90 YTL muayene ücretini ve randevu almış fakat muayene saatinde çalışanların sorunlarını iletmiş, kendi sorunlarını ileteceğine. Bu durumda da o saatini hastasına ayıran büyük Prof. Kızmış ve meslektaşını işten atıvermiş!   Düşünebiliyor musunuz, biri namusu ile işini yapıyor, öteki para karşılığı hizmet veriyor! 90 YTL ile muayene edip, ki normalde hastalarını ücretsiz yapmak zorundadır.   Bir prof. neden bu paraya ihtiyaç duyar? Onun görevinin gereği olan para zaten ödenmiyor mu? Döner sermaye adı altında sağlık paralı hale dönüştürüldü, bu durumda o işletme konumunda olan yerden sağlıklı tedavi beklenebilinir mi?   Sorular açık, kaç zamandır sağlık iyi para getiren bir işletme gözü ile bakılıyor. Maliye bakanlığı bile bütçe açıklarını karşılamak için ilaçlara ve muayene ücretlerine durmadan yeni vergiler koyuyor. Sağlık için insanın harcamayacağı para yoktur, bunu gören gözü açıklarda soygunu biraz daha ileri götürmüşler ve işi yasal kılıflar altında rahat rahat yapmaktalar. Devlet hastaneleri, üniversite hastaneleri sosyal devletin koşulu olarak, bir güvence ile korunan hastasına ücretsiz bakmak ile yükümlüdür. Fakat bu durum sadece kâğıt üzerinde durmaktadır. Şimdi bir hasta olarak hastaneye gittiğinizde, özel randevu mu, yoksa normal mi diye sormaktadır sekreter. Şimdi özel olunca 90 YTL para yatırman gerek, yok normal olursa, artık hangi gün boş ise o güne randevu alabilirsin. Tabi uzaktan gelmişsen kıyacaksın parana!   İlaç firmaları kendi ilaçlarının daha çok tüketilebilmesi için doktorlara her türlü yardımı yapıyorlar, yeter ki onlar da onun ilacı hastaya yazsın. Peki, bu ilaçların kaçta kaçı gerçekten tedavi ile direkt ilişkili? Hasta olmadan hasta tedavisi yapılan kişiler var, üstelik tedavi sonunda ilaçlar... Devamı

Birlik içinde ilerleme ve sosyal demokrasi!

2006-10-19 13:01:00

Birlik içinde ilerleme ve sosyal demokrasi!   İttihad ve Terakki Fırkası, (Türkçesi birlik içinde ilerleme) Türkiye’de kurulan ilk siyasi partidir.   21 Mayıs 1889’da İttihad-ı Osmanî adıyla II. Abdülhamid yönetimine karşı gizli bir örgüt olarak İstanbul'da kuruldu. Yapılan ilk toplantıda cemiyetin başkanlığına Ali Rüşdî seçildi. Yürüttüğü çalışmalarla 1908'de II. Meşrutiyet'in ilan edilmesinde önemli rol oynadı. 23 Ocak 1913'de tarihe Babıâli Baskını olarak geçen askeri darbeyle iktidarı fiilen ele geçirdi. Yönetim I. Dünya Savaşı sonuna kadar Enver, Talat ve Cemal Paşalar eline geçti.   Türkiye tarihinde ilk askeri darbesini yapan bir partidir. Daha sonra yapılacak olacak olan darbelerin de esin kaynağı olmuştur.   Muhaliflerine karşı sert tedbirler alan ve tedhiş yollarına başvuran İttihat ve Terakki, Sadâ-yı Millet Gazetesi başyazarı Ahmed Samim’i de sokak ortasında öldürttü. Birçok cinayette parmak izini bıraktı parti, kendisi gibi düşünmeyenleri yok etmekte gözünü dahi kırpmamıştır. Önceleri Osmanlı çok kültürlülüğünü içinde taşıyan parti, zamanla Türkçü bir çizgiye ulaşmış ve ülkedeki azınlıklara karşı sert tedbirler almıştır. Onları birer Osmanlı vatandaşı olarak değil yabancı (gâvur) olarak görmüştür.   On seneye yakın bir müddet iktidarda kalan, koskoca Osmanlı Devletinin yağma edilmesine sebep olan İttihat ve Terakkinin son kongresi, birinci Dünya Harbinin mağlubiyetle bitmesinden sonra 14 Kasım 1918’de toplandı. Bu kongrede parti kendini feshederek, tarihe karıştığını ilan etti. Önde gelen yöneticileri yurtdışına kaçtı. Partinin yerel kadroları ise Türk Kurtuluş Savaşı'na katıldı.   Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Kazım Karabekir, Celal Bayar gibi ünlü kişilerde cemiyetin üyesiydi.   Birinci TBMM’ni oluşturan milletvekillerinin çoğunun İttihat ve Terakki Partisi içerisinde faaliyet göstermiş olan insanlardan oluştuğuna dikkatiniz çekerim. Osmanlı döneminde v... Devamı

İşgale evet mi, hayır mı?

2006-10-19 12:58:01

İşgale evet mi, hayır mı?   İran Amerika tarafından işgal edilecek mi? Son günlerde gündeme ağır ağır kendini getiren bir soru. Bu soru alttan alta sorulurken, ABD başkanı Bush başka alanlarda tehditlerine devam ediyor.   Bush babasından aldığı tehdit etme ve işgal etme özeliklerini, tüm amerikan halkının genlerine işlemeye çalışıyor. Kovboy kültürü, Amerikan kültürü yapma girişimi birçok eyalette ters tepkiler oluşmasına neden olsa da, bildiği yoldan geri dönmüyor, aksine İsa öğretilerini kendisine göre yeniden yazıyor! Büyük kurtarıcı, dünyayı tüm faşist ve amerikan karşıtlarından kurtaracak! Öteki taraftan da Avrupa içinde Nazi hareketini kendisine bağımlı gelişmesi için olanaklar yaratıyor.  İstemediği ve yolda gitmeyen bir şey olduğunda askeri seçenekleri göz ardı etmediği son darbe ile kendisini göstermiştir.   Amerika İran’a gerçekten askeri olarak müdahale eder mi? Bush iktidarı döneminde olmazsa dahi, başka bir başkan döneminde, eğer olaylar bu şekilde gelişirse eder diye düşünüyorum! Çünkü müdahale etmek için şartları dünya kamuoyu önünde hazırlıyor. Peki, İran’ı ne kadar tanıyoruz? Kaç halk orada yaşamakta, ne yapmaktalar? Orada dengeler nasıl sağlanıyor, rejim hala nasıl oluyor da ayakta duruyor?   İran devletinin resmi rakamlarına göre nüfusun etnik yapısı tahmini olarak şöyledir: Farisiler %51, Azeriler %24, Türkmenler %2, Kürtler %8, Gilaki-Mazenderaniler %3, Araplar %2 (özellikle Basra Körfezi sahil şeridinde), Beluciler %2,(özellikle Pakistan'a komşu bölgede), Lur %3, Ermeni %0.2, diğer etnik gruplar yaklaşık %2. Farsça resmi dildir. 1,6 Mio. km² yüzölçümü sahiptir. İran toprakların 53%'ü çöldür. İran nüfusu 68 milyondur. Ülkenin %98 Müslüman inancına sahiptir. %90’ı Şii, %8’i Suni inancına sahiptir.   İthalat /İhracat   2005 ithalat verilerinde Iran 55,25 Milyar Amerikan-Dolar kaydedilmiştir. En Büyük olarak 2004 Japonya (18,4 %), Çin (9,7 %), İtalya (6 %), Güney Afrik... Devamı

Ramazan geldi, yine kan gölleri kan ile dolmaya başladı!

2006-10-20 13:00:00

Ramazan geldi, yine kan gölleri kan ile dolmaya başladı!   Ramazan başladı, ilk kanlı haberlerde Irak’tan gelmeye başladı. Yine kan gölüne yeni kanlar bırakıldı. Bu kanlı eylemi Türkiye’den hangi İslami kuruluş ve tarikat eleştirdi ve kınadı?   Ramazan ayı geldi, ülke içinde de bazı bölgelerde, hayat oruç tutanlara göre belirlenmeye başladı. Osmanlı dönemindeki düzeni arayanlar çekinmeden o düzeni hayata geçiriyorlar! Oruç tutmayanlar sokaklarda, işyerlerinde ve de özel mekanları olan evlerinde dahi cezalandırılıyorlar. İslami propaganda yapan, fakat gerçekleri saptıran programlar arka arkaya yayınlanıyor ve bütün kanallarda benzerleri söylenmekte! Bu propaganda kim için yapılmaktadır? Tereciyi tere satar konumundalar, Türk’ün Türk’e propagandası bu sefer İslam görünümlü devam ediyor. Türkiye’de demek ki İslam yeteri kadar anlatılmamış ki, hala bu tip propagandalar ile İslamlaştırma yolunda adımlar atılıyor!   Bazı AKP belediyeleri davulcuları yasaklamakla önemli bir adım attılar ve bu uygulama ortadan kalktı. Teknolojinin ileri seviyede olduğu ortamda hala ilkel uyandırma sistemlerinin uygulanması toplumun seviyesini göstermekteydi. Sosyal demokrat iktidar olan belediyelerde bu yağdanlık konumundan kurtulup çağdaşlığın gereğini yaparlar!...   Kendilerini İslam’ın uygulanmasının denetleyici olarak gören bazı İslam tarikatı üyeleri toplum içinde oruç tutmayanlar aleyhine propaganda yapmakla kalmıyorlar, saldırıyorlar. Sabaha karşı bir eğlenceden dönen iki sevgilinin dövülmesi buna örmektir.   Ramazan ayı bazı kesimler için birer rant alanı olarak durmaktadır. Bu ay boyunca bazı davulcular rant paylaşımı için birbirine kurşun dahi sıkabilmekteler. Belediyeler kendi bölgelerinde bir şekilde ranta ortak olmaktalar. Bazı hayırsever adı altında ki kurumlar inanların duyguları kullanılarak, bilmem nerede ki gözü yaşlılar kullanılarak yardım toplanmakta, oradan elde edilen gelirlerin gerçek anlamda ner... Devamı

Aristoteles’ten günümüze ne değişti?

2006-10-19 12:59:01

Aristoteles’ten günümüze ne değişti?   Geçenlerde bir yerde bir konuşmaya şahit oldum, kadın gence dönmüş, üniversite mezunu cahil olmaz, akıllıdır, en azından oraya girmiş ve bitirmiş, bundan dolayı tüm mezunlar akıllıdır!   Düşündüm, nasıl olur, bu ölçü olur. Demek ki, mezun olmayanlar ve üniversiteye girmeyenler cahil oluyor ve o şekilde bakılıyor. Peki, bu kadının konumu neydi, söyleyeyim bir yerde genel müdür! Hiç katılmadığım bir bakış açısı, üstelik düz mantık kullanmıştı. Bunu yüzyıllar önce formüle eden Aristoteles’ti. Onun mantığını aşamayan biri, bir yerde birçok kişiyi etkileyebiliyordu. Üniversitelerimiz dünya ölçeğinde belki bir meslek okul seviyesindedir, onda da emin değilim, bana göre lise seviyesinde! Öğretim üyelerinin birçoğu kullandıkları makamı akılları ile değil, düşünce hırsızlığı ile elde etmiş konumda! Şimdi bu okulları bitirmek ya da kazanmak akıl ile ilgili değil, birazda şans ile ilgili. Çünkü üniversiteye girmek için girilen sınav gündeki sağlık durumunuz sizin geleceğinizi belirleyebiliyor. Eskiden bir eğitim vardı, şimdi ise eğitim yok sınava hazırlama yerleri olarak görüyorum okulları. Daha doğrusu sınava hazırlama yerleri dershanelere öğrenci kazandırma yeri!   Parası olan dershaneye gidebildiği bir coğrafyada akıl kazanılan okula göre belirlenebilinir mi? Elbette hayır. Ne yapalım ki, ülkemizde birçok insan hala Aristo zamanını yaşıyor, henüz modern ve çağdaş dünyadan haberi yok! Doğal olarak çağdaşta düşünemez! Daha karmaşık mantık sürecini anlayacağını sanmam ise bana göre bile güç!   301. madde bahane eden biri ise Aristo zamanında mantığı kullanarak suç duyurusunda bulunuyor mahkemelere ve davalar düşüyor ya da beraat ediyor. Neyse efendim durduk yere bana da dava açar, en iyisi uğraşmayayım! Üniversite mezunu olduğu için akıllı bir adam değil mi? Onun peşinden koşanlarda umarım çoğu üniversite mezunudur!   Akıllı insanlar bu ülkeyi yıllar yılı yönetti, biri hariç. Evet, bir kişi... Devamı

Sosyal demokratça bir analiz!

2006-10-19 23:54:00

Sosyal demokratça bir analiz!   Önüne gelen bilgisayarın başına geçer ve düşüncelerini yazar! Üstelik bilgi birikimi olmadan. Bir de kendisini bir şey sanan varsa, gelme keyfine. Yakasına taktığı kimlikte ne yazıyorsa, kendisini o sanan o kadar garip insan var ki, kimliğin üzerinde ne yazdığına dahi bakmaz ama gururla taşır.   Demokrasiden ne anladığı ortada olmayan biri, gazetelerde kendi görüşünü desteklemek için birçok örnek bulduğuna inanarak bir şeyler yazar! Sosyal demokrat kimliği vardır, bir belediye başkanlığı yapıyor ya da yardımcısıdır. Aydın gözükmek için bir yerde yazı yazmak zorundadır, fakat kendi duruşuna göre biçim vermelidir, eh sosyal demokrat ya sosyal olayları analiz etmek zorundadır!   Aydın gözükmek için kendisince süslü laflardan oluşturmuş olduğu yazıyı bir yerde yayınlatır ve eşine dostuna da aman ha şu yazıya bir bakın nasıl olmuş telefonları eder, belediye nasıl olsa telefon ücretini ödüyor! Belediyenin yüce çıkarına uygundur! Sosyal demokrat olunca olaylara o pencereden bakar! Başka açıdan elbette bakamaz, ömrünü o davaya adayan isimleri de kendisine şahit yapar! Türkiye’nin tek sosyal demokrat partisi CHP içinde methiyeler dizer, değişiminden haberi dahi yoktur. Demokrat başkan ya da yardımcısı, -her kim ise tanımam bilmem, gerçekte var mı yok mu oturup da araştırmadım. – sosyal olayları sosyalce eleştirir, elbette sosyoloji bilgisi olmadan! Kulaktan dolma bilgileri ile olayları analiz eder! Bir başkanlık koltuğu için eğitim şart değil, ülkemizdeki politikacıların hiç biri roman okumuyormuş! Bunun iddiasını ben yapmıyorum, sosyolog Emre Kongar belirtmekte. Okumayan insan sadece kulaktan doğma bilgiler ile seçmenine seslenir. Seçmenin de okuma seviyesi belli, ülkede kaç roman satılıyor? Onlar da çıkarlarına uygunsa seçer, yoksa gider tam zıt partiye oy verir! Ülkemizdeki birkaç seçimde hep sürpriz partiler kazandı ve iktidar oldu! İktidardakileri ise meclis dışına attı! Kolay açıklanabilecek şeyler değil... Devamı

Beni, deneyimli, bilgi birikimi olan hekimlere emanet edin!

2006-10-20 13:02:00

Beni, deneyimli, bilgi birikimi olan hekimlere emanet edin!   ‘Beni Türk hekimlerine emanet edin!’ demektedir Atatürk. Dışarıdan bakınca çok anlamlı gibi gelir, fakat biraz daha ülke gerçekleri ile karşılaşınca emanet edilecek şeyin can olduğu ortaya çıkınca, Avrupa yolları ve Amerika yollarını gözleyenler çoğalır. Başka şansı olmayanlar ise zorunlu olarak canlarını Türk hekimlerine emanet ediyor.   Atatürk bu cümleyi kurmuş mu, kuşku götürüyor, ne zaman ve ne için kurduğunu bilmiyorum, çünkü Atatürk’ün özel doktorların bir bölümü yabancı. Hatta bu aralarda anılarını yayınladılar. Demek ki, bilgili ve deneyimli doktorlara canını emanet edebiliyor, sırf Türk milliyetçisi olduğu için Türk doktora gitmiyor. O kadar ilkel milliyetçilerde vardır sanırım, hatta dinini değiştirip şaman olan! Beni o kesim pek ilgilendirmiyor, şu andaki gözlemlerim, Türkiye’ye deneyimli, bilgi birikimi olan ve Türkçe bilen, -ki o doktorların büyük bir kesmi birden fazla dil bilir, ülkemizde de dil sorununu aşmış bir kuşak mevcuttur.- doktorlara ihtiyaç vardır.   Hastanelere gittim, tıklım tıklım ve programsız, plansız bir kaos çalışma iş ortamında stresli bir hava ile karşılaştım. Hem doktorlara, hem çalışanlara, hem de hastalara yazık. Bu sorun bir an önce sona ermesi için yeteri kadar doktor ile takviye edilmelidir. Bölgesel özel ya da resmi hastaneler inşaat edilmeli ve oralarda ön muayeneler olmalıdır. Ameliyatlar için her şehir nüfusuna göre merkezi hastaneler planlanıp, orada ön muayeneden geçmiş, kesin teşhisi konmuş hastaların tedavi ve ameliyatları o merkezi hastaneler de yapılabilinir. Bu sayede, hasta yığılmaları ortadan kaldırılabilinir, doktorlar ve hastane çalışanları daha düzgün ortamda kendi işlerini yapabilirler. Bu şekilde ne hasta ile kavga etmelerine gerek kalır, ne de işlerini aksatmalarına gerek kalmaz.     Bütün bu işler için yeniden inşaata gerek yoktur, zaten plansız ve programsız açılan hastanelere yeni ... Devamı

İzmir’de zaman!

2006-10-20 13:06:00

İzmir’de zaman!   İzmir saat kulesinin hikayesini kaç kişi bilir? İzmir şehrine gelip de saat kulesinin etrafını dolaşmadan geçen kaç kişi var?   İzmir’in sembolü olan saat kulesi ne şartlar içinde olmuştur, oluşturulmuştur? Abdülhamit iktidardadır. İktidara gelişinin 25. yılı tüm ülke topraklarında kutlanacaktır. Onun için iktidara daha şirin gözükmek için valiler bugüne kadar ülke topraklarında görülmeyen batılaşmayı da sembolize eden şeyler düşünülmüşlerdir. Saat kulesi düşünceler içinde en iyisi olduğuna oluşturulan komisyonca karar verilmiştir. Hem cami ayarlı zaman ölçümünden daha çağdaş olan saat ölçününe bir dönüşümünü de ifade ediyordu. Batılaşmayı sembolize ediyordu saat kulesi. İnşaatına 1 Eylül 1900 yılında başlanmıştır. O tarih Abdülhamit’in iktidara gelişinin 24. yılıydı. Mösyö Pere tarafından çizilen bu anıtlar hızlı bir şekilde bitirilemeye çalışılmış, birçok taşı Marsilya’dan sipariş edilmiştir. Ve inşaat tam bir yıl sürmüş ve 1901 yılında açılmıştır. Yani Abdülhamit iktidara gelişinin 25. yılında.  Her zamanki törenlerden farklı ve daha heyecanlı bir kutlama yapmıştır İzmir ili.   Biraz daha yakından bakalım saat kulesine.   “Konak meydanını süsleyen ve İzmir’in simgesi olan Saat Kulesi gerçekten zarif bir sanat eseridir. 81 metrekare taban üzerine sekizgen şekilde ve dört basamaklı haç biçimde mermer bir platform üzerine yapılan Saat Kulesi, 25 metre yüksekliğinde ve dört katlıdır. Sekizgen platformun dar kenarlarında, dörder küçük sütun üzerine oturan sebiller yer alır. At nalı kemerli, baldaken (=kumaştan yatak üzerine tavan biçimini alan kubbe) biçimli sebillerin üçer çeşmesi ve kurnası ile ortasında fıskiyeleri vardır. Fıskiyelerden bugün iki tanesi yok olmuştur. Baldekenlerin üzerini alemli (=bayrak) kubbeler örter. Sebiller (=musluklar) arasındaki geniş dört cephede, at nalı kemerli, demir şebekeli birer açıklık bulunur. Bu açıklıklardan deniz tarafındaki olanı kapıdır. Cep... Devamı

Bir varmış, bir yokmuş…

2006-10-20 13:04:00

Bir varmış, bir yokmuş…   Efsaneler içinde gerçekler vardır, o gerçekleri bulup çıkarmakta o kadar kolay değildir sanırım. Destanlar durduk yere üretilmez, kulaktan ağza, ağızdan kulağa ve beyinde yeniden biçimlenerek söz ustalarının hünerleri ile insan mantığına aykırı da olsa kabul edilebilecek olaylar anlatılır, kahramanlar yaratılır.   Her toplumun kendisine ait destanları vardır, bizim gibi çok kültürlü ülkenin topraklarında ise her karış bir destan ile inler! Her karışında bir destan sesi duyarsınız, kulağınızı toprağa yaklaştırın, bir ses gelip sizi bulacaktır. Midas’ın kulaklarının eşek kulaklı olduğunu rüzgar ile işitmez misiniz hala? Şahmeran’ın yeraltındaki dostları hala bilmez öldüğünü! Öldüğünü duysalar öç almak için bu toprakları kuşatmazlar mıydı?   Bir yılanın eşini dahi öldürseniz, eşi gelir öcünü almak için evinize barkınıza dahi girebilir, yılanların öcü adlı roman buradan çıkmadı mı? Şahmeran efsanesinin geçtiği topraklardandır Fakir Baykurt elbette bilir yılanları, börtüleri böcekleri, insan görünümünde olanları da bildi, onlara karşı onur mücadelesi yaptı kelimeleri ile. Yılanlar bir gün elbette duyacaklar şahmeran öldüğünü. Peki, şahmeran kaç değişik şekilde öldü hiç bileniz var mı? Efsaneye göre birkaç değişik şekilde ölmüştür, bazı hamamlarda göbek taşının kutsallaştırılması bu ölüm ile ilişkilendirilir! Ben göbek taşında öldürülüşünü değil de, hamamın penceresinden dikizlerken yakalanışını ve orada hemen öldürülüş hikayesini seviyorum, bana göre daha gerçekçi!   Gelin hikayeyi kısaca anımsayalım.   Yılanların padişahı Şahmeran, kralın kızına aşık olmuş.Kral "ben kızımı yılana vermem" diye diretmiş.Kralın kızı bir gün hamama gelmiş.Şahmeran da, pencereden kızı gözetlemeye başlamış. Bu sırada kralın adamları Şahmeran'ı görmüşler. Kılıçlarını çekip, yılanların padişahını öldürmüşler.   Gelin bu pasajı birlikte analiz edelim! Bir yılan ve insan arasındaki ilişkidir. Bu ilişki bugü... Devamı

Özel güvenlik!

2006-10-19 12:57:02

Özel güvenlik!   Birkaç günden beri özel güvenlikçilerin koruması olan bir binadaydım. O binada sadece gözlemlerim oldu, oturup izledim. Orada çalışan işçiler ile konuştum, aman dikkat edin, sigortanızı gerçekten yatırıyor mu patronunuz, yoksa ileride bu yüzden kalp krizi geçirebilirsiniz!   İşçiler her gittiğim yerde ilgimi çeker, davranışlarına uzaktan bakarım, gerçekten çalıştığı işi severek mi yapıyor, bilinç ile çalışıyor, yoksa para kazanmanın başka yolunu bulamamış, bir küskünlük ile mi yapıyor?   Davranışlarına konuşmalarına bakarım, acaba içe kapanık ve ezilmiş mi konuşuyorlar? Aynı kişileri genelde sokakta incelerim, sokaktaki tavırları nasıl, ya da yanlarına bir yakınları geldiğinde tavırlarında bir değişiklik oluyor mu? Çünkü öyle garip bir kültür içindeyiz ki, sürekli tiyatrodaki oyuncular gibi oynamaktayız yaşamda…   Öze güvenlikçiler özel kıyafetleri içinde hemen dikkat çekiyor, kapıcı gibi kapıda durup, her önüne gelenden bilgi alan, yönlendiren bir işlev görüyorlar, güvenlik konusu sanırım bilgi verme ile sınırlı diye düşündüm. Bir olay olduğunda ne gibi yetkileri var? Bu konuda onların el kitabını alıp okudum, bir polisin yetkisi kadar yetkili gibi gözüken bu çalışanlar, aslında pek yetkisi olmayan kişiler. Peki, neden özel güvenlik görevlilerine ihtiyaç duyulmuş. Onların el kitabı olan (akademi özel güvenlik eğitim merkezi, akademi ötem yayınları, yayın no: 15, İstanbul, 2005) kitabından yararlandım. O kitabın giriş bölümünde neden özel güvenliğe ihtiyaç duyulduğunu şu satırlar ile açıklıyor; “yakın güvenliğini kendin sağla, uzak güvenliğin bana aittir” yaklaşımıyla iç güvenliğin büyük bir kısmı özelleştirmeye başlanmış ve özel güvenlik sektörünün temeli atılmıştır. Burada gösterilen en büyük sebepte, güvenlik kuvvetlerinin artan maliyeti, o maliyetin daha düşük bir maliyetle ortadan kalkacağı hesaplanmış. Yani temelde özel güvenlik bir sektör olmuş oluyor, geçmişte olmayan ama modern dünyanın bir gere... Devamı

Kız kulesi

2006-10-20 13:08:00

Kız kulesi   İstanbul’a gelip de kız kulesini görmeden gitmek olur mu? Ben de gördüm elbette, kendimi dalgaların sesine bıraktım, yukarıda uçan martıların çığlıkları eşliğinde kız kulesi ile ilgili hikayeleri dinledim. Bir de gerçekler var ki, kız kulesi ile hiç bağdaşmaz.   Öncelikle dilden dile, kulaktan kulağa aktarılan hikayesine bakalım, daha sonra gerçeklere bir göz atarız. Ah kadersiz kız kulesi, ilk kurulduğunda ne hayaller ile kurulmuştu, şu anda sadece turistlik amaçlı kullanılıyor, oradan para yiyen ve ekonomisini bir şekilde düzeltemeye çalışanlar için ekmek kapısı. Denizin ortasında küçük bir kayalığın üzerindedir. Denizde giden gemilere yol gösteren, martılar için birer barınak gibidir. Boğazdan esen rüzgarı kucağına alıp, sonra arkasına doğru seren bir yerdir. Her an bir ses ile karşılaşırsınız, acıların ve dramın sesidir. Yeter ki kulağınızı iyi verin ve dinleyin!   “Ovidius`un kaydettiği bir aşk hikayesidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikaye, Hero`nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero Afrodit`in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır.   Yıllar sonra Afrodit`in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine aşık olan iki genç, Leandros`un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar. Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros`un yüzerek kuleye geldigi fırtınalı bir günde Hero`nun yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi`nden boğazın sularına bırakır. O günden beri daha hırçındır burada deniz, kavuşamayan aşkları anlatır durur.”   Başka bir hikayede kulağımızı tırmalar, dur der sadece o değildir buranın hikayesi asıl benimkisi doğru, hırçın bir şekilde dalga kayaya vurur ve suyu üzerinize boca eder, ister istemez o tarafa da kulak kabartırsınız. Destan din... Devamı

Katil öldü, yaşasın yeni katil!

2006-10-20 13:10:00

Katil öldü, yaşasın yeni katil!   Gazetelerin üçüncü sayfasına bakınca insan ister istemez iç konuşmayla demekte, öldüreceksin ya da asacaksın alçak adamı, hiç gözünü kırpmadan bak anasına babasına kıymış ya da çocuğa kıymış, sonuçta insana kıymış katillerin ve kurbanların resimleri var. Hatta bu resimler arasında cinsel açlığını çocuklar üzerinden çıkaranlar dahi var, gerçi artık sanal olarak da bu açlığı gideriyorlar dünya birincisi olarak! Sonuç, günlük yaşantımız içinde her an rastlanmayan vahşilikler orada sergilenir, yeni vahşiliklere davet çıkarır gibi!   Magandaların silahlı görüntüsünü basmak onların reklamını yapmak ve toplumu özendirmek gibidir. Neden bilinmez yaptığı işten gurur duyanların resmini basarak onlara daha çok övünç kaynağı çıkarıldığının farkında dahi değil, eğer caydırıcı bir durum olmuş olsaydı, silah satışlarında azalma olurdu, aksine artıyor. Kapkaç yapan çocukların resimlerini basarak, gazeteye çıkmak için kapkaç yapan çocukların olmadığını nereden bilmiş olacağız, hiç araştırıldı mı? Sanki bu üçüncü sayfalar suçları teşvik ediyor gibi geliyor bana.   Gazetelere yansıyanlar yaşamın içinde çok küçük bir alanı temsil ediyor, toplum elbette her an linç ile kalkmıyor, her an bir yerde cinayet işlenmiyor, fakat gazetelere bakınca ülke kan gölü içinde. Öyle cinayetler ve olaylar var ki akla gelecek şeyler değil. Ahmet Ümit bunları bir güzel roman yapsa diye içimden geçiriyorum. Eskiden sağ sol diye adlandırılan ama aslında faşistlerin yapmış olduğu katliamlar vardı, şimdi onlar yok oldu. Yerlerini, dolduruşa getirilen ya da bilinçli şekilde orada durup toplumu galeyana getiren, birilerin oynamış olduğu linç girişimleri ceza almadığından dolayı, devlet destekli devam ediyor. Eğer devlet desteği yok ise, bugüne kadar linç girişiminde bulunmuş ve ceza almış kaç kişi var? Kameralar tarafından tespit edilen katil adayları neden ceza almaz?   Linç eyleminde bulanan kişi, yaptığı eylem bir adam öldürme üzerinedir ve bili... Devamı

Onur mu kaldı?

2006-10-20 13:12:00

Onur mu kaldı?   Onursuz, omurgasız ve bulunduğu ortama dönen bukalemun olmuş yaratıklar ile karşılaştım, dün gece rüyamda. Bende oturup rüyamı yazayım dedim. Anlatacağım olaylar gerçekler ile bir alakası yok, henüz o kadar kötü bir konumda değil ülkemiz!   Kendi onurunu koruyan ve inancı için ödün vermeden mücadele eden insan ise bir elin sayısını geçmez olduğunu gördüm.   Onurunu kaybeden insan her şey yapar, inanmadığı cemaat içine girip onlar gibi hareket eder, onlar gibi olma rolünü yapar. İş bittiğinde ise dışarıda başka kimlik ile dolaşır, fakat bu özgürlük çalıştığı yerden biri ile karşılaşana kadar sürer, çünkü o an işteki rolüne hemen döner. Bilinçsizce yapılan bir refleks olarak algılayın. Para için her türlü özveriyi gösterip, dünyanın en akıllısı olduğuna inanır, fakat bir patronun yanında çalıştığını hiçbir zaman unutamaz.   Çok akıllı, kendi mesleğinde en iyi olan, birden fazla dil bilen, her türlü yeni teknolojiyi izleyen onuruz ve omurgasız insanlar bir şehri kuşatmış olduğunu düşündüm. Medya alanında çalışanlar, çalıştığı iş kolunun kimliğini boyundan asılan uzun bir ipin ucunda olan kimlik ile tanıyabilirsiniz. Her biri birbirine benzeyen bu kimlikleri taşır. Bu kimlikler ne zaman iner? İşten atıldığını bir gün açmaya çalıştığı kapının açılmadığını gördüğü an öğrenir, işten atana bir daha ulaşamaz! Kapıda bekleyen omurgasız ve onursuz koruma görevlisi içeriye haber verir. Çünkü onurlu olan bir kişi her yerde ayrı rolü hemen benimseyemez! İçeriden bir kutu ile biri görülür, yüzünde üzüntü maskesi takılıdır. Bir kutu içinde tüm eşyası ile kapı önünden geçen dolmuş beklenir. Belki o gün kahvaltı dahi yapamadan işe gelmiştir, midesine yumruk gibi bir şey oturmuş, boğazı düğümlenmiştir. İçeriye bakar son kez, ne gelen vardır, ne giden! Belki o an yanından bir arkadaşı geçer, tanımamazlıktan gelir, çünkü atılan kişi bir hastalıklı gibidir. Ne yaptı da işten atıldı, selam vermek belki zarar verir! Belki de rolü değişmiştir, o... Devamı

Fıkra

2006-10-20 13:14:00

Fıkra   “Genç kız annesine sorar:-Anne aşk nasıl bir şey?-Aşk mı? Şey... Aşk söyle bir şeydir kızım, hani mesela çok zengin ve yakışıklı bir adama rastlarsın, seni Venedik'e götürür, mehtapta gondolla gezersiniz, sonra San Marco meydanında güzel bir restoranda harika bir yemek yersiniz, müzik falan ve arkasından en lüks bir otelde sana şahane bir gece yaşatır. Sonra da, ne bileyim iste, sana güzel bir araba alır, bir daire alır, ya da deniz kıyısında sana bir villa satın alır, elmas gerdanlıklar, altın yüzükler hediye eder, mutluluktan uçarsın adeta, iste aşk böyle bir şeydir kızım..-Ama anne, peki o heyecanlar, güzel duygular, kalbin küt çarpması, ilk buluşma, ilk öpücük.... Bunlar yok mu?-Ha onlar mı? Kızım onlar bedava hatun götürsünler diye komünistlerin uydurmaları, yok öyle bir şey.”   Bakın görüyor musunuz, ne biçim fıkralar anlatılıyor, bizim zamanımızda bu tip uydurmalar olmazdı, fakat bakıyorum bitmiş olduğu iddia edilen bir ideolojiyi karalamak için fıkralar üretilemeye devam ediliyor, bu suretle bu sistemden şikayetçi olan kesimi güya kendilerince engelleyecekler! Görüyorsunuz değil mi, bu fıkrada anlatılan zenginlik ve hayal şu anda kulaktan kulağa, tv ekranlarından, okullara yayılan bir hayali anlatmıyor mu? Lüks içinde gezeceksin, her şeyin sahibi olacaksın, sana hizmet için birileri her zaman bulunacak! Peki bir gün kendisi bir başkasının yanında çalışan olduğunda ne yapacak? İlk fırsatta sınıf atlamak için güzelliğini kullanacak, daha da güzel olmak için kazandığı tüm parayı estetiğe yatıracak! Sonuçta çalıştığı yerde kendisine göre daha üst konumda birinin metresi olacak, hiçbir zaman first olamayacak!   Hayal kırıklıkları, bir gün kaldığı yerin ya çatı katında ya da bodrumunda bir yere asılan ip bekleyecek! İnsanlığın yok oluşudur. Bir an önce lüks yaşama kavuşma hırsı ve dünyanın ilgisini çekmek! Düşünelim bir kez, bu ülkede çok popüler olan biri Amerika’ya ya da Avrupa’ya gitsin? Ne düşünecek, ne ... Devamı

Öncesi ve sonrası

2006-10-20 13:18:00

Öncesi ve sonrası   Son dönemde bir 12 Eylül eleştirisi ortaya çıkıyor, o eleştiriye hiç yorumsuz istatistikî bilgiler ile bilgiyle katılmak istedim. Bu konuda birçok makale yayınlandı, kitaplar yayınlandı Yaşam Hakkı ve 12 Eylül / Muzaffer İlhan Erdost’un yazısını okumanızı öneririm. Çünkü derli toplu olarak bu konuda bir yazı yazmış. Elbette birçok dava savunmasında da 12 Eylül öncesi ve sonrası sorgulanmıştır. Ben burada sadece bir bilgi sunmak istedim.   12 Eylül öncesine ait istatistik bilgiler*;   Siyasal amaçla öldürülenlerin yıllara göre sayısı:   1974            5 kişi   1975          27 kişi   1976          87 kişi   1977        265 kişi   1978        760 kişi   1979        993 kişi   1980     1.766 kişi   1974-1980 arasında (12 Eylüle kadar) 2.109'u sol, 1.286'sı sağ görüşlü, 268 diğer siyasi görüşlerden, 281 güvenlik görevlisi, 94 çocuk, 135 belirsiz, toplam 5.388 kişi öldürülmüştü. (Sayılar, gazete taramasıyla oluşturulan: Devrimci Yol Savunması, 12 Eylül Öncesi ve Sonrası, Simge Yayınları, Ocak 1989'dan alındı.)   *********   (1) 26 Ocak-17 Kasım 1974 (yaklaşık 10 ay) - Ecevit başbakan, CHP-MSP koalisyonu, 5 Ölü.   (2) 17 Kasım 1974 - 31 Mart 1975 (yaklaşık 4,5 ay) - Sadı Irmak azınlık hükümeti, 9 ölü.   (3) 31 Mart 1975 - 21 Haziran 1977 (2 yıl 2 ay 10 gün) - Demirel başbakan; 1. MC hükümeti (Adalet Partisi / AP, Milli Selamet Partisi / MSP, Milliyetçi Hareket Partisi / MHP ya da Demirel, Erbakan, Türkeş), 350 ölü,   (1 Mayıs 1977: 34 ölü.)   (4) 21 Haziran 1977 - 22 Temmuz 1977 (1 ay) - Ecevit başbakan / CHP azınlık hükümeti, 21 ölü.   (5) 22 ... Devamı

Bir sergiden izlenimler…

2006-10-20 13:16:00

Bir sergiden izlenimler…   İstanbul’da bir sergi açtım, biliyorsunuz bir çok yerde reklamı da çıktı. Ona rağmen ilgi beklenenin altındaydı. En düşük beklenti ile açtığım sergide beklentilerimin altında bir durum ile karşılaştım.   sergi açılış ve sonrası dönemde dostlarım ile paylaştığım duyguları buraya da aktarayım dedim.   Barış Üzerine Karikatür Sergisi Kadıköy Belediyesi Başkanlık Binası Hasanpaşa / Kadıköy İstanbul 8-14 Eylül 2006   Sergi yerine gelipte afiş bulamayabilirsiniz, direkt  belediye başkanın girdiği yerden girin, giriş katındadır.   Belediye anladığım kadarı ile hiç bir tanıtım faaliyetinde bulunmamış, eğer bu durumun daha önce bilmiş olsaydım, sergiyi iptal edebilirdim, çünkü bu durumda olan sergi açılışlarını daha önce de iptal etmiştim. Ne yazık ki Türkiye’de sanata gerektiği kadar önem verilmiyor, işte bir iki adam çizmiş sergiliyor gözü ile bakılıyor. iş olsun diye sanırım sergiler açılıyor, amaç işte ülkemizde bakın çizende var der gibi. çizginin ulaşması gereken kitleye elbette ulaşamayacak gibi, fakat bende sergi açmak için açmış gibiyim!.. Hiç canımı sıkmıyorum, bakın bu ülkede çizen insan var, üstelik düşünebiliyor, düşünmekle kalmıyor düşünmeye zorluyor!   Sergim hafta sonları da dahil sabah 9 - 18 arası açıktır. Umarım vakit bulursunuz ve gelebilirsiniz! Sevgiyle 08.09.2006   ********   Küçük insan gün doğumunda ya da batımında güneşe arkasını vererek gölgesine bakar, ne kadar büyük olduğu konusunda, öğlen saatlerinde ve akşamları ise ortada gözükmez!   Nereden geldi aklıma böyle garip bir cümle kurmalar, neyse belki bir şeyler çağrıştırdı diyeyim, çağrıştıracak bir şeyde yoktu ya!   Sergim açıldı bir kaos ile, belediye içinde baktığım kadarı ile tam bir bürokrasi var, bir sergi açılıyor, belediye içinde, belediye binasında bir afiş asmak için kaç büro gezmeniz gerekli, o bürodakiler ne yapıyor, kahve içip fala mı bakıyor sanıyorsunuz? Ne... Devamı

Kaldırımlar…

2006-10-20 13:20:00

Kaldırımlar… (Var mıydı gerçekten?)   Kaldırımlar üzerine eskiden şiirler yazılır, öyküler anlatılırdı. Şimdi kaldırımlar üzerinde sadece masalar var, bir de orada oturup demlenenler!   Kaldırımlar ülkemizde hiçbir zaman ciddiye alınmadı, özelikle liberal politikanın tam olarak hayat bulduğu 12 Eylül gününden beri. Bütün kaldırımlar üzerinde hep bir şeyler yapılmıştır, parke taşları beğenilmemiş, tekrar tekar değiştirilmiş, arabalar kaldırımlara park ediyor gerekçesiyle boyları uzatılmış, sonra enleri. O da olmamış, kaldırım taşları boyanmış, boyandığı bölgeye göre ve şehre göre renk değiştirmiş. O rengi neden sürüyorsun diyerek açılan davalar birbirini izlemiş.   Kaldırım diyerek geçme ey yaya, bastığın yeri tanı!   Yayalara ait olması gereken kaldırımlar bu aralar arabalar çıkamadığı yerlerde masalar ile donatılmış, masa girmeyecek yere ise bir iki sandalye atılmış. Kaldırım üzerinden yayalar yollara sürülmüş, yollar ise Allaha emanet, ne olacağı belli olmayan sürprizlere açık bir yer!   Kapkaç önceleri yaya olarak koşan çocuklara emanetti, kapkaçtan kazanılan para ile alınan motor bisiklet ile yapılır oldu, şimdilerde çok iyi gelir elde etmişler ki, arabalarla yapıyorlar! Yollarda sürünen yayalar, yollarda canlarını bırakan yayalar, kaldırımlardan kovulduklarının farkında dahi değiller.   Yaşadığınız şehir hangisi olursa olsun, durmadan kazınan ve yeniden inşaat edilen kaldırımlar birileri için iyi bir gelir kaynağı olmuş. Bu gelir kaynağı elbette çimento fabrikalarını desteklemek olarak da okunabilinir. Peki, 12 Eylül sonrası kim çimento fabrikalarının çoğuna sahip olduğuna bakın, kim bu işten iyi gelir elde ettiğini ve geliri iyi bir şekilde paylaştığının arkına varabilirsininiz!   Kaldırımlar modern dünyada yayalara ve özel olarak da hazırlanmış yollar varsa bisikletlilere açıktır. Bizde ise yayalar yollara sürüldüğü için, kaldırımlar kime ait olduğu tam tespit edilememiştir.   Kaldırımlar üzeri... Devamı

Hafif bir yazı ve sonuçlar!

2006-10-20 13:22:00

Hafif bir yazı ve sonuçlar!   Pazar günleri eğlenceli şeylerden bahsedilmesi son yıllarda moda oldu. Haftanın yorgunluğunu atmak ve birazda stres atmak için, hafif ama günlük yaşamdan da uzak olmayan sohbetler.   Hafta sonları gezi yerlerine bakılır ve gelecekte oralara gitme hayalleri kurulur. Haftanın dedikodu programlarına bakılır, her biri aynı elden çıktı belli olan ama isimleri farklı magazin programlarına bakılır. Her kanalda aynı insanlar hafifliklerine uygun olarak görüşlerini açıklar ve hafifçe gülümseriz. Kim kime aldatmış, kimin sevgilisi daha genç ve sıfır vücuda sahip bakılır, kıyafetlere bakılır ve inceden düştükleri şaklabanlıklara bakılır. Günümüzün soytarılarıdır onlar, o soytarıların yaşamları ekranlarda olur. Eh soytarı olurda bakmamazlık olur mu? Her şaklaban durduğu pozisyonu bilir, ona göre oynamaya devam eder!   Yunan mitolojisinde de hafif konular konuşulurmuş, o hafif sohbetlerden anlamlı sonuçlar çıkarmış tarihçiler. Bakalım bizde hafta sonuna uygun sohbete.   Savaş tanrıçası Ares ile Afrodit arasında geçen aşk kaçamağına. Afrodit Hephaistos ile evlidir. O, ateşin ve demirciliğin tanrısı, tanrıların demircisidir. Afrodit’e yeteri kadar ilgi mi göstermiyor, yoksa başka sebeplerden dolayı, bizim güzeller güzelimiz savaş tanrısına gönül kaptırmış ve kocasını aldatmaya. Demek o dönemde başlar, güzeller kocalarını aldatma dönemi, ee güzeli elde tutmak kolay değil, istekleri her zaman karşılanmayabilinir, karşılanmazsa ihtiyacını elde etmesini bilir. Ares her gece Afrodit’in evine gelir, sabah ilk ışıklarına kadar kalır. Her geldiğinde de kapıya bir askerini nöbetçi tutar, gün aydınlanmadan ayrılmak zorundadır, çünkü yaşadığı kaçak bir aşktır ve her kaçak aşk riski içinde taşır. Git zaman gel zaman bir gün askerinin uykusu gelmiş, acaba uykuyu başka bir tanrımı kulağına üflemiş, orası belli değil. Neyse gün ışımış, bunlar içeride aynı yatakta çıplak halde, şehvet sonrası üzerinde kalan tatlı bir yorgunluk ... Devamı

Irak’ta iç savaş var mı?

2006-09-19 13:00:00

Irak’ta iç savaş var mı?   Uzun bir süredir gazetelerin haberlerinde Irak’ta iç savaştan korkulduğu yazıyor ve yeni hükümetin başarılı olması yönünde dilekleri sunan bürokratların söylemi ile karşılaşıyorum.   Irak’ta Amerikanın işgali öncesi de ve sonrası da zaten bir iç savaş vardı. O ülkede iç savaş hiç bitmedi ki başlasın. İşgalin başlaması ile birlikte iktidar el değiştirmiş, güç dengesi değişmiştir. O güç dengesinin değişimi ile birlikte suni Arap halkı azınlığa düşmüş ve eskiden devletin erkini elinde bulundurmaktan kaynaklanan tecrübeleri ve silahları sayesinde Şii ve Kürt halkına karşı hiçbir kural tanımadan savaşmaya başlamış durumda. Arada amerikan askerlerine de saldırıyor. Esas saldırı alanı camiler ve Pazaryerlerindeki sivil halka yönelik.   Elbette bu fütursuzca saldırının karşılığı da fütursuzca olmaya başladı. Ülkede devlet gücü yok, hala yeniden oluşturulmaya çalışılıyor. 2. dünya savaşı sonrası aynı durum Almanya içinde geçerliydi, orada eski rejimin güçleri Grauwolf (gri kurt) adı altında örgütlenmiş, amerikan ve diğer ülkenin askerlerine karşı direnmiştir. Birçok sabotaj olmuş, bunun üzerine birçok şehirde yakalanan Nazi taraftarları idam edilmiştir. Fakat devlet mekanizmasının yeniden kurulabilmesi için Nazi döneminden kalan memurlar kullanılmış, en ilginci ise alman istihbarat birimi BND eski Nazi, yeni amerikancı memurlar CIA tarafından ve kontrolünde kurulmuş. Daha dün Hitler’e hizmet edenler, ertesi gün yeni güce hizmet etmişlerdir. Irak’ta durum acaba nasıl?   Irak’ta eski rejime bağlılığını sürdüren göreceli olarak önemli bir güç vardır, şu andaki çatışmaların bel kemiğini de oluşturmaktalar. Onlar polis kurumu içinde istenildiği gibi yer almamıştır. Daha çok Suni Arapların saflarında çatışmalara katılmaktalar. Bir bütünlük olarak hareket edemeyen Şii grupları da çatışmada hangi tarafta taraf olacağına tam karar verebilmiş durumda değil, ellerinde elle tutulacak bir gelecek ... Devamı

Hiç katil oldunuz mu?

2006-09-19 13:04:00

Hiç katil oldunuz mu?   Türkiye’nin katil kurumları var mı?   Haydaaa bu da nereden çıktı demeyin ve ilk aklınıza emniyet güçlerini getirmeyin. Hayır, onlardan daha tehlikeli bir kurum düşünün. Elinde silah yok ama birçok insanın ölümünden sorumlu. Silah olmadan katil olur mu insan demeyin, olunur!   Biraz daha düşünün, her gün gazetelerin üçüncü sayfasını bir kez daha gözden geçirin. Buldunuz değil mi?   Evet, her an bizi ya katil ya da kurban haline getirebilecek bir kurum var, acaba hangisi?   Tarım Bakanlığı mı? Bakın onların da gerekli önlemleri almadığı için toplu zehirlenmeli vakalar oldu, fakat onlar genelde doğa katliamı ile ilgili olarak düşünebiliriz, direk bizi ya kurban ya da katil yapmıyor.   Savunma Bakanlığına katil diyebilir miyiz, onlarda ülkenin güvenliği için çalışıyor, fakat ne yazık ki ihale alınan silahların bir bölümü kayıp, acaba kimler ele geçirdi diye de insan soramadan edemiyor, fakat katil diye damgalayabilir miyiz? Elbette hayır, kendi bilgisi dışında gerçekleşen müfretid olaylar!   Milli Eğitim mi diyebilirsiniz, aaa derim bende onlar sadece çocukların hayalini çalıyorlar, katil diye damgalayabilir miyiz? Fakat bazı üniversitelerde oruç tutmayan çocuklar bıçaklanmıştı, bazı okullar önleri de uyuşturucu pazarı oldu, bazı öğrenciler okulu kırıp, başka şeyler kırıyor. Bütün bunlardan bakanlığı nasıl sorumlu tutarız değil mi? Eğitimi dershanelere kaydıranları suçlayabilir miyiz? Önerilen kitapların bazıları… Neyse konu uzun boş veriyorum. Sonuçta katil diyebilir miyiz?   Görüyorsunuz değil mi, sorunun cevabını aramak için birçok bakanlığa bakmak gerekli, fakat o kadar önümüzde duruyor ki, göremiyoruz! Biraz daha bakalım çevremize, sayalım kurumlarımızı. İçişleri Bakanlığı,  bunu baştan es geçtik, hayır olamaz! Elindeki güçlü silahları olan kuruma katil demek doğru olmaz, onlar kanunların verdiği yetkiyi kullanıyor, vatanın dirliği ve bütünlüğü için gerekli. İçlerinde... Devamı

Muzaffer Buyrukçu için...

2006-10-20 13:29:00

Muzaffer Buyrukçu için...   bir yazar kendi kaderi ile kalmış hayat içinde, şimdi başka diyarlara yine tek başına gitmiş kimsenin haberi olmadan. yalnızlığı içinde ve dışında yaşadı, bir kelime avcısı olmadan alınteri ile ayaklarının üzerinde durdu, emeği ile geçindi, emeği ile yazdı yaşadıklarını. yalnızdı, yalnızlığını içine attı, içindeki yalnızlık ile bir yola çıktı. eğer dışarıya taşan koku olmasaydı kimse bilemeyecekti, içerdeki karanlık içindeki bir yazarı. karanlık içinde bir kedi, kara bir kedi. karanlıkta kara kedi görülür mü? bir de içeride gerçekten kara kedi yoksa, şimdi ne olacak? tek başına karanlıklar içinde, aydınlık bir türkiye özlemi ile karanlıklara göç etti!dostları, okurları onu karanlıklar içinde bırakmış yıllar önce. tek başına vermiş ayakta kalma mücadelesini, karanlığa inat, karanlıkta bir kıvılcım olmak için. kıvılcımı karanlık yuttu, kim gördü?gazete sayfalarında küçük bir yazı olarak duyuruldu, doğal olarak diğer yazarlar gibi unutulup gidecek, karanlık üzerine yazdığı kelimeler karanlıkta kalarak!bir gün bir alev belki o karanlıktaki kelimeleri gün yüzüne çıkarır... o alevin yanmasını mı bekleyecek insanlık, çünkü karanlık tarih sayfasına ne kadar çok kelime bırakmıştır yazarlar?arkasından ağıtlar yakılmadı, ağıt yakacak kadınlar bulunamadı, çünkü ağıtlarda karanlıkta kaldı, kadınlarda..her giden gerisinde acı bırakır..acı yaşayanların olur her zaman!   29 Ağustos 2006 ismail cem özkan  ... Devamı

Uykum kaçtı, bir film seyrettim!

2006-10-20 13:26:00

Uykum kaçtı, bir film seyrettim!   Uykum kaçmıştı, bilgisayarın başına geçtim, belki birileri ile sohbet ederim, en azından gözlerimi yorarım uykum gelir diye, yok kimse yoktu. Televizyon kanallarında dolaştım. Atv kanalında bir film başlamıştı, uykum gelene kadar onu seyredeyim dedim. Cehennem yolcusu* adı altında Atv ekranlarında (27 Ağustos Pazar 00:00) filmi seyrettim.   Film, dünyanın değişik yerlerindeki dövüşçülere davetiye gönderilmesi ile başlıyor. Sonra filmin kahramanı bir palyoça görünümü altında görüyoruz. Biraz sonra ise çocuk çetesinin patronudur. Hırsızlık yaparak yaşamını kazanıyorlar. Amerikan şehirlerinin çetin sokak kavgalarının olduğu dönemdir, güçlü olan güçsüzü yok ettiği dönem. Mafyanın parasını çaldıktan sonra, yakalanmaları, polisin de araya girmesi ile hayatını kaçmak ile kurtarır. Kaçarken bir geminin deposuna düşer, bir süre sonra denizin ortasında bir silah kaçakçısı korsanların elinde olduğunu anlar, orada artık köledir.  Hiç düşünmediği bir dünyaya içindedir. O gemi Uzakdoğu sularında başka bir korsan gemi tarafından ele geçirilir, başka korsanların elindedir. Amerikalı olduğunu sandığı kişiler güler yüzleri ile onu dost olarak kucaklarına basar, fakat gülen yüzün arkasındaki yüzleri Tahi adasına ulaştıklarında ortaya çıkar. Onu bir dövüşçü olarak satarlar, hem de bir dost olarak!   İngiliz ikiyüzlülüğünü ve güler yüzlüğünü görürüz orada. Gel zaman git zaman sonra bir dövüş müsabakasında karşılaşırlar. Dünya dövüş karşılaşmasını duymuştur kahramanımız ve oraya katılmak istediğini söyler ve o dolandırıcılar ile anlaşır.   Tibet yaylalarında bir tapınakta yapılır karşılaşmalar. Üçkağıtçılar oradaki altın ödül peşindedir, o ise neyin peşinde olduğu net değildir. Film buraya kadar güzel güzel seyrederken, dünya ülkelerinin dövüşçüleri ile tek tek tanışıyoruz. Türk dövüşçü diğer dövüşçüler gibi yumruğunu değil elini kullanır. Dövüşe alttan müdahale eder ve elleri ile karşı dövüşçünün ayalarını sıkar ve kaz... Devamı

Söz meclisten dışarı

2006-10-20 13:24:00

Söz meclisten dışarı   Söz meclisten dışarı diye cümleler kurulur ve anlatılmak istenen anlatılır. Tabi bu arada iğne mi, çuvaldız mı belli olmayan şeylerde dostların bir yerlerine batmıştır. Eh söz meclisten dışarı olunca kimse üzerine alınmamış gibi yapar.   İşte ben de söz meclisten dışarı diyeyim ve kendi düşüncelerini, duygularını yansıtmak için dahi vakti olmayanlara bir dokundurma yapayım dedim! Yok, sözün sizin üzerinize değil, sadece öylesine konuştum. Elbette sizler bana sürekli kendinize ait mailler gönderiyorsunuz, tepkilerinizi belirtiyorsunuz! Yaşama izleyici localarından bakmıyor, bizzat yaşamın içinde karşılaştığınız çelişkileri dillendiriyorsunuz!   Tabi bu dillendirme yazı ile olmuyor, çünkü yazıya dökmek emek ister, vakit ister!   İşte sizde olmayan o vakit! Biliyoruz ki, zaman kişiden kişiye ve coğrafyaya göre de değişir!   Kaplumbağa vakti ile kelebek vakti arasında ne kadar fark var?   Bazılarımız hızlı yaşarız ki yaşı ilerleyenler için zaman hızlıdır, kimimiz yavaş! Elbette hepiniz gençsiniz ve zaman yavaştır sizin için!   Yazmaya vaktiniz yok, nasıl olsa bir yazan var, onun yazdıkları da uzun olduğu için okunmuyor. Bir girişe bak, bir de sonuca, tamam yazı okunmuş oluyor. Nasıl olsa fikrinizi de sormuyor, o halde neden okunsun ki?   Tepkisiz yaşamı biz tercih etmedik, yaşam tercih ettirdi bize!   Tepki verenlerin başına bak neler geldi, sürgün, cezaevleri ve de yalnızlık! En iyisi tepkisiz yaşamın içinde yaşa, nasıl olsa birileri tepki gösterecektir, göstermezse ne yapalım el nasıl yaşıyorsa bizde öyle yaşarız!   Bakın meclisten dışarı söyleyebileceğim bir fıkra okudum. Onu buraya aktarayım da lafı fazla uzatmayayım. bu sayede vaktinizi daha çok çalmayayım..   DoktorRuh hekimine giden adam, şikâyeti sorulunca:- Kimse beni sevmiyor doktor, diye dert yanmış...- Üzülmeyin, demiş doktor, ben sizi seviyorum...Hasta inlemiş:- İyi ama doktor ben herkese beni sevsin diye par... Devamı

Bayraklara bakarken düşündüklerim!

2006-09-19 13:07:00

Bayraklara bakarken düşündüklerim!   Ülke bu sırlarda bayrak ile giydiriliyor. Bir şeyi protesto eden de bayrak alıp balkonuna asıyor, kızını evlendirende. Yani bayrak açmak için neden bulamayanda asmak için balkonuna asıyor. Her taraf kırmızı beyaz, her tarafta ay yıldız. Ülke gazetelerin logosundaki gibi bayrak ile giydiriliyor.   Bayrak yasasında ne yazar bilmiyorum, fakat bayrak kullanma ve kuralları vardı eskiden, şimdi isteyen istediği gibi bayrağa biçim veriyor, istediği gibi asıyor. Bayrak eski ciddiyetini koruyor mu bilmiyorum, çünkü eskiden asılı olduğu yere saygı ile bakılırdı, şimdi ise her yerde olduğu için nereye saygı ile bakacağını şaşırıyor insan!   Balkonlarda asılı bayraklar çok ufak gelmiş gibi, birçok firmada binasını bayrak ile giydirmiş, bu suretle bina bakımından kurtulmuş oluyorlar sanırım! Hadi bayrağı binaya giydirmediniz biraz pahalı geldi diyelim, bina önüne hemen bir bayrak direği dikip, üzerine devasa büyüklükte bayrak as! İstanbul sahileri, tepeleri ve iş merkezlerinin önü bu dev bayraklar ile süslü.   Dışarıdan biri geldiğinde ne düşünür bu kadar bayrak karşısında?   Ben dışarıdan her geldiğimde, bayrakların daha da fazlalaştığını görüyorum. Son cenaze kaldırma merasimlerin bu bayrak asmayı tetiklediğini duydum. Çünkü arka arkaya gelen asker cenazelerine sessiz bir protesto olarak bayrak asıldığını düşünüyorum. Bayram yok, seyran yokken İzmir merkezindeki iş yerlerinin sokakları neden bayraklar ile süslensin? Bayrak bir protesto eylemi olarak önüme çıkıyor, sessiz protestonun zaman zaman sokaklara yansıdığını, ayrımcı kavgalarda görüyorum. İzmir kasabaları göç nedeniyle bir ayrımcılık içinde, göç eden Kürt nüfusunu istemeyen yerli halk ve resmi idare onları dışlıyorlar, o dışlanmaya karşıda doğal olarak bir tepki doğuyor, devasa bayraklar Kürt nüfusunun olduğu yerde dalgalanıyor, bu ülkenin gerçek sahipleri bizleriz diyerek haykırıyorlar. Kasaba girişlerinde devasa büyüklükte bayraklar dalgalanıyor,... Devamı

Romanlar ve yaşam

2006-10-20 13:30:00

Romanlar ve yaşam   Ülkemiz yazarları son günlerde toplumsal gerçekçilikten uzaklaşıp, daha çok bireysel ve tarihi romanlara yöneliyorlar, acaba dedim bu tesadüfi mi?   Gerçekçi toplumcu yazarlar aramızdan tek tek ayrılmaktalar, yerlerini post modern geleneği sürdüren yazarlar almakta, onların yanında ise polisiye romanlarda da bir artma olduğunu yayınlanan eserlerde görmekteyim. Gelişen şehirleşme kendi romanını ve insanını da yaratıyor. Şehir kültüründe insan yalnızdır ve hayalleri ile baş başadır. Köylü toplumlarda görülen imece yerini yalnızlık doldurmuştur. Aileler küçülmüş, hatta çekirdek aile bile parçalanmakta tek yaşayan bireyle topluluğuna doğru dönmekteyiz. Bu durumda edebiyat da kendi yazım dilini oluşturmaktadır. Yaşamın kendisinden soyutlanamaz, yazın dili de.   Polisiye romanları genelde hayal edilenleri yazar, gerçekte olmayan olma ihtimali romandaki gibi olmayan gerçekler. İnsanoğlunun hayal sınırlarını zorlayan romanlar. Genellikle bu tip romanlarda birey daha öne çıkar. Bireyin iç çatışmaları, toplum ile çatışmasını izleriz. Birbiri ile sıkı sıkıya bağlı bir seri cinayete de tanık olabiliriz.   Post modern romanda da birey öndedir, hayal dünyasını zorlayan, kişilikler bir birinin içine girer, olaylar tıpkı polisiye romanı gibi kurgulanır, supriz gelişmelere açık bir seyir izler. Yaşam her ikisinde de kurgulanır, yaşamdan kopuktur bir anlamda. Geçmişin toplumcu gerçekçi romanları eskisi kadar ilgi görmez. İlgi eksikliği yazarların da birer birer unutulmasını yanında taşır. Tıpkı ses sanatçısı öldüğü zaman sesisin unutulması gibi, o söylediği sözler günümüzde başka bir vurgu ve ritim ile söylenerek sanki nostalji yapılır. Romanlarda da buna benzer bir süreç yaşanmaktadır. Eskiden yazılmış toplumcu gerçekçilik eseri olan romanlar genç yazarlar tarafından yeniden yorumlanıp önümüze gelebilir, çünkü yeni yetişme yazarların ellerinden hayalleri çok önceden çalınmıştır. Yaşadığı yeri göremez, görse de algılayamaz. Çünkü yaban... Devamı

Tuz

2006-10-20 13:32:00

Tuz   İnsan hiç durduğu yerde terler mi? Ben terlerim, hava sıcak ve % 90’ları aşan bir de nem varsa, üstelik büyük bir şehirde, apartmanların birbirine baktığı yerdeysen. Durduk yere terliyordum, aşağıda yaşam akıyordu her zamanki hızında belki, fakat benim için zaman sıcak bir havada terim ile baş başaydım. Giyindiğim pantolon ve tişörtüm terden beyaza dönmüştü. Tuz resmen üste çıkmıştı, su tuza dönmüştü! Siyah pantolonun uygunsuz yeri beyazlamıştı, üstelik belden aşağıya doğru! Ağaçların yaşantımızı içinden çıkışı ne zamana dayanır bilmiyorum, fakat biz Türkler bu ülke topraklarına gelmeden önce yemyeşilmiş, sonra nedense çekirge sürülerinin talanı gibi bozkır yapıvermişiz koskoca ülkeyi, bozkır olmaktan da yakında çıkıp Basra çöl fırtınaları günlük yaşantımızda normale dönecek gibi! İstanbul dönüş yolundaydım, üzerimde kara bulutlar, aşağıya doğru akan çam yanıklarının bırakmış olduğu siyah kuruntular, her biri hava asılmış, yeryüzüne inmemecesine havada dolaşıyorlardı. Yeryüzü karanlık olmuştu, önce kızıl, sonra siyah! Siyah içinde yanmış kaçmaya çalışan canlılar, yılanlar, börtüler, böcekler ve de her türden kelebekler! Gölgeleri dahi kalmamış hiç birinin! Siyak buluta baktım, insan gibiydi! Sanki katilin adını yazıyordu gökyüzüne! Katilim! Evet, katili biliyoruz, biliyoruz fakat önlem alamıyoruz! Bilinçaltından mı yok ediyoruz yeşili? Bu ülkeye gelmeden önce yemyeşilmiş bu eşsiz topraklar, şimdi nerede deniz gören bir tepe olsa, hemen yangın orada başlıyor, sonra o tepeler betonlar ile kaplanıyor, daha ilginci ise, beton renkler boyanıyor yeşile! Betonlar arasındaydım, nefes alacak gibi değildim, binalar birbirine bakıyordu! Durmadan terliyordum, giymiş olduğum pantolonumum tuza dönmüştü! Harana bereket vereceğiz diye yıllardır inşaatını bitiremediğimiz GAP projesi o bereketli ya da bereketsiz toprakları birer tuz toprağa dönüştürmüştü! Toprak tuza dönerken, benim tuza dönmemem olur mu? Tuzlaşıyordum sıcaklarda! Gökyüzünde insan görün... Devamı

Yollardaydım.

2006-09-19 13:11:00

Yollardaydım.   Yollarda olduğum günler içindeyim. Yolları oldum olası sevmişimdir. Bir yerden bir yere giderken yenilendiğimi hissederim. Otobüs yolculuklarını çocukluğumdan beri severim. Babam öğretmen olması nedeniyle köy köy dolaşmıştık, çocukluğumda. Köyden Ankara’ya her gelişim ve dönüşüm benim yenilenmem anmalına geliyordu, yeni gelişmelerden haberdar oluyor, köye giderken yeni kitapları alıp götürmek anlamına geliyordu.   Köylere eskiden eşek veya katır sırtında gezici sinemalar gelirdi, orada seyrederdim Yılmaz Güney’i ya da Cüneyt Arkın’ı… Köy çocukları ayrılır sokak kavgası gibi filmcilik oynardık. Bir bölümümüz Güney taraftarı, bir kısmımız Arkın taraftarı olurduk ve kıyasıya kavga ederdik, canımızı acıtmadan ama. Sonra kavga biter, yani film sahnesindeki oyunumuz biter ve katır sırtında giden sinemamız gibi günlük yaşantımız içinden de sinema da giderdi. Ankara’da öyle mi, her zaman insan sinemaya gidebilirdi. Çocukluğumda Ankara Demirlibahçe’de Açıkhava sineması vardı. Her filme giderdik, bir de yanımıza çitleyeceğimiz çekirdekleri alır, büyük bir panayır gibidir. Film ne olursa olsun gidilirdi. Beyazperdedeki yaşama bakmaktan büyük bir mutluluk alırdık. Köye dönerken otobüste kafamızda bu filmler olurdu. Otobüsler tabi bugünkü gibi lüks ve konforlu değil elbette. Yaz sonu köye dönerken otobüsün içinde pişirirdi. Yukarıdan açılan havalandırma yetmezdi, camların üstünde sürmeli bir yerde açılırdı. Otobüsün içi dışarıdan gelen sıcak hava ile dolardı. Yollar dar ve çukur çukur olmasına rağmen kimse şikayet ettiğini duymazdım. Otobüsün üstü de eşya dolu olurdu. Hatta yolcu fazla olunca eşyaların üstünde de biri olabilirdi. Zaman içinde üstte eşya taşıma bitti, sonra otobüsün altına eşyalar konmaya başladı. Yukarıya atılamayan eşyalar koridora serilirdi. Tek başına seyahat eden bayan olmadığı için eskiden bayan yanı erkek yanı gibi sorun olmazdı.   Zaman içinde yollar daha genişledi, genişlerken daha... Devamı

Denize doğru akmak!

2006-10-20 13:34:00

Denize doğru akmak!   Nem üzerime doğru sıvanıyordu, tişörtüm hep ıslakmış gibi, hafifçe esen meltemde kendini hissettiriyordu. Sokaklar, her zaman ki gibi kalabalık ve üst üste insan, sokaklarda hiç umursamadan uyuyan köpekleri seyrettim bir ara. Kalabalığa daldım, ben de onlardan biriydim. Ne düşündüğünü bilmeden, kalabalığa dalıp gitmek. Amaçsız koşturma gibi geldi bana, her kes acelesi varmış gibi birbirinin üstüne binerek gidiyor. Yollar ise arabalardan ve onların kornalarından geçilmiyordu. Kalabalık sadece kaldırımlar ve yollarda değildi, onları kuşatan binalarda aynı şekilde düzenlenmişti. Yolların genişliğini sanki kıskanmış, yolun üzerine eğilmiş binalar gördüm. Yolları daha da daraltan bu karmaşanın nedeni, sanki binalar gibi geldi. Şehirleri oluşturan biçimlendiren hangisi?   Yol mu, insan mı, evler mi, hangisi şehri tanımlar?   Birbirinden ayırarak acaba soyutlanabilir mi?   Çevreme bakıyorum, grilerin arasındaki yeşile. Yeşil farklı bir renk gibi geldi, belki yaşıyor olduğu içindir. Gökyüzüne kafamı döndürmek istedim, güneş hala içimi yakmaya devam ediyor, kafamı çevirmedim bile. Bir gölge yer ve serinlik umuduyla bir pasaja girdim. Serinlik çarptı yüzüme. Bir anda kendimi soğuk bir ortamda hissettim. Tişörtüm kendisini daha çok hissettirdi. Yapışmış olan tişörtüm beni daha çok üşütüyordu. Kurumuyor, aksine vücuduma yapışıyordu. Islak bir elbise ile kışın sokakta dolanmak gibi. Dışarıda çöl sıcağı, içeride vaha! Teknoloji diye düşündüm, ne hale getirdi bizleri. Acaba bu sıcaklığın oluşmasında bu soğukluğun etkisi ne kadardır, çünkü benim bildiğim havayı ısıtması gerek, soğutması için! Sokaklar içinden pasajlara geçince, camekanlara bakmadan olmuyor. Bilgisayarın başında çalışan güzel kızlar, ayakta dolaşan erkek çalışanlar, belli bir disiplin içinde hareket edenler. İçeride biraz benim gibi sıcaktan kaçmış izlenimi veren biri, anlamsız sorular sorarak daha çok kalmaya çalışıyor dükkanda. Müşterisi olmadığı içinde çalışan i... Devamı