urla iskele..

2006-10-19 13:01:01

Devamı

çeşme'den bir görünüm!

2006-10-19 13:10:00

Devamı

narlıdere izmir

2006-10-19 14:39:00

Devamı

temmuz can semen, yiğenim!

2006-10-21 22:00:00

Devamı

Kuş gribi...

2006-10-21 22:44:00

Kuş gribi ülkemize henüz gelmedi ama grip aşısı firmalar ellerindeki stokları şimdiden tükettiler. İlaç firmaları ellerindeki ürünleri elbette tüketmek isteyecekler, fakat bu tüketim sağlık için yapılması planlanırken son bir ilaç firması skandalında olduğu gibi ahlakide olmayabiliyor.   Elindeki ürünü global olarak pazarlayan ilaç firmaları, kıtalar arası da aynı ürünü farklı üretebiliyorlar. Avrupa’da pazarlanan ilaç ile Asya’da pazarlanan ilaç arasında fark olabiliyor. İçeriklerinde bazı farklılıklar olması doğal mı bilemiyorum, fakat birçok ilaç firması pazarladıkları ülkelerde aynı ilacın türevlerini pazarlamaktalar.   Grip için üretilen aşılarda eczane camekanlarında yerlerini almaya başladı ve sonbahar aylarında artan gribe karşı koruyucu olarak tavsiye ediliyor. Biliniyor ki grip virüsü her yıl kendisini geliştiriyor ve değiştiriyor. O elde var olan aşılar geçen seneki virüse göre üretilmiş, vücudun direnişini artıran bir aşıdır. Yani düz mantık ile baktığımızda bu seneki virüse karşı değildir, çünkü olmayan virüsün ilacı olmaz!   İlaç firmaları birçok ülkede kendi ürününe talebi artırmak için değişik yöntemler uygulamaktan çekinmemektedir, çünkü sonuçta ürettiği mal bir ürün ve pazarlanması gerekir. Sağlık alanında çok kritiktir, çünkü insanlar sağlığına kavuşmak için ilaç alır, hasta olmak için değil. Birçok hastalığa iyi geldiğini düşündüğümüz bazı ilaçların çok pahalıya satılması, ya da karaborsan alınımı bir ticari yöntem mi? Eskiden ülkemizde her şeyin karaborsası vardı, şimdi hayati önemli şeyler çok pahalıya satılmakta ve sigorta firmaları o ilaçları ödemeye yanaşmamaktadırlar…   Kuş gribi olduğu dönemde grip aşıları bir anda karaborsa olması nasıl açıklanabilir?   Hastalıklara karşı geliştirilen yeni ilaçların hemen eczanelere ulaşmaması nasıl açıklanır? Global olarak dağıtım ağı olan bu ilaç firmaları kendi yeni ürünlerini neden global dağıtmazlar? Gelişmiş ülkelerde camekanlardan kaldırılmış ola... Devamı

Eğitimde döner sermaye…

2006-10-21 21:16:00

Döner sermaye döne döne bütün alanlara yayıldığını bana gelen maillerden öğreniyorum. Eğitim alanında da bir döner sermaye var ki, akıllara durgunluk verecek düzeye kadar gelişmiş!   Büyük şehirlerde çalışma dünyasına kadınlarında zorunlu katılımı ile birlikte bu döner sermayesi büyük bir ivme kazanmış durumda. Bir de sosyal olarak çekirdek aile yapısına doğru hızlı bir şekilde yönlendiğimizden çocuklara da bakacak kimse olmayınca, çocuklara neler oldu, neler?   Okul saatleri çalışma dünyasında çalışanlar için uyumsuzluk gözle görünür biçimde. Çocuklarına o saatte ulaşamayan veli ne yapacak? Çocuğuna öyle bir uğraş bulmalı ki, onu okuldan ya da başka bir yerden mesai bitiminde alsın! Etüt adı verilen ihtiyaç genelde bu sebepten ortaya çıktığını düşünüyorum!   Etüde giden çocuk aslında etüde ihtiyaç duyup duymadığı önemli değildir, orada zamanını geçirmesi daha öne çıkıyor, bu bakış açısında. Şimdi bir de madalyonun öteki tarafına doğru dönüp bakalım. Neler görülüyor? Eğitim dünyamız büyük bir gerilime gösteriyor. Eğitim kurumlarımızın biricik öğretim elemanları kendi alanlarında pedagojik olarak eğitimlerinin de tam olup olmadığı konusunda kafamda sorular var. Fakat eğitimi tam da olsa bir öğretmen, elindeki programa göre davrandığında başarısız olması normal karşılanabilinir. Ders kitaplarında ve yöntemindeki yetersizlikleri görmek için eğitmen olmaya gerek yok, eğitilmiş çocuklara bakmak yeterli bence!   Okullar ilk sınıftan başlayarak öğrenciler hep dışarıdan destek alacak şekilde yönlendiriliyorlar. Okuma yazmaya başlayan çocuk bile dışarıda ders yardımı alma ihtiyacı duymakta. Güzel yazı konusunda nedense yeteriz durumdalar! Yardıma ihtiyaç durumda yetiştirilen çocuklar elbette yardım almalı! Onun için etüt adı adlında okul saati dışında yardım kursları düzenlenmekte ve okulda verilen ödevler bu saatte eve ödev bırakmayacak şekilde bitirilir. Eve yorgun gelen ebeveynlerine bir de ders yardımı gibi gereksiz ayrıntıdan kurtarı... Devamı

bayramınız kutlu olsun!

2006-10-20 20:19:00

Devamı

Nerede eski yürüyüşler?

2006-10-19 14:40:00

Eskiden ağır yürü ki, ağırlığın anlaşılsın derlerdi. Şimdilerde ise ne kadar insan görsem hızlı yürüyor. Aceleleri var sanırsın. Yetiştirmek zorunda olduğu bir iş varda ona yetişecek gibiler.   Şehirlerde şimdilerde yürüme yolları yapılmış, orada spor kıyafetini giyip hızlı hızlı yürüyenleri normal karşılayabilirim. Fakat sokakta bu kadar hızlı yürümeyi bir türlü algılayamadım. Yoksa her kişi panik atak oldu da haberim mi yok! Gençler eskiden daha sakin yürürlerdi, özelikle bayanlar. Kol kola girer sohbet ederek ve nazlanarak yürürlerdi. Arada kahkahalarını eksik etmezlerdi. Zaman zaman biri saçını arkaya atar, arkasından öteki aynı hareketi tekrarlardı. Bir elektrik akımı gibi birbirine etki yaparlardı. Şimdilerde öyle mi? Kulaklarında bir kulaklık ve hızlı hızlı yürüyenler, arada müzik ritmi ile hareket edende oluyor.   Şimdiki insanlar çok hızlı yürüyorlar, hep acele edercesine ve yaşamı da hızlı yaşıyorlar. Tüketiyorlar birer birer yaratılmış ne varsa. Sadece tüketici olan, alışverişten medet umar ve orada sakinleşir. Çünkü alışveriş yaparken zorunlu mola verirsin! Denersin, ele güne karşı diyerek de bakarsın. Çünkü günümüzde üzerine giydiğin her bir parça artık senin kimliğindir. Dikkat etmek zorunluluğu var. Dikkat ediyorum sokakta yürüyenlere, eskisi gibi seslerin çıktığı kahkahaların duyulduğu ahenkli yürüyüşler yok. Birbirinin koluna girerek, hatta el ele tutuşarak sokaklarda birbirine hiç çekinmeden ve yanlış anlaşılma korkusu duymadan şakaların yapıldığı hoş sohbetler yerlerini mp3 çaların büyüsüne bırakmışlar.   Teknoloji yalnızlaştırır ve hareketini hızlandırır! Çünkü adrenalin salgısının daha fazla salgılanması için her türlü ortam hazırdır. Her gün yeni çılgınlıklar denenir ve hatta kitaplara kayıt edilir satılır. Günümüzün trendi adrenalin salgısının çok olması!   Korku ve cinayetler daha ilgi çeker oldu, daha çok gazeteler ve medya kendisini pazarlarken bu unsurlardan yararlanır. Çünkü o haberler adrenalin salgınsı ar... Devamı

Sonbahara dair…

2006-10-19 14:38:00

Hava kurşun rengine dönüşmüştü, ağırlığı altında eziliyorum. Bir yandan ellerim soğuk, içimde üşütme. Gök kubbenin altında eziliyordum. Göremiyor ve duyamıyordum. Biraz düşünsem bu kurşun renginin üstünde masmavi bir gökyüzü ve üzerinde güneş olduğunu bulurdum.   Zaman içinde anlık düşüncelerde tıpkı bugünkü yaşadığım duyguları yaşatmıyor mu? Kim yaşamaz ki, bir an önünü göremezsin ve karamsarlık içinde kıvranırken bulursun. Ondan kurtulmanın yönü zaten biliyorsunuz ama o bilmek yetmiyor, bir destekleyeceğe de ihtiyaç duyarsınız. İşte o an çevrenizde birisi olması çok önemli. Eğer o destekleyen birini yanınızda görmezseniz o dönengeç içinde kıvır kıvır kıvranmaya devam edersiniz, üstelik çözümü bilmiş olmanıza rağmen!   Sonbahar ayları nedense hep hüznü taşır yanına, fakat iyi dostlukları da beraberinde getirir. Eğer iyi dostlukları yanında taşımasaydı, o gök kubbenin altında umutlu türküler söylenmezdi. Yalnız yaşamayanlar anlamaz bu dönemin ne kadar sancılı geçtiğini. Dışarıya bakarsın gölgen dahi olmayacak bir hava, içeride çalışacak güç bulamazsın. Kahvaltı hazırlayım dersin, tek başına çay içmenin keyfi olmaz. Sokağa çıkarsın, yürünecek gibi değildir, soğuk ve ayaz yol arkadaşın olur. Onlarda hep jilet gibidir, çok keskin mesajlar verir. Bir yerin kanamadan sokaktan eve dönme fikri üstün gelir ve yalnızlığına çekilirsin. Yalnızlığa çekilen kişinin ise ufku ve gökyüzünü görme düşüncesi olmaz, sadece önüne bakar! Baharın gelmesi onun için daha önemlidir, bir renk değiştirse gökyüzü yüzü güler!   Hava kurşun gibi ağır, fakat bağıracak nefes dahi yok! Hava keskin ve engelleyici bir atmosferi üzerine bindirmiş bile. Altında ezilememek için evde kalınır! Fakat o başka bir girdaba düşmeyi de yanında taşır.   İnsanların dostları olmalı, her an yanında olabilecek!   17.10.2006 ismail cem özkan   ----------------------------www.cemoezkan.dehttp://cemoezkan.sitemynet.com ... Devamı

Anneleri sırt çantası taşımaktan kurtarın!

2006-10-19 14:35:00

İzmir’deki evimiz bir ilköğretim okulunun yanında. O yüzden her sabah kalktığımda çocukların sesini izlerim. O tarafa doğru bakarım. Çocukların sesi bana çocukluğumda guguk kuşu ile uyandırmayı anımsatıyor. İzmir’de nedense guguk diye öten kuş sesi duymadım.   Çocukları izlerim, gelişleri ve gidişleri. Heyecanlı bir şekilde bakkala koşuşlarını. Sabah sabah değil de sanki ortası enerjileri vardır. Sabah serinliği onları etkilemez,  neşeli ve heyecanlı görürüm! Yanlarında bir de büyüklerini, genelde anneler olur. Anneler sırtlarında çantalar, çocukların elinden tutturmuş şekildedir. Sanki uyuyor ayakta ama bir görevi de yerine getirmenin huzuru içindedirler. Bazıları sabah bakımını yapmış, günlük yaşamaya hazır halde, kimisi ise hala geceden kalma saç dağınıklığını, el çabukluğu ile düzeltilmiş şekilde.   Her birinin sırtında çanta, bir de iki çocuğu varsa, o zaman daha vahim, çünkü iki çanta taşımak zorunda. Kimse de bir birbirine yardım edecek konumda değil! Annelerin sırtlarında çantalar, okulla doğru gidiyorlar. Bir yandan da enerjik çocuklarını ellerinde tutmaya çalışarak! Okula yaklaştıkça çocuklar tek tek ellerden kurtulup birbirleri ile oynamaya dalıyorlar. Oyun çocukları okulda disiplin olmaya gelmiş konumdalar. Ama onlar daha hayallerini teslim etmemiş konumdalar. Gün geçecek ve hayaller teker teker yerlerini sınav heyecanına bırakarak, düşünmeyen ama soru çözen çocuklar olacak.   Şimdi ki okullarda iki kıyafet var, bizim zamanımızdaki gibi siyah önlük yok! Rengi değişimi mavi ama hala yakalık takma zorunluluğu var, peki neden takılır yakalar?   Bir de her okulda değişen orta kesim kıyafeti, aynı okulda gözükür. İki kıyafetle birbirinden ayrılan ve kategorize edilen çocuklar. Orta eğitim eski adıyla olan bölümdeki çocukların artık hayalleri yoktur. Onlar ders arası, sınav stresi arası sigara molas vermek için parklara koşarlar ve orada ellerindeki sigaraları kimseye hissettirmeden içme telaşı içindeler. Onların t... Devamı

merhaba!

2006-10-19 14:27:00

merhaba, bugünlerde şiir okuyorum, yazı yazıyorum. beni etkileyen ve kalbimi ta derinden acıtan yazılarda okuyorum. fakat bu arada aşağıda okuyacağınız şiir bana, beni bugün anlatıyor. ben yarına taşımadan bugün şiiri paylaşayım dedim. yaşamımızı hep erteliyoruz, ben yarın sizlere bir şey anlatacağım! hep yarın antalacağım bir şeyler olacak! öbür gün unutturmayın bir şeyler söylemem gerek! belki sizinde söyleyeceğiniz söz vardır, fakat benim gibi öbür güne mi taşıyorsunuz söyleyeceklerinizi?   hiç merak edip baktınız mı, bu yazıları mailleri gönderen kim diye? onu da öbür güne taşıyorsunuz değil mi? sevgiyle cem   ERTELEME   Öbür gün, evet, yalnızca öbür gün...Yarın öbür günü düşünmeye başlayacağım,Belki her şey olup bitecek; ama bugün değil...Hayır, bugün değil; bugün yapamam.Öznel nesnelliğimin şaşırtıcı inadı, Gerçek yaşamımın uykusu, araya girmesi,Sezinlemesi, bitimsiz  bezginlik-Bütün dünyam bir tramvaya yetişme çabası-Öyle bir ruh o...Yalnızca öbür gün...Bugün hazırlanmak istiyorum...Hazırlanmak istiyorum kendi yarınım için, öbür günü düşünmek için...Sonucu belirleyecek olan bu.Halihazırda planlarım var, ama hayır, bugün planlama yok...Yarın planl yapma günüdür.Yarın dünyayı fethetmeye masama oturacağım;Ama ancak öbür gün fethedeceğim dünyayı...Ağladığımı hissediyorum, Apansız ağladığımı hissediyorum, derinden içime doğru...Bugün ne olup bittiğini bilmeyin, bu bir giz, söyleyemem.Yalnızca öbür gün...Çocukken her hafta Pazar günü sirki beni eğlendirirdi.Bugün bütün eğlencem çocukluğumdaki tüm hafta süren Pazar günü sirki... Öbür gün, bambaşka biri olacağım,Yaşamım zaferle taçlanacak,Zekamın bütün gerçek nitelikleri, iyi öğrenimim, uğraşım-Hepsi toplanacak bir araya herkese duyurmalı ...Ama herkese sunulan boşa gidecek yarın...  Bugün uyumak istiyorum, gerçek nüshayı yarın yapacağım...Bugün için, hangi gösteri yineleyecek çocukluğumu bana?Yarın bir bilet satın alabilirsem,  Gerçek gösteri öbür gün çünkü...   &nbs... Devamı

Kalbi büyük bir aşk ile çarpıyor!

2006-10-19 14:25:00

Yaşam hiç beklemediğini önüne sermiş ve onları yaşamıştı. İlk gençlik yıllarında abisine bakıp şoför olmak istedi, abisi ise onu okula gönderdi. Belki istemeyerek okudu, belki isteyerek. Okulu bitirdiğinde öğretmendi. Köy Enstitüleri yeni kapanmış, öğretmen okullarının ilk öğrencisiydi. Oradan gelen rüzgar hala kendisini hissettiriyordu. O rüzgarın etkisiyle okumuştu, şanslıydı.   Ülkesini okulda tanımıştı, köye gittiğinde oranın hem doktoru, hem veterineri, hem de ziraat teknikeriydi. Köyde yapılması gereken ne varsa bilgi ile donatılmıştı. Çok çalıştı, idealistti. Ülkenin geleceği kendi sırtında hissediyordu. Gözünü hiç kırpmadan yolu olmayan, suyu olmayan köylere gidip öğretmenlik yaptı. Gittiği yerlerdeki kültürleri tanıdı, onlar ile birleşti. Her ne kadar kendisi bir Türk olarak eğitilmiş olsa da, yaşam farklılıkları da yanında getiriyordu. Kürt köyüne gidip Türkçe konuşamazsın, onlar ile iletişime girebilmek için Kürtçe öğrenmesi gerekiyordu, öğrendi.   Gittiği yerlerde kendisini sevdirdi, sevdi öğretmenlik yaptığı yerleri.   Ailesinden de önce geliyordu mesleği, gerekirse ailesinden uzak tek başına yaşayabilirdi ki yaşadı da, sırf çocukları iyi eğitim alsın diye onları şehre gönderdi, kendisi köyde öğretmenlik yaptı. Her şey eğitim aldığı düşünceye göre planlanmıştı. Ülke geriydi onu ileriye taşıyacak olan eğitimdi. Bu ülke ne çektiyse eğitimsizlikten çekmişti. O eğitim askerlerinden sadece biriydi ve işini çok ciddiye alarak yaptı. 12 Eylül öncesi o kavgalı günlerde Ankara’da öğrencilerini koruyabilmek için en ön safta mücadele etti. Devrimciydi, devrimi savunmak ile yükümlüydü. Gerici ve yobazlara karşı hep mücadele etmişti. Aile hep ikinci planda kalmıştı. Önce ülke ve verilen ideal düşüncenin hayata geçirilmesiydi. Kemalizm öğretileri ne gerektiriyorsa yerine getiriyordu.   Emekli olduğunda elbisesini çıkarmış asker gibi kalmıştı, çünkü görevi sona ermiş, dinlenme dönemine girmişti. O zaman ilk defa ailesi ile karşılaş... Devamı

Bir hastane gözlemlerim IV

2006-10-19 14:23:01

Ben bugüne kadar anju diye yazdım aslında angio (=damar) olarak yazılıyormuş. Ben de yazımını düzeltmiş oluyorum!   Annem bugün yaşadıklarını anlattı, ben de anlatılanlardan yola çıkarak durumu açıklayayım. Doğal olarak Türkçe söylenişini yazıyorum. Anju odasına girince anneme nasıl olacağını detaylı bir şekilde anlatmışlar. Bilgilendirme sonucunda anjuya başlamışlar. Kasıktan girilmiş, bir damar içinde verilen ilaç ile birlikte başlamış. Damar içindeki görüntünün ekrana yansıtılması olarak algılanır. Annemin kafatası her açıdan görüntülenmiş. Kısaca içten filmi çekilmiş. Anju sırasında ameliyata gerek duyulduğunda orada hastaya bilgi verilip ve doğal olarak kanuni şartlar yazılı anlaşma ile belgelendikten sonra kapalı ameliyat yapılabilmekteymiş. Anju sonrası 24 saat boyunca hareketsiz kalması gerekiyormuş. Ve hastane içinde bir kalarak eve çıkışı verildi. Sonuç olarak ameliyat için tarih verilmiş oldu.   Bayram tatili için hastane çalışanları, tatile gitme hazırlıklarına başlamış oldular. Çalışanlar hastalardan hediye beklemeye başlamışlar, eh bayram geliyor ya hediyesi de gelir!..   Ege üniversitesi hastanesi başarılı doktorları yanında çalışanlarının başıbozuk davranışı ilk etapta dikkati çekiyor. Temizlik firması sanırım kaba temizlik yapıyor, yerler görebildiğim kadarı ile pek temiz değil. Kapıda bekçilik yapanlar, kadınlar koğuşu ve erkekler koğuşuna göre refakatçi alıyor ama temizlik ortalarda pek gözükmüyor.   Annem bayram sonrasında ameliyata girecek. Doktorları çok başarılı ama ameliyat sonrası da o kadar önemli. Ben görebildiğim kadarı ile ameliyat sonrası bakım o kadar titiz yapılmıyor.   Umarım ege üniversitesi bu konuda diğer örneklerden ders alır, çünkü para olunca çok titiz davrananlar hizmette de titiz davranmak zorundadır.   Döner sermaye adı altında tedavilere ücret tespit edenler aynı şekilde hizmette de belli bir düzeyi tutturmalılar. Hizmet sadece ameliyat değil, hastaneye adım atıldıktan sonra başla... Devamı

Bir hastane gözlemlerim III

2006-10-19 14:23:00

Bugün (9.10.2006) hastaneden geldim, orada kaldığım süre içinde birbirinden farklı ve hüzün dolu öyküler dinledim. Başarılı doktorlarımız var, fakat başarısız o kadar da doktorumuz var, belki daha fazla başarısız doktorumuz var.   Verilmemesi gereken ilacı veren. Yanlış teşhis koyup, yanlış tedavi eden. Bilerek ya da bilmeyerek yanlış firmanın ilacını yazan   İlaç firmalarından aldığı eşantiyon uğruna, hasta çıkaran ve o hastalara uyguladığı tedavide o firmanın ilaçlarını kullanan. Hadi doktorlar yapar diyelim de, bir de doktorlarla ortak çalışan eczanelerin cirosunu artıran uygulamalar   Sağlık karmaşık bir sektör olmuş ve orada yürütülen kirli ilişkiler genel sağlık çalışanları da karalamaya devam ediyor. Pislik her yere bulaşırken, ondan kurtulmak için stabilize yaşam yoktur. O sektör içinde çalışanlar bir şekilde bulaşıyor.   Özel sektöre geçip, iş daha resmi olarak ticari yapanlar ayıplanmıyor, çünkü devlet hastanelerinde ya da üniversite hastanelerinde ücretler özelden pek aşağı değil. Özel sektör adı üzerinde hastasının üzerinden para kazanır ve hastalığı elinden geldiğince uzatarak para kazanma birinci sırada gelebilir, bunu liberal düşünce içinde normal karşılanabilinir. Araştırma hastanelerinde ise doğal olarak hastanın tedavisi uzar, çünkü araştırma yapılır. Fakat araştırma hastaneleri bugüne kadar evrensel olarak ne gibi katkı sunduğu ise muğlaktır. Çünkü araştırma hastanelerinde araştırma ve geliştirme bölümü olup olmadığını dahi bilmiyorum.   Bugün hastanede birbirinden acıklı bir çok hikaye dinledim, ne yazık ki başarılı doktorlarımız bu yanlış tedavilerin arasında gerektiği kadar ilgi uyandırmıyor. İlgi uyandırılanlar ise o ilgiyi hemen paraya döndürmeyi başarıyor   Bir hastane büyük bir işletme gibi çalışıyor. Bant sistemi gibi hastalar bir bantta oturtulmuş gibi sandalyede sıralarını bekliyor, sırası gelen çok kısa sürede tedavi görüp dışarıya elinde bir reçete ile çıkıyor   Hastanelerde önemli... Devamı

Bir hastane gözlemi II…

2006-10-19 14:22:00

30.09.2006 tarihinde bu sütunda yayınlanmıştı hastane gözlemlerim. Henüz annem sağlığına kavuşamadığı içinde ben hastanede gözlemlerime zorunlu olarak devam ediyorum. Bakın başıma neler geldi, neler?     Eh bu şekilde soru sorup da yanıtlamamak olur mu?   Uzun zamandır hastanelerde yer var mı yok mu araştırmasını yaparken sonunda bir yatak bulundu. Bugün (6 Ekim 2006) sonunda annem hastaneye yattı ama hemen sanmayın dertlerinden kurtuldu, biraz daha zamana ihtiyaç var.   Hastaneler öğle yemeği verir, hasta evinden getirir çatalını bıçağını ve de kaşığını Bilmiyorduk biz, onları yanımıza alıp gitmemiştik. Yattı ya annem hastaneye, yemekte vermeye başladılar. Yemek geldi de kaşık yok Çatal yok   Yok, yok derken hadi doğru çatal kaşık aramak için sokaklardaki mağazaları dolaş. Efendim bir adet çatal alacaktık, tek tek satıyor musunuz? Garip garip suratına bakan satıcılar   ‘Tek tek satılır mı, takım yakım alman gerek’   ‘Tamam, bunun plastiği var mı?’   'Kardeşim bizim burayı ne sandın'   ‘Tamam, tamam kızma, zaten patlamak için bende yer arıyorum, hadi neyse işim var, yoksa bi güzel kavga çıkarıp rahatlardım’   Baktım olacak gibi değil, hadi arabayı doğru eve sür. Ne olacak yol uzun kısa olmuş, sevdiğin için koşacaksın elbette.   Elbette koşacağım hem de neresi olursa olsun, yeter ki sağlık içinde olsun. Bir koşu geldim eksiklikleri tamamladım, şimdi yola çıkıyorum.   Bugün annem en büyük sorunundan kurtuluyor. Ayaklı bomba gibi dolaşan annem, sonunda bomba imhacıları olarak gördüğüm doktorlar tarafından etkisiz hale getirilecek.   Ellerine sağlık diyeceğim elbette, yeter ki her şey yolunda gitsin ve sağlığına yeniden kavuşturulsun.   Ameliyat olma kararı verildiğinde doktorlar maddi konuları konuşacaklarmış, eh ayakbastı parası gibi bıçağı eline alma parası vereceğiz. Ne yapalım sağlık için verilir...   Annem şu anda sağlıklı ve daha sağlıklı günler on... Devamı

Sakin bir sokaktan…

2006-10-19 14:21:00

Sakin bir sokaktan…   İSMAİL CEM ÖZKAN - Sokaklar sakindi. Binaların gölgesi sokaklara vurmuş, kuş sesleri sessizliği yok ediyordu. Uzun ve yokuş aşağıya doğru sokak. Oraya döndüğünde yalnızdı, her zaman ki gibi. Gölgesi yola düşmüş, yorgun bir şekilde kendisini izliyordu. Belki pencerelerden birinden bakan vardır diye düşündü. Yorgunluktan ayaklarını zor atıyordu. Ama görenlere karşı mahcup olmamak için dik yürüyordu. Kafası önde, elinde bir şişe su vardı. Alnından aşağıya doğru akan teri, üzerinde olan tişörtün ıslaklığını esen küçük bir yelden hissetmişti. İçinde bir titreme geldi. Yola baktı, sonra sokaktaki evlere. Kimse yoktu. İzleyende yoktu. Yalnızdı.   Sessizliğin içinde cebinde bir hareketlilik oldu. Mekanik bir sesti. Son dönemim popüler olan bir müzik ezgisi. Sokağın sessizliğini bozmuştu. Hemen elini cebine atıp çıkarmıştı. Telefona baktı, orada yazılı olan isme. Hayır, isim yoktu, rakamlar vardı. Tanımıyordu telefon numarasını. Yanlış arıyorlar diye içinden geçirdi, son günlerde yanlışlıkla telefonu birkaç kez çalmıştı. İsteksiz bir şekilde kulağına doğru götürürken yeşil düğmesine basmıştı.  ‘Alo!’ tanımadığı ses kulağını tırmalamıştı. Adını söyledi ve kimsiniz dedi. Karşıdaki gayet kibarca ve heyecanla bir şeyler anlatmaya başlamıştı. ‘İşte efendim sizi Antalya’dan arıyorum. Altın portakal film festivali bildiğiniz gibi her sene olmaktadır, orada yine bildiğiniz gibi başarılı oyunculara ödüller verilir. Efendim size güzel bir haber veriyorum, en büyük ödülü siz aldınız!’   Sessizce dinlemişti. Sıcak havalar bu aylarda pek gözükmez ama bu sene nedense çok sıcak olmuştu. Ayağını zor kaldırıyordu. Alnındaki ter gözlerini acıtacak şekilde aşağıya doğru akıyordu.   ‘Teşekkür ederim verdiğiniz haber için, fakat ben şu anda ödülü düşünecek durumda değilim, oradaki her hangi bir arkadaşım benim adıma alabilir!’ gayet sakin ve bitkin bir ses ile söylemişti. Hiçbir heyecan belir... Devamı

3. dünya ülkesi

2006-10-19 14:20:00

3. dünya ülkesi   İSMAİL CEM ÖZKAN - Düşünelim bir kere, acaba bir ülke kafamızdan yaratsak ve o ülkeye 3. dünya ülkesi desek ne olur? Hemen o ülkede yaşayan bazıları çıkıp bize hakaret ediyor bu yazar der ve açar dava! En iyisi böyle şeylere girip başımızı ağrıtacağımıza aşağıdaki tüm düşünceler birer hayal ürünü ve yazarın uydurması diyelim…   Düşünce elbette, böyle bir ülke yok yeryüzünde ama adını 3. dünya ülkesi olarak koyduğumuz ülke ile ilgili olmazsa da başka ülkeleri içine alan araştırma yapılır. Araştırmalarda ismimiz gözükmez. Ne anlama geliyor listede ismimiz olmaması?   Adımıza uygun olduğumuzu dışarıda yapılan araştırmalarda bir kez daha yüzümüze çarptı. Üniversitelerde bilimsel çalışma yapmadığımızı iki ülkede bağımsız olarak yapılan araştırmada bir kez daha tescil edildi. Bizimde tescilli markamız var artık, bilimsel çalışması olmayan üniversiteler!   Tescilli üniversitelerimiz peki ne yapar?   Onlar genelde döner sermaye adını verdikleri döner işletmeler ile kendilerine başvuranları döndüre döndüre soyarlar! Yanlış anlamayın, gidin bir üniversite hastanesine ve ücret alamadıkları yerde hemen bağış makbuzu çıkarırlar, eğer bağış yapmazsan o hizmetten yararlanamazsın! O halde üniversiteyi bir işletme olarak gören yönetim bilimsel çalışma yapacağına elbette para getirecek işler yapar ve dışarıdan ucuza aldığı teknolojiyi kendisinin üretmesine gerek kalmaz. Çünkü ekonomik düşünce; en az masrafla en çok girdiyi sağlamaktır.   Bizler sadece üniversitelerimize bakarak 3. dünya ülkesi olduğumuz anlaşılmasın, hangi alana bakarsanız bakın bu çarpıklığı görürsünüz. Azgelişmişlik, gözü açıklık, yağma bizde var. Bencillik ve en küçük hoşgörüyü kullanmak yine bizde var. Her şey paraya dönüştürme beceresi, her şeyden çıkar elde etme düşüncesi yine bizde var. O kadar ileri gideriz ki kaldırımlardan dahi para kazanır hale geliriz.   Dünyanın hiçbir yerinde belki düşünülmeyen meslekler bizde vardır, çünkü her ... Devamı

Adem babamız elmayı yedi!

2006-10-19 13:09:00

Adem babamız elmayı yedi, yedi de ne oldu demeyin! Malumunuz Havva anamızla birlikte cennetten kovuldular.   Gelin hep birlikte bu durumu inceleyelim. Ülkemizde elma yemek diye bir deyim yok, ayvayı yemek var. Armudun iyisini yemek var ama elma yok! Elmayı sadece Adem babamız yemiş! İncelenecek konu buldum sonunda, evde can sıkıntısı içinde oturacağıma değil mi?   Havva anamız cennette tek yasaklı meyve ağacı olarak elmaya yönelmiş e sonucunu merak ediyormuş. Zekidir kadınlar eskiden beri, yani zekalarını baştan almışlar, aşk sarhoşu Adem babamıza elmayı bir güzel yedirmiş ve tanrı da az değil tabi, olanları bitenleri görmüş. Tutmuş ikisini de atmış cennetten! Cezayı adil yapmış, tanrımızın hakkını yememek gerek, doğru olanı yapmış. Bir yasak koymuş, o yasaya uymayanları cezalandırmış, fakat bu cezanın bu kadar ağır olup olmadığını Adem babamıza ve Havva anamıza söylemiş mi daha önceden, bilmiyorum.   Geldiler şu andaki yaşadığımız dünyaya, aslında geldikleri yer bir çöl! Çölün ortasında bir tepe, tepeden aşağıya bakmışlar, hiç yeşillik yok, o sırada da başlamaz mı çöl fırtınası, gözleri dolmuş kumlar ile. Üstlerinde sadece iki yaprak varmış, ne yapacaklarını bilememişler. Yapraklar uçmasın diye önlerini mi tutacaklar, yoksa gözlerini mi koruyacaklar? Ne büyük bir ceza ile karşılaştıklarını o an anlamışlar!   Geldikler yerlerde her türlü huzur varmış, yeşillikler içinde mutlu bir yaşamları varmış, ne düşünseler hepsi oluyormuş. Şimdi düşünemeye çalışıyorlarmış, fakat kum fırtınası izin vermiyormuş. Ne yapsınlar, ilk olmalarının getirdiği zorluk içinde kumdan korunacak yer aramışlar, cennet kapısının kenarındaki boşluğa sıkışarak fırtınanın dinmesini beklemişler. Fırtına dinmiş dinmişte, bu sefer sıcakların etkisi ile kafaları sanki haşlanmış, ne yapacaklarını bilemez halde çöl ortasında iki büyük insan. Bugünkü gibi teknoloji yok, su yok, bilgi birikimi de yok! Ne yapsın atalarımız?   İlk günü bir atlatırlarsa bulurlar çözüm yoll... Devamı

II. Dünya Savaşı sırasında ülkemiz…

2006-10-19 13:07:00

II. Dünya Savaşı sırasında ülkemiz…   Ülkemiz çok yokluk çekerek bugünlere geldi. Ülkemizin insanları çok hoşgörülü ve sıkıntılara karşı Allaha Şükür diyerek katlanandır. Sabırlıdır, sabrının sonunda selamete ulaşacağı inancı yüksektir. Kıskanç değildir, başkasının yaşamını almak için mücadele etmez. Ki bu durum sadece cumhuriyetin başlangıcı için denilebilinir, son liberal politikalar bu durumu değiştirmiştir. En yoksul dönemlerini, birinci dünya savaşı ve ikinci dünya savaşları sırasında yaşamıştır. Elbette büyük çoğunluk sefalet içinde bitlere teslim olmuşken, balo salonlarında da dans yapılmıştır, çağın istekleri yönünde!   Türkiye II. Dünya Savaşı’na askeri anlamda katılmamış olmasına karşın, bu topyekun savaşın etkilerini derinden yaşamıştır. Alman politikası Türkiye'yi tarafsız tutmaya yönelirken, Müttefik politikası ise kendi cephelerinde savaşa katılmaya ikna etmek, zaman zaman da zorlamak yönünde olmuştur. O dönemdeki hükümet her türlü maceradan uzak kalmakta kendisini zorunlu görmüştür, çünkü Osmanlı döneminden kalan borçlar ödenmiş, yeni rejim henüz gerektiği gibi oturmuş değildi. Üstelik savaş yorgunu bir halk vardı, silahlı kuvvetleri yeni maceralara girecek kadar donanımlı değildi. Üstelik Osmanlı zamanında gitmiş topraklar hakkında istekli davranmayan bir rejim kurulmuştu. Misak-i Milli sınırlar hemen hemen olmuş gibiydi.    İnönü iktidardadır, kendisine payeler biçtirmiş ve ömür boyunca lider olmayı o dönemde garantilemiştir. Her türlü muhalifi bastırmış ve tek başına iktidarda oturmaktadır. Hatta kendisine "Milli Şef" sıfatı verdirdi.    Alman ordularının Balkanları istilasının hemen ardından Alman hükümeti Türkiye'ye bir saldırmazlık anlaşması önermiştir. Hitler, devrin Türk başbakanı İsmet İnönü'ye gönderdiği kişisel mektubunda, Alman ordularının Türk sınırlarına 85 km.den daha fazla yaklaşmayacağı garantisini kişisel olarak verdiğini belirtmektedir.   Savaşın sonun belli olmay... Devamı