Cehennem

2015-12-11 06:40:00

Cehennem   Bir masa, etrafında iki sandalye. Sahnenin ortasında bir platform üzerinde durmaktadır. Masanın bir başında bir adam sessizce seyircilerin yerini almasını ve oyunun başlama gongunun çalmasını beklemektedir. Sessizdir. Seyirciler ise sesli konuşmalarına devam etmektedir, çünkü salonun ışığı henüz kapanmamıştır. Seyirci henüz uyarılmamıştır, çünkü ışık ve ses seyirciye artık sus dememiştir. Yıllardan beri tiyatro seyircisine verilen güdüleme sonucunda bu alışkanlığı kazanmıştır. Işık ve ses seyirciye nerede olduğunu anımsatır ve artık sus der. Dijital bir ses genelde telefonların açık olup olmadığı konusunda cümleler ve kelimeler ile uyarır. Uyarı, güdüleme ve bu uyarcılara uyan bir seyirci kitlesi. Bir anda toplumun tüm bireyleri aynı davranışı göstermesi. Koltuğuna oturur, karanlıkta kalan salon içinde sahneye doğru döner ve sessizce sahneden gelecek uyarıcılara karşı algılarını açar. Tiyatro eğlencedir, ama sadece eğlence değildir. Sahne müzik ile başlar, yüksek bir ses, seyirciye ve sahnede tek başına oturan oyuncuya artık başla komutudur. Işıklar kararır, ışık açılır. Diyaframdan konuşan ama bir metin okur gibi konuşan ses gelir. Metini okuyor ama elinde kağıt yok. Arka zemin siyahtır. Siyah bir tül vardır ve karanlığa açılır. Işık bizi nereye bakmamız gerektiğini fısıldar, bizde ışığın gösterdiği yere doğru dikkatlerimizi yoğunlaştırırız. Işık bizi yönlendirir. Metin okunur, biter. Karanlığın içinde kalırız kısa bir süre sonra, metinler arası değişimdir. Okuma tiyatrosunda gibiyiz ama elde metin yoktur. Sahneye ikinci biri gelir. Bir kadın. İlerleyen metin okumaları içinde kadının bir sorgucu olduğunu anlarız. Sahnenin de bir bilişim suçları merkezi. Onların değimi ile cehennem! Diyaframın vermiş olduğu sesteki tokluk ve bir metin okurken yaratılan ... Devamı

Tüketim zamanında her şey yarımdır!

2015-06-13 21:49:00

Tüketim zamanında her şey yarımdır!   Her kelimeye anlam veren bizleriz ve bizim geçmişimiz, algılarımız zaman içinde değişime uğruyor, kelimelere ve cümlelere yeni anlamlar yüklüyoruz. Değişim kaçınılmaz, kelimeler aynı ama anlamları farklı, her kelimeye zamanın ruhu şırınga ediliyor. O yüzden geçmişin en nadide eserlerini okuyamıyoruz, okuyunca da anlayamıyoruz… Gözyaşlarına neden olan hikayeler, romanlarda ki pasajlar bugün bize yabancı ve neden göz yaşını bu kelime ile düştüğünü çıkaramıyoruz... Her şeyimiz ile oynanıyor...   Yaşam,  sanırım birilerinin egosu üzerinde durduğu için olabilir mi, yoksa para ben de benim isteğim her şeyin üstünde diyen ve klasik kapitalist mantık içinde müşteri her daim haklıdır. Yani parası olan her daim haklıdır, çalışan bu haklı karşısında boyun eğmek ve onun egosu altında ezilmek zorundadır…   Genelde başakların verdiği rolleri iyi oynuyoruz, kendi seçimiz olan roller sadece gece yarısı yalnız kaldığınızda o da nadiren oynarız... Yaşamın her döneminde birilerine şirin gözükmek, çıkar ilişkilerimiz bozulmasın diye bizden beklenen role uygun davranışlar geliştirip, ona göre beklentilere yanıt vermek için çok uğraş veririz, hatta bir yarış atı gibi verilen hedefe ulaşmak için tüm enerjimizi harcarız. Bir avuç şeker ile de eğer başarırsak ödüllendiriliriz.   Boşluk olmasaydı, hayatın anlamı olmazdı... İyi ki boşluk var!   Hayatımız içinde bazı dönemler boşluk barındırır, bu boşluk anlarımızda karar verme sürecindeyiz. Nereye ve nasıl gideceğimizi bilmeden önümüze konan sınavlarda başarılı olmak adına gireriz. Puanımız nereyi tutarsa artık bizim planımız, geleceğimiz, yaşam çizgimiz, arkadaş &cced... Devamı

Şekerpare

2015-05-06 10:28:00

Şekerpare   Bir tatlı ismidir ama aynı zamanda ismi kadar tatlı anıları olan bir Türk filminin adıdır. Şener Şen, İlyas Salman, Şevket Altuğ, Yaprak Özdemiroğlu … performansı ile hep hafızalarda kalmasının getirmiş olduğu bir samimiyet vardır. Elbette bu hissiyatın oluşmasında filmin sık sık ekranlara gelmiş olmasının da bir etkisi olabilir. Geçmiş Yeşilçam filmlerinde ki samimiyet, duygu yoğunluğu her türlü hataları yok eder gönüllerde yerini alırdı. Kalitesiz film kullanılmış, ses düzeni bozukmuş, ışık yanlış yerde yanlış açıdan verilmişin hiçbir önemi yoktur. Samimiyet, amatör ruh, amatör ruhun getirmiş olduğu aksaklıkların hepsi bir samimiyet içinde yok olur gider. Beyaz perdeye koşan insanların ana hedefinde gülmek, eğlenmek ve birazda kendi söyleyemedikleri hiciv vardır. Onu sanatçılar söyler, seyirci alkışlar. Hep birlikte söylemiş gibi için de kalmış bir öfkenin dışa vurumudur kahkaha ve alkış.    Klasik bir Türk filminin sahneye aktarılması ve tiyatro perdesinin arkasından sahnede seyirciye ulaşması büyük bir risktir, çünkü her oyuncu, her rol, her konuşulan dil, hareket, mimik film ile karşılaştırılacak, filmin etkisi ile bir ön yargı ile bakılacak. Çünkü karşılaştırma yapacağımız elimizde koskoca bir film ve o filmin unutulmaz replikleri vardır. Engin Alkan sanırım kendisine ve yaptığı işe çok güveniyor ki böyle bir riski göze almış ve filmi bir müzikal seyirlik içinde sahneye koymuş. Koymakla kalmamış her bir noktasına kendi duygusunu, düşüncesini ve de yorumunu katmış. İyi mi yapmış, kötü mü onu siz de izledikten sonra karar verin, ben sadece kendi duruşumdan sahnede izlediğime yoğunlaşmaya çalışacağım, çalışacağım diyorum çünkü filmin etkisinden kur... Devamı

İstanbul Türkiye’dir!

2015-05-01 22:04:00

İstanbul Türkiye’dir!   1 Mayıs geçti, arkasında gaz bulutu ve acı bırakarak. Her sene bir Mayıs yaklaştıkça gazetelerde önce sendika başkanlarının demeçleri, arkasından vali, başbakan ve yetkili yetkisiz kişilerin sözleri... Bir inatlaşma havası verilir. Arkasından “her yer taksim, her yer direniş!” denir ama taksim her sene (yasaklar geldiği günden beri) ulaşılmaya çalışan bir nokta olur. Olmasının tarihi nedenleri vardır, olmaması zaten anlamsızdır. İşgal altındayken bile izin verilen meydan da 1 Mayıs kutlamaları, işgal sonrası uzun bir süre hiç izin verilmemiş, yetmişli yıllarda tekrardan işçiler meydanlara çıkmaya başlamışlar. İşçilerin bir daha bu meydana gelmemesi için, ülkede darbe için koşulların tekrardan hazırlanması için kontrgerilla provokatör bir eyleme imza atmıştır. Kitlenin üzerine silah sıkmıştır. Silahların patlaması ile meydanda panik hakim olmuş ve bu panik koşulları altında meydana panzerler girmiştir. Panzerler ortamı daha da karmaşık hale getirmiş ve insanlar can havli ile kaçmaya başlamış ve kaçış yolu olarak Kazancı Yokuşu kullanılmıştır. Düzensiz kaçışın etkisi ile insanlar Kazancı Yokuşu’nun girişinde ezilerek hayata veda etmişlerdir. Bu olay sınıfa verilen bir gözdağıdır. Korkutmaktadır. Taksim sınıfın meydanı olmuştur o olay ile birlikte. Korkunun sökmediği, birlik ve beraberliğin sembolüdür. Sınıfını nefes aldığı ve sözünü haykırdığı yerdir.    Taksim ve çevresinde yaşananlar aslında bize başka şeyi gösteriyor, çünkü burada ne yaşanırsa yaşansın ülkede başka yerde 1 Mayıs olmamış gibi algılanır ve yaşananlar her daim gündemin ilk sırasına fırlar. Bu tesadüfen mi böyledir? Elbette değil, çünkü İstanbul Türkiye’nin kendisidir ve ... Devamı

Acı çekenler bilir…

2015-04-24 05:16:00

Acı çekenler bilir…   Acı çekenler doğruları bilir, sessizce resmi doğruyu ret eder.   Durduğumuz noktalar farklı olunca, kullandığımız cümleler de farklı oluyor, seçtiğimiz kelimeler de! Duruş noktasıdır insanın dünyaya bakışını belirleyen!   Hayat içinde neyi farz etmiyoruz ki, gerçeklik ile kafamızda ki gerçeklik ile karıştırmayalım… Aynı olaya bakanlar kafalarında ki gerçeklik ile anlatmaya başladığında o olgunun bir çok anlamı olduğu ve her birey tarafından başka anlamlar yüklendiğine şahitlik edebilirsiniz. Sanki her birimiz farklı bir kültürde yaşıyormuşuz gibidir, şaşırtıcı olan içimizden konuştuğumuz ile dışarıya bıraktığımız sesler arasında ki farktır, çünkü bulunduğumuz toplumun doğrularına inanmadığımız halde katılıyormuş gibi onun dili ile konuştuğumuza kulağımız bir çok kere şahitlik etmiş, beynimiz bunu kabul etmese de güvenlik için sineye çektiğini unutmayalım! Bireyler kendi güvenliğini bulunduğu toplumun düşünce ve hareketine uyum sağlayarak sağlamış, farklı olmanın ve öteki olmamanın ne kadar kötü bir şey olduğunu kendi yaptığımız ötekileştirme ve farklılaştırma sonucunda oluşturduğumuz kanaatlerdir.   Bizler toplumun içinde, toplumun rengini, dokusunu ve biçimini üzerimizde taşıyan ama aslında üzerimize yapışmış olan bir asalak sürüsünün kelimeler veya fısıltılara dökülmüş cisme bürünmüş bireyleriyiz. Toplumun tüm hastalıklarını eğitim ile üzerimize alırız ve ömür boyu o toplumun yanlış davranış biçimini normal ve olağan görerek yaşarız. Ne zaman başka topluma çıkarsak o normal olanların aslında normal olmadığını gelen tepkilerden öğreniriz. Örneğin sizin toplumda çocuk nikahı normal olur... Devamı

Soyut devletin, somut cezası!

2015-04-24 01:03:00

Soyut devletin, somut cezası!     Devlet kavramı soyuttur, ele tutulmaz, gözle görülmez ama etkisi itibarı sonucu hissedilen bir sistemdir. Devletin olduğu yerde zulüm hep vardır, çünkü devlet düzen adına içinde yaşadıkları insanları uysallaştırmak ister.  Uysallaştırmanın birinci yolu disiplindir. Devlet, insanları uysallaştırmak için çeşitli organları kullanır, en başta eğitim, arkasından güvenlik güçleri, güvenlik güçlerinin hareket alanını belirleyen yasalardır. Devlet olan her yerde eğitim devletin ihtiyacına yöneliktir. Ulus devlet olduktan sonra devlet için eğitimin önemini anlamış ve tek tip ve homojen yaratmanın en önemli aracı olduğu keşfetmiştir. Ulus devletin ilk ‘Toplumsal Sözleşme’sini teorik olarak hayata geçiren J. J. Rouseau Emile adını verdiği kitapta eğitimin önemini ve yanlışlarını eleştirdiği için sürgün edilmiştir. Eğitim, silahlı güçlerden de önemli bir savunma aracıdır.   Devlet, güçlü ve hakim olan sınıfın hizmetindedir, kim ki devlete hakimdir, çıkarları yönünde devletin organlarını kendi çıkarları yönünde dönüştürebilir ve yeni savunma araçları ortaya çıkarabilir. Her sistemde ve sınıflar olan her yapıda devlet varlığını koruyacaktır.   Devlet, erk sahibinin çıkarına uygun olarak emekçilerin cebinden parayı alır ve onların kasasına sermaye birikimi yapmaları için atar. Sermayenin hangi amaçlar ile kullanılacağına elbette devlete sahip olan ideolojinin çıkarları karar verecektir.   Somut duruma göre, somut tahlil yapalım! Devlet, sürekli olarak benim cebimden bir şey alıyor, karşılığında benim aldığım; acı, zulüm, işkence, orantısız muamele, ayrımcılık, aşağılanma ve... Devamı

Örtülü cinayet!

2015-03-30 21:29:00

Örtülü cinayet!   Devlet kendisini korumak adına bir çok yan örgüt kurar ve bu örgütler her daim örtü altındadır ve bu örtüyü devletin gizli kasasından finans ederler. Çünkü devletin kamuoyunda görülmesini istemediği yüzü bu örtü altındadır. Örtü sadece devletin değil, uluslararası güvenlik kurumların oluşturmuş olduğu ve kara parayı kontrol altında tutacak olan yapıları da örtü altına alır ve destekler. Ulus devleti mantığının dışında evrensel olarak oluşturulmuş kurumların yan örgütlenmeleri de bu örtü altındadır ama devletin ne kadarından haberi vardır bilinmez, çünkü örtü altında oluşan karanlık noktalarda bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz olaylar ve olgular oluşmakta ve dağılmakta ve de yeniden oluşturulmaktadır.  Devlet temel varlık sebebi, var olan sistemin korunması ve kapitalizmin ihtiyacı olan güvenlik şemsiyesini istenilen yerlere kadar uzanmasını sağlamaktır. Burada amaç evrensel olarak işleyen kapitalist sistemin işleyişine yönelik olabilecek saldırıları bertaraf etmek ve sistem için gerekli olan kara paranın kontrollü bir şekilde yirmi dört saat hareket halinde olmasını sağlamaktır. Kapitalist sistem kara paraya ihtiyaç duyar ve bu paranın kontrolü bir şekilde lazım olan yerlerde kullanılmasını sağlamaktır.  Kara paranın kontrol dışına düşmesi demek, kapitalist sistemin felç olması anlamına gelir yani öngörülmeyen yerde kapitalist sistem dışı bir sistemin oluşması ve yaşaması için olanak doğabilir ki, bu sistemin işleyen çarkının dağılması anlamına gelir. Kapitalizm kendisinden önce yaşamış olan tüm sistemlerin birikiminden yararlanan ve kendi sistemini daha uzun yaşayabileceği ortam hazırılar. Kendi içinden doğan ve doğal d&u... Devamı

Nüfus çoğalınca ne oluyor?

2015-03-25 06:24:00

Nüfus çoğalınca ne oluyor?   Devletler, kendi nüfusunu artırmak için kendi egemenlik toprakları altında yaşayan ailelere ve çocuk yapabileceklere bir çok teşvik vermektedir. Yeter ki nüfus artsın! Evrenimizin sınırları bellidir ve üzerinde yaşayan canlıları besleyebileceği kaynağı kıttır ve o sınırına yakın bir döneme doğru geçtiğimizi bilim insanları belirtmektedir. Nüfusun artması, savaşları kaçınılmaz kılmakta ve kıt kaynakların daha da kirlenmesi anlamına gelmektedir. Her üretilen çöp, yer altı ve üstü kaynaklarımızı yok etmekte ve üretim için ayrılan alanların da yok olmasına sebep olmaktadır. Kaynakların kıt olması onları birer ticari metaya döndürmektedir.  Sanayinin bir parçası olan kaynaklar için insanlar, birbirinin üzerine basarak o kaynağa ulaşacaktır ya da doğanın onlara vereceği cezaya kayıtsız teslim olacaklardır.   İnsanlık, doğa karşısında hakim ve kontrol ediyor olarak algılanabilinir ama doğa her zaman insanın bu algısının yanlış olduğunu zamanı gelince en acımasız şekilde göstermektedir. Her canlı çöp üretir, üretilen çöplerin bir şekilde ekolojik dengenin üstünde olduğunda çevreye zarar verir ve var olan ekolojik dengenin bozulması anlamına gelmektedir. Denge bir bozuldu mu, doğanın yeni bir dengeye ulaşması öyle kolay değildir, çünkü doğanın alışık olduğu zaman döngüsü, biz insanların son yıllarda yakaladığı zaman döngüsünden farklıdır ve daha ağırdır. İnsan doğa döngüsünü bozmak ile kalmamış, kendisi için işleyen zaman döngüsünü de hızlandırmıştır. Eskiden daha uzun zamanda yapılan işler, teknolojinin gelişimi ile daha kısa zamanda yapmaktadır. Örneğin insan dünyanın her yenide daha ucuz, daha hızlı bir... Devamı

Son nefese doğru yolculuk!

2015-03-22 17:24:00

Son nefese doğru yolculuk!   Ortaçağ'da Avrupa'da 'Cadı Avı' adı altında masum ama toplum içinde öne çıkan kadınları yok etmek amacı ile uydurulmuş bir ölüm oyunu vardır. Cadı avında kadının hiç kurtulma şansı yoktur, çünkü kadın ateşin içine atılır ve ateşten sağ kurtulursa cadıdır ve öldürülmesi gereken  şeytandır. Eğer ateşin içinden çıkamazsa masumdur, Allah günahlarını affetsin diye papazlar arkalarından dua eder. Bugün Avrupa mezarları içinde kaç kadının yanmış cesedinin külleri vardır bilinmez, çünkü bu av; Avrupa içinde gelişmesi muhtemel tüm kadın hareketlerinin zamanından önce çıkmış halini yok etmiştir. İlerici, var olan toplumsal değerlere karşı baş kaldırmış, hatta bilmeden var olan değerleri sorgulamış tüm kadınları cadı ilen  edilerek yok edilmişlerdir.  Bu cadı avının yaratmış olduğu kültür ne yazık ki bugün dahi varlığını korumakta ve gerek görüldüğünde erkek kadın ayrımı yapılmadan tüm insanlar üzerinde uygulanmaktadır. çünkü cadı avında  savunma hakkı yoktur, verilmiş olan karara uyulması zorunludur, kısaca son nefesi hangi koşul altında olursa olsun vermek ile yükümlüdür, av için hedef olan kişi.  Cadı avı için öncelikle koşullar oluşturulur ve hazırlanır. Hedefteki kişi üzerine bazı suçlar atılabilmesi için ortam hazırlanır, moda değim ile kumpas kurulur ve o kumpasın masum hedefinde ki kişi artık bilmeden oluşturulan girdabın içine sokulur. O girdap içinde olan kişi, ne kadar çırpınırsa çırpınsın, ne kadar haklı olduğunu haykırırsa haykırsın artık oluşturulan atmosfer içinde bir süre sonra 'suçlu' olduğunu kendisi bile kabul edip, kaderine r... Devamı

Duygusal tepki!

2015-03-19 13:41:00

Duygusal tepki!   Sol, 12 Eylül yenilgisinden sonra kendisini izleyici konumda, olayların arkasından sadece yorum yapar halde buldu. Bu yorumcu konumuna o kadar alıştı ki, Marks’ın 11. Tez’i sadece geçmişte söylenmiş güzel bir söz olarak algılanır oldu. Zaman zaman o söz kullanılsa da, nasıl olsa devrimcileri değil, felsefecileri ilgilendiriyor algısı bilinç altına işlenmiş olduğunu düşünüyorum. Bu ihtiyaç yok algısı sanırım solun kılcal damarlarına kadar işledi! 12 Eylül sol tarihi için önemli bir kırılmanın ve yenilginin tarihidir. Her ne kadar kendisini yenilmiş hissetmeyen solcular olsa da genel anlamda sol yenilmiş olduğunu bugün yaşanan kriz ortamına bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz, çünkü sol gündemi sadece yorumlamak ve birbirinin açığını aramak ile geçirmekte, içinde ki liberallerden temizlenme telaşı ve yorgunluğu içindedir. Sol kırılmanın etkisi ile bir çok değerli üyesini sağın liberal rüzgarına kaptırmış olmasına rağmen, sağ sularda politika yapan liberallerin bir bölümü hala kendilerini solcu görmekte ve sol adına konuşmaya ve geçmiş anıların yarattığı rüzgar ile çevresine hayran kitlesi toplama telaşı içindedir. İşverenin sağcı olması, işçinin işçi olmaktan çıkarmaz, o yüzden medya alanında sağ medyada çalışanlar patronların çıkarına uygun yazı yazarken, hala kendilerini solda görmeye ve solcu gibi özel yaşamında devam etmekteler. Ki bireylerin iş dünyası ve özel yaşantısı arasında ki çelişki artık çelişki olmaktan çıkmış, patronu için kalem oynatmak bir işçinin yapması gereken görev olarak algılanır olmuştur. Bir fabrikada ki işçi ile medya çalışanı kendisini eş görerek, yaptığı iş ve sonucunu da... Devamı

Komşum Hitler

2015-03-17 22:06:00

Komşum Hitler   Herhangi bir şehirde, eski bir binanın bilmem kaçıncı katında bir mutfak. Aynı zamanda konuklarını ağırlayacak kadar geniş. Eski yapı olduğu için kapılar mutfağa açılmaktadır, çünkü geçmişte soba ile ısıtıldığı için kış ayarlında kapılar kapalı kalır ve ısıtılırmış. Şimdi soba yok, kapılar her daim açıktır. Günlerden herhangi bir gün, ev sahiplerine misafir gelecektir. Selçuk, evin erkeği. Bir iş yerinde çalışmaktadır ve patronundan beklentisi vardır. Yıllarını iş yerinde geçirmiş, çalışmasının karşılığı olarak kademe yükselmesi beklemektedir. Beklentisi sonucu bir gün patronunu ve eşini evine çağırmıştır. Ebru, Selçuk’un eşidir ve bir iş yerinde çalışmaktadır. Bir de oğulları vardır ve okul tatil olduğu için kamptadır. Aykut, bir iş yerinin CEO’sudur. Eşi Gamze ev kadınıdır ve kendisini blog yazarı olarak tanıtmakta ve moda sosyal dünya içinde kendisine yer aramaktadır. Kendisine yarattığı dünyanın içinden o role uygun davranmaktadır. Sesini inceltmekte ve davranışları ile bu sese uygun bize göre abartılı davranışlar içindedir. Sosyal dünya içinde arkadaşları vardır ve kocasının ilgisizliği dışında başka ilgilenenlere gönlünü kaptırmıştır ve o kaptırdığı kişinin aynı zamanda cenazesinin olduğu zamandır. Ama kocasından sakladığı ilişkiyi açık etmemek için cenazeye gitmemiş, kocasın çalışanın evine bir akşam üstü yemeğe gelmişlerdir. Her şey normal gibi gözükmektedir. Ebru ve Selçuk aralarında ki sorunları bu akşam için unutup, mutlu aile profili çizeceklerdir. Her şey normal ve patronun gözüne girmesi için olması gereken özen gösterilmiş günlerden biridir. Konuklar gelir, salondan zaman zaman sesler gelmektedir. Gelen se... Devamı

Belgeler yaratılırken, masumlar ceza alır, suçlular aklanır!

2015-03-14 21:25:00

Belgeler yaratılırken, masumlar ceza alır, suçlular aklanır!   Ülkemizin klasik bir ahlak anlayışı vardır ve bu ahlak anlayışı yasalarımıza da kağıt üzerinde sinmemişse de yasaları uygulayıcılarının ‘kanaatlerine’ etki etmiştir. “Ölen her daim suçludur, yaşayanlar kader kurbanıdır, af edilmesi ve hoş görülmesi gereklidir!” bu anlayış doğrultusunda aflar meclis sıralarından el kaldırılarak geçilir, cezaevleri bir boşalır ve kısa zamanda eskisinden daha fazla insan o boşalan yeri doldurur. Tarihimizin sürekli tekrarlayan refleksleri arasında bu durumu görebilirsiniz. Bizim gibi ülkelerin başka bir refleksi vardır ki, bağımsız olduğu söylenen kurumların bağımsız olmadığı, ülkeyi idare eden erkin görüşlerini yansıttığını ve o görüşler doğrultusunda belgeler oluşturduğu, belgeler oluşturmakla kalmayıp erk görüşüne uygun yeni bir tarih yazıcılığına soyunduğunu görebiliriz. Hakim güce göre kendi konumunu ve duruş noktasını değiştiren bir bürokratik yapımızın varlığını ne yazık ki ret edemeyiz. Kendisini toplumun üstünde gören, toplumu yönetilmesi gereken bir ‘sürü’ olduğu, o sürüye akıl verilebileceği ama o sürüye ait bireylerin itiraz edenlerin cezalandırılabileceği bir düzenleme söz konusudur. O yüzden bizim gibi ülkelerde fikir hürriyeti her daim tartışma konusu olmakla kalmamış, aynı zamanda fikrini açıkça açıklayanların cezalandırıldığı bir devlet anlayışının hakim olduğunu yakın tarihimize bakarak dahi anlaşılabilinir. Mahkemeler aldıkları kararlar ve uygulamaları ile her daim vicdanları rahatlatan uygulama içinde olmamış, dönemsel ihtiyaçlara göre oluşturulmuş olağan üstü yetkili mahkemelerin genelde kararları siyasi iradenin ihtiyacına göre yapılmışt... Devamı

J.S. Bach notalar ile canlandı.

2015-03-01 22:05:00

J.S. Bach notalar ile canlandı.    Müzik tarihinin önemli bir kırılma noktasında yer alır, o müziğe matematiği, kuralları ve birbirini takip eden dizinleri getirerek müzik (klasik) bir anlamda onun ile yeniden doğdu, bugüne kadar müzik ile ilgilenenlerin temel başlangıcı kabul edildi. O notları ile hayatı betimledi, yeniden notlar ile yarattı ve dinleyicisine bu evrensel dil ile seslendi. Notalar, onun kendisini ifade edebildiği, gelecek kuşaklara bir sözünü aktarabileceği araç olmuştur. Bu kadar güzel cümleleri Orçun Orçunsel konser öncesi heyecanını yenmek adına yaptığı konuşmada öğreniyoruz. Her konser ayrı bir heyecandır, çünkü yorumcu kendi yorumu ile izleyiciye binlerde yıl önce söylenen sözü aktartacaktır. Elbette her aktarılan söz her ne kadar o yıllara ait gibi gözükse de günümüzde de bir şeyler ifade edebilmek için günümüze ait imgelerden de söz etmesi kaçınılmazdır. O dönemde sanatçıyı etkileyen ve bize yabancı olan halk kültürünün bir benzeri günümüzde de insanları etkilemektedir. Değişmiştir ama uyandırdığı duygusal dokunuşlar aynıdır. Aynı şekilde hüzünlenir, aynı şekilde seviniriz, sadece uyarıcılar da değişim olmuştur. Bach bir Protestan eğitiminden geçmiş, ailesinde müzisyendir. Büyük bir orkestrayı kuracak ve yedekte de müzisyenlerin olacağı kadar geniştir. Yaşadığı dönemlerde müzisyenler kendilerini saraylarda, şatolarda o dönemin zenginlerine bir şeyler çalarken ve bestelerken bulur. Halk ile kilisede buluşur, kilise orgu ile halka notlar ile seslenirdi. O dönemlerde müzisyenler geçimlerini parası olana isteği şeklinde notlar armağan etmek ve onlara hayat vermek ile sağlarlardı. Bu müziğin seyrini, notların h... Devamı

Sylvia

2015-02-28 00:51:00

Sylvia   Bale, belli figürlere, adım atışlara dayalı dans ve müzikli gösteri türüdür diye tanımlamışlar. Bale hiç izlemeyenlerin bu satırdan ne anlar bilemiyorum ama sözün hiç kullanılmadığı, söz yerine adımlar ve vücut dilinin muhteşem birlikteliğine müzik şahitlik ediyor ve aynı zamanda yönlendiriyor ya da tersi söz konusu da olabilir. Bütün bunların bileşeni ile oluşurken, sahne ve sahne içinde dekor, kostüm ve ışığında bu muhteşem şölene katkıları ile seyirci ile buluşan bir sanat dalının klasik bir eserine şahitlik ettim. Klasik bir konu, birden ilk bakışta aşık olanlar, ayrılık ve sonra birleşme. Bu basit ve binlerce yıldır işlenen bir konunun bale ile yeniden anlatılması ve öykü süzgecinin yeniden ele alınıp işlenmesi ile oluşmuş Sylvia. Yunan efsanesinin güzel perisi Sylvia ile Aminta'nın aşkının anlatıldığı ve 3 perdeden oluşan temsil henüz ilk perdesinde, daha perde açılır açılmaz dekor sizi büyülüyor ve büyülü bir masalın içine davet ediyor.   Birinci perde - Kutsal Orman Sahne muhteşem derinlik hissi veren bir orman içinde geçmektedir. Orman içinde ağaçlar birbiri ile kucaklaşmış, her yaprağın altında sanki bir göz olacakları izlemek ister gibidir. Orman içine yansıyan ışık, derinliği daha da güçlendirmiş ve Eros bir köşeden hareketsiz olarak izlemektedir. Ta ki kendisine verilecek göreve kadar sessiz, hareketsiz olarak tanrı sabır ile orada her şeyi görmekte ve hissetmektedir. Bale, tapınma amaçlı yapılan orman dansı ile başlar. Aminta, tökezleyerek düşer ve ayini bozar. Aminta'nın tutku ile sevdiği Sylvia o sırada aşk tanrısını aldatmak için avcıları ile beraber gelir. Aminta kendini gizlemeye çalışır fakat Sylvia izi fark eder v... Devamı

Yenilerek zafer elde etmek!

2015-02-26 21:24:00

Yenilerek zafer elde etmek!   Zafer denen kavram görecelidir, bazı yenilgiler de zafer hanesine yazılır. Yenilmiş orduların ülkeleri genelde yenilgilerini kendi halkalarına zafer olarak anlatır ve yeni bir tarih yazımına girişirler. Eğer kapalı bir toplumsa ve diğer ülkeler ile iletişim yoksa o ülkenin insanları uydurulan bu tarihe inanır ve resmi tarihin yetiştirdiği bireyler yenilgilerini zafer olarak kutlar ve gurur duyarlar. Resmi tarih bir anlamda kendi halkına yalan söyleme aracıdır ve bunu yasal olarak yapılır ve hiçbir şekilde vicdan rahatsızlığı bırakmaz. Çünkü devletlerin vicdanı olmaz, hesaplaşacağı kimseler yoktur! Her iktidar devletin resmi tarihini kendi çıkarına göre değiştirip yeni tarih yazdırabilir ve bu yeni tarihin gerçek ve tek doğru olduğunu iddia bile edebilir. Tarih yazıcılar eli ile oluşur ve yazıcılar da her daim güçlünün yanında, mazlumun karşısındadır. Çünkü her yazıcı profesyoneldir. Devletlerin uzak tarihi kadar yakın tarihi her daim tartışmalıdır, çünkü yakın tarih günlük politikaya daha çok etki etmekte ve algı oluşumunu sağlamaktadır. Devlet algılar ile yönetilir! Her seçim bir anlamda tarihin yeniden yorumlanmasıdır, çünkü erk sahibinin değişimi anlamındadır, erk sahibinin gücü ile orantılı olarak tarih yazımı değişiklik gösterir ve erk sahibinin ihtiyacına göre tarihte bazı ayrıntılar öne çıkarılıp zafer kazananların gururu günümüz insanına yansıtılır. Tarih algıları biçimlendirir! Tarih yazıcıların yalanlarını ortaya çıkaran romana ve öykülerdir. Kalmışsa eğer sözlü edebiyatımız ve türkülerdir. Bunlar resmi tarihin sağlamasını yapabileceğiniz unsurlar olmasına rağmen, eğlence aracı görülmesi nedeni ile kimse bu konuda karşılaştırmalı... Devamı

Sanattan kimse korkmaz, sanat korkutucu değildir.

2015-02-08 01:57:00

Sanattan kimse korkmaz, sanat korkutucu değildir. Hangi sistem altında yaşarsanız yaşayın, hangi rejim altında olursanız olun sanattan kimse korkmaz, sanat korkunç değildir. İktidar, iktidar koltuğunu kaybedeceğinden endişelenerek iş yapar ve endişesini bastırmak için; baskı araçlarını kendi hizmetine sunulan hukuki, ahlaki, geleneksel kuralları en sonuna kadar kullanır. İktidarın amacı daha fazla iktidarda kalarak yaratmış olduğu çıkar ilişkisi ortamından olabildiğince yararlanmak ve kendi çevresine çıkarsal ağı daha karmaşık oluşturup, iktidar koltuğunda uzun süre kalmayı amaçlar. İktidar ilişkileri, karmaşık çıkar ilişkilerin bir biri ile olasılık üzerinden kurgulanması, ilişkilerin uzun süre devam ettirmesi üzerine kuruludur. Her çıkar ilişkisi başka çıkar ilişkisi ile çatışır ve bu çatışmanın yaratmış olduğu krizi iktidardaki yönetebildiği sürece koltuğunda oturur. İktidar olan her yerde kriz vardır, uzun süre iktidar kalmanın birinci koşulu krizleri yönetebilme yetkisini elinde tutabilmek ve yönetebilmektir. Krizi yönetemeyenler tarih içinde yerini kısa sürede alır. Her çıkarsal ilişki bulunan zaman içinde daha karmaşık hale gelir, her şeyi ile paralele giden çıkarsal ilişkiler bile bir zaman sonra yolları çelişir ve daha çok pay elde etme hırsına dönüşebilir. Bu çıkar ilişiklerin çatıştığı ortamda kaos oluşabilir, kriz bu kaos ortamın sonucudur. İktidarda kalmanın ve iktidar yolunda oluşan korkuların hiç biri sanat ve sanatçı ile ilişkili yoktur. Ancak iktidara gidiş yolunda kullanılan söylem ve daha keskin ve direkt anlatım aracı olarak sanat eserlerinden ve sanatçıdan yararlanır. Bu araçlar da parası olana ve güce göre sanatçının tercihi önemli rol oynar. Kullanan kim olursa olsun (i... Devamı

Çok yüzlü şehirler!

2014-12-22 01:38:00

Çok yüzlü şehirler!   Şehirler ticaretin gelişmesi ile hayatımıza girdi, şehir yaşantısı ticaret ile orantılı bir şekilde büyüdü ve küçük yerleşimleri yuttu… Bugün gelişmişliğin çağdaşlığı ölçütleri arasında şehirleşme oranı yer alması tesadüfi değildir. Avrupa Birliğine giriş için ön koşullardan birinin köylü nüfusun genel nüfus içinde küçülmesinin yer alması bu şehirleşme ve ticaretin oranı ile ilgilidir. Şehirleşme aynı zamanda sanayileşme ve sanayi de ticaret ve kapitalist sistemin vazgeçilmezi borsa anlamına gelir.  Kısaca üretmeden, üretiliyormuş gibi yapılan kağıtların değer kazanması ve kaybetmesi… Borsa simsarların boy gösterdiği çağdaş kurnazlığın olduğu alanlardır, hiç artı değer üretmeden artı değerin paylaşılması… Şehirler, plansız ve düzensiz olarak başlangıçta gelişti, zaman içinde yolların önemi ortaya çıkınca, akıcı bir trafik ve üretilen malın en kısa sürede tüketiciye ulaşımı şehirlerin alt yapısı sorununa eğilmeyi zorunlu kılmış ve ona göre şehirler yeniden yapılandırılmıştır. Bu yeniden yapılanma elbette yeni rant alanların oluşması anlamına da gelmektedir. Her yerleşim birimi yeni ekonomi girdabının oluşması ve tüketimin artması anlamındadır. Her yeni oluşan şehir birimi aynı zamanda yeni sorunların oluşması ve var olan sorunların katmerleşmesi anlamına gelmektedir. Çünkü şehrin atardamarı olan arterler ona göre genişlemesi gerekirken, fiziki şartlar gereği buna imkan tanımamaktadır. Bu imkansız koşullar altında toplu taşım araçlarının gelişmesi bir zorunluluk olarak geniş halk kitlesi önüne gelmiş ve ulaşım hakkı bir insan hakkı olmasına rağmen, bu haktan yararlanmak için belirli bir ücret ödemek zorunlu kı... Devamı

Cibali Karakolu

2014-12-19 02:29:00

Cibali Karakolu   Nuits de noces (Bir Düğün Gecesi) adlı bir Fransız bulvar komedisinden Refik Kordağ ile Muammer Karaca tarafından uyarlanarak ilk kez 1955 yılında Karaca Tiyatrosu’nda sahnelenen ve o tarihten başlayarak 1972 yılına kadar pek çok temsil veren Cibali Karakolu son temsilinden 42 yıl sonra Şehir Tiyatroları Sahnelerinden seyircileri selamladı. Üç perde ile seyirciyi selamlayan oyun, ilk perdesi bir düğün, İkincisi düğün sonrası gerdek odası(salonu), üçüncü sahne bir karakolda geçmektedir. Cafer Sabah komiserdir, sert görünümlü çapkın biridir. Karısından çekinmesine rağmen, bir erkek çapkın olmalıdır düşüncesini hayata geçirmiş ve çapkınlık sırasında Necip Zoka ismini kullanmaktadır. Tesadüf sonucu sevgilisi karısı ile karşılaşmış olsa da isim karmaşalığından yararlanarak rahatlıkla ret edecek ve haksız konumunu ısrarlı sözleri ve kelime oyunları ile ortadan kaldıracaktır. Oyun basit bir çapkınlık, kadın erkek ilişkisi olarak ilk başta algılanabilir, fakat oyun günlük yaşama göndermeler ile hatta gönderme dışında direkt verdiği mesajlar ile kadın erkek ikiliğinden çabuk sıyrılıp bir orta oyun havasında, geçmiş bütün tiyatro geleneklerini, göreneklerini içine alacak şekilde yeniden biçimlenmektedir. Klasik tiyatro ile geleneksel tiyatromuz harmanlanmış, yaşamın can damarına mesajlar ileten, aynı zamanda eğlenmeyi öne çıkaran, bol kahkahalı seyirlik oyundur. Oyun o kadar güzel uyarlanmış ki, günümüzde yapılsa bunu ben yazdım diye altına imza atarlardı. Fakat geçmişin ustalar emeğe saygıdan olsa gerek, uyarlama yaptıklarını ve yeninden biçimlendirdiklerini saklamamışlar. Her yönetmen yeninden yorumlayarak sahneye koyar, her sahne geçmişin... Devamı

Tiyatro yok edilemez!

2014-12-03 23:45:00

Tiyatro yok edilemez!   Bazı tiyatrocular ve tiyatro severler hükümetin tiyatroyu ortadan kaldıracağı fikrini taşıyor. Ben o fikirde değilim, çünkü tiyatro bir hükümet istedi diye ortadan kalkmaz. Tiyatro yerleşmiştir, geçmiş birikimi vardır, geleceğe mesaj taşımaktadır, evrenseldir, sınırları ortadan kaldırmıştır... Hükümetin amacı tiyatroyu ortadan kaldırmak değil, öyle olduğunu da düşünmüyorum, çünkü tiyatroyu kendi propaganda amacı olarak kullandığı alanlar vardır, fakat etkili değildir, çünkü onun amacı yönünde üretilmiş eserler denizde bir damla kadar etkisi yoktur. Yetişmiş tiyatrocu kadro, geçmişin izlerini üzerinde taşımakta ve yaşama oradan bakmaktalar. Hükümetin amacı doğrultusunda değil, farklı duruş sergileyenlerin parasını veren devlet, yeni konumu ile kendi içinde çelişkiye düşmekte, “madem parasını veriyorum, o halde benim dediğimi yapmak zorundalar” görüşünü maddi güç ile dayatmaktadır ama ‘başarılı’ olamamıştır. Hükümet her istediğini hukuk kuralları içinde düzenlemeler ile yaptığından TÜSAK adını verdikleri yeni bir düzenlemeye giderek tiyatro, bale ve operaya yeni duruşu konumlandırmak istemekteler. , Her rejim kendisine uygun hukuk kurallarını dayatır ve toplumu o kurallar içinde bir homojen şekilde hareket etmesi beklenir. Rejimler, kendilerinin ihtiyacı yönünde tarih algısını ve kültürel duruşunu homojenleştirmek için eğitimin bütün araçlarını kullanarak istenilen insan profili yaratılması için mücadele eder. Ulus devleti, homojen bir ulus yaratmak amaçlı, kültür alanın tüm araçlarını amacı yönünde kullanmış, tiyatro, opera, bale millileştirilmesi için sanat&cce... Devamı

Kelimelerin arasında tatmin oluyorlardı!

2014-11-30 22:45:00

Kelimelerin arasında tatmin oluyorlardı!   Bugün yolum kitabevinin önünden geçti, içeri girip sol adına çıkan dergilere bakayım dedim. Dergiler bölümünde her bir dergiye bir dakika ayırsam bir saatten fazla zamanımın orada kaybolacağını hesapladım ve sadece birçoğunun isimlerine bakıp ayrıldım. Demek ki bu ülkede sol adına yüze yakın dergide bir şeyler söyleniyor... Soruyorum şimdi kendi kendime bu dergilerde yazılan kelimelerin kaçı bana ulaşıyor? Sanırım önemli bir bölümünden orada haberdar olduğuma göre, çoğu denizde oluşan dalganın etkisi kadar! “Birileri kendini dergilerin sayfalarında kendilerini tatmin ediyor” diye içimden geçirdim ama Marks 11. tezinde ne diyordu; “oysa sorun onu değiştirmektir.” diye söylemiyor muydu? Ne oldu da sol dergi kapaklarının altında kendisini tatmin eder konuma geldi ya da başka söylem ile eylem yapamayan sol, ulusal mücadele arkasına takılmış, onların kazanımlarından doyuma ulaşır konuma geldi? Sol, sınıf mücadelesi yerine ırk, halk, din, mezhep … mücadelesi yapanların kazanımlarının kendi kazançları görür hale geldi? Dayanışma yapmak ile mücadele etmeyi bir birine karıştıran, mücadele yerine ‘birilerinin yararına’ diye susup ‘sessizce’ beklemek, onlardan ayrılma olasılığı olan kitle ile bağ kurmak için sipere yatmış bir asker gibi beklemek, sol mu oluyor? Bu ülkede sol, sol olabilseydi, sol adına bir şey yapacak konumda olabilseydi ulusal mücadelenin içine düştüğü girdap bu şekilde olmazdı. Ne de Kobenê'de ISİD bu kadar rahat saldırı yapabilecek konumda olamazdı, çünkü ISİD’i yaratan kurumlar yaratmaktan/ desteklemekten  önce birkaç defa daha düşünmek zorunda kalırdı.... Devamı

Surların Öte Yanı Zeytinburnu

2014-11-09 22:19:00

Surların Öte Yanı Zeytinburnu   Eskiden evlerde ansiklopediler vardı, oturma odaların duvarlarını süslerdi. Arada lazım olunca sayfaları açılır, bakılır ve sonra bir daha anımsanacağına kadar orada kalırdı. Elbette bir daha anımsama yerine evin tozları alınırken aşağıya alınır, tozları silinir yeniden konurdu. Zaman içinde ansiklopediler evlerin oturma odalarından uzaklaştı, yerlerini plazma teveler aldı. Oturma odalarında kitaplar eski değimi ile anarşinin sembolü olarak görüldü, kitaplar ekranlarda suçlu gibi sergilendi, yayıncılarına cezalar verildi, okuyan çocuklar sırf kitap evde bulundu diye DAL grubuna misafir edildi, işlemedikleri suçlardan dolayı yıllarca cezaevlerinde örgüt üyeliğinden yattılar.  Kitaplar birer prestij olarak sunulması zaman içinde yeniden gerçekleşti ama prestij kitaplar da işletmeler ve kurumsal kimlikli yapılar için geçerliydi. Onlar, gelen misafirlere sunulmak için hazırlanmıştı ve içerikleri ansiklopedilerin içeriklerine benziyordu. Elbette ansiklopedilerin okunduğu kadar okunuyor ama biçimi, sayfa düzeni, fotoğrafları ile gözü doldurur şeklinde üretilmişti. Bu kitaplar bir proje olarak ortaya çıkmış ve proje sonunda ürün olarak okuyucusu ile buluşuyor. Elimde Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları – 1 “Surların Öte Yanı Zeytinburnu” adlı kitap Burçak Evren yönetiminde ortaya çıkmış bir çalışmadır. Kitabı dikkatlice ve her bir kelimesini okuyarak inceledim. Öncelikle kitabın oluşumuna sebep olan bütün emeği geçenlere teşekkür etmek isterim, çünkü çok iyi düşünülmüş ve ayrıntılı bilgilerin olduğu bir çalışma olmuş. Bir bilimsel çalışma titizliği içinde bir bölgenin tarihi konusunda ö... Devamı

Obruk tehlikesi şehirlere indi!

2014-08-25 10:11:00

Obruk tehlikesi şehirlere indi!   Gün geçmiyor ki ekoloji sistemimizde değişimi konuşmayalım. Yıllar geçmiyor ki, her gelen yaz diğerini aratır hale gelmesin. Yazları çok sıcak ve hatta zaman zaman fırtınalara teslim olduğumuz, felaketler ile iç içe yaşar olduk. Anlık yağışlar ve sel felaketleri toprağı beslemez, çünkü toprak bir anda yağan yağmur etkisi ile suyu içine almaz ve beton işlevi görür. Yer altı yatırımı olmayan şehirler bir yandan susuzluk tehlikesi ile karşı karşıyayken, öte yanda sel sorunu ile uğraşmaktadır. Çelişki gibi duran bu durum yaşadığımız yazın küçük bir öyküdür. Kurak bir yaz geçirdik ve geçirmeye de devam ediyoruz. Her ne kadar su baskınlarına neden olan sağanak yağışlar olmuş olsa da; susuzluğumuzu yok edemedi. Kuraklık barajlarımızda suyu buharlaştırdı, şehirler ırmaklardan ve çaylarda son kalan suyu içme suyu olarak çekiyor. Susuzluk artık bir gerçek, su borularından yosun kokusu geliyor, tuz kurudu ve kokuyor! Bu durum başka bir gerçeği de fısıldıyor, İstanbul ve diğer şehirler için “obruk” tehlikesi var! Toprağın çökmesi ile oluşan baca veya kuyu görüntüsü veren derin çukurluklara verilen addır, obruk. Çökme içinde yer altında bir boşluk olması gereklidir. O boşluk değişik nedenler ile oluşabilir. Yer altı suyun çekilmesi, maden ocağının üretimi durdurması ve o alanın terk edilmesi ve bir çok neden. obruk için yer altında boşluk olması ve zaman içinde çökmesidir. Bu bilinen bir gerçektir ve ülkemizde Konya Ovasında meydana gelen obruklar ile uzaktan da olsa bilgi sahibiyiz. Şehirlerimizde obruk tehlikesi varsa, bu tehlikeye karşı nasıl bir tedbir alınıyor? O konuda bir çalışma var mı? İstan... Devamı

Paralel Sorgu, Tiyatroya Adanmış Hayatlar

2014-07-25 22:04:00

Paralel Sorgu, Tiyatroya Adanmış Hayatlar   Tiyatroya gönül vermiş iki insan yan yana gelmiş,; tiyatro sahnesinin üzerinde bulunan tozlara seslerini bırakanlar ile söyleşi yapmışlar. Baştan uyarayım hemen, çünkü bu kitapta soru cevap şeklinde bir söyleşi yazısı yok, böyle bir beklentiye girerseniz yanılırsınız, tam tersi, yazarların gözü ile sohbet ettikleri tiyatro oyuncusu ve yönetmenleri tanıyorsunuz. Sohbet için günler günler beklenmiş, araştırmalar yapılmış, ince ince anılar tazelenmiş ve o anıların izi ile oyuncu / yönetmen ile bir yerde karşı karşıya gelinmiş ve soruyu soranlar (Pınar Çekirge ve Yavuz Pak) kendi kafalarında ki tekste/ araştırmaya uygun bilinmeyenleri, belki de bilinenleri sorumuşlar. Sorular sorulmuş, bol kahkahalar atılmış, zaman zaman gözyaşları dökülmüş, romantik anılar kadar dramatik sahneler yaşanmış ve elinizde tuttuğunuz kitap ortaya çıkmış. Kitabı yazanlar hiç saklamamışlar duygularını, çırılçıplak olarak kelimelerini okuyucusuna sunmuş, okuyucu da kucaklayan bir dil kullanmışlar. Her soru gönül gözü ile sorulmuş, gönül gözünün bıraktığı kelimeleri kitapta okuyoruz. Pınar Çekirge daha çok romantizm, nostalji atmosferi içinde her baktığı kişiye ayrı ayrı değerler yüklemiş, onlara tiyatro sahnelerinin emekçileri ve değerleri gözü ile bakmakta. Soruyu soran ikinci güzel insan Yavuz Pak, daha çok işin felsefi boyutu içinde, dünya tiyatroları ile özlü sözler ile bağlantı kurup, tiyatronun evrensel bir duruş olduğu, tiyatrocunun da gök kubbe altına ses bırakan ustalar olduğunu düşünmekte ve bu düşüncesini daha çok teori anlamda içsel tartışması ile birlikte oyuncu/ yönetmene yaklaşıyor. O da Çekirge gibi i&cce... Devamı

TKP ve Marksizm

2014-07-20 21:19:00

TKP ve Marksizm   Sait Almış ve Mehmet İnanç Turan baş başa vermiş ve TKP üzerine bir kitap yazmışlar. Elbette hangi TKP dediğinizi duyar gibiyim, elbette iki kongreyi aynı anda yapan siyaset tarihinde bir ilki başaran son TKP ya da öteki adı ile TKP – Gelenek. Neden “Gelenek”, çünkü TKP resmi teori dergisi olmasından ötürü. Yoksa bizim tarihimizde TKP o kadar çok ki, kimin ne zaman kurduğunu bile karıştırabilirsiniz, çünkü devletin kurduğu TKP bile bu ülkede siyasi yaşamda kısa da olsa var oldu. Yine yeraltında yaşayan TKP aynı anda iki tane bile olabilmiş, ayrı ayrı kongreler toplantılar yapmış ama büyük birader Sovyetlerin müdahalesi ile “korsan” kurulan TKP’nin feshi ve o toplantıya katılanların ağır mahkumiyet almaları ile sonuçlanmış tarih izlerini dahi bulabilirsiniz…  TKP tarihi süreklilik arz etmiş ama tek bir ideoloji ve doğru çizgi takip etmemiş, bunda da elbette Sovyetlerin çıkarları söz konusu olmuş. Bir anlamda TKP çizgisi Sovyetlerin ülkemizde bir lobi faaliyeti ya da başka söylem ile gönüllü konsolosluk yapmıştır. Bunun suçu ya da sorumluluğu TKP’eye tek başına ait değildir, çünkü “Tek Ülkede Sosyalizm” anlayışının ve verilmiş perspektifin sonucudur. Onlar sadece üzerlerine düşen görevi layığı ile yerine getirmeye çalışmışlardır. Parti disiplini içinde olaylara bakmışlar, değişen iktidara göre birbirine zıt kararlar dahi alabilmişlerdir. Elimizde ki kitapta Almış ve Turan başa başa vermiş TKP’yı konu alarak Stalinizm ile yüzleşmeye girmişler. Kitap, TKP eleştirisi gibi okuyorsunuz ama aslında kitabın arka öyküsü Stalinizm ve onun yaratmış olduğu teori kopuş ve Sovyetlerin yenilgisini anlama çabasıdır. Baştan yazayım, h... Devamı

Yeryüzüne savaş düştü!

2014-07-19 09:25:00

Yeryüzüne savaş düştü!   Savaş çığlıkları yeryüzünü yine doldurmaya başladı. Savaştan çıkarı olanlar, ekonomik kriz var diye kasalarını dolduranlardır. Her savaş yeni zenginleri ve yeni refah düzeyini artırması anlamına gelir ama savaşın olduğu coğrafyalarda tersi söz konusudur. Savaşın olduğu topraklarda insanlık tarihinin tüm birikimlerinin yok olması anlamına gelir. Sadece insanlar ölmez, insanlığın birikimi, geleceği de yok olur. Savaşın ahlakı yoktur, o kocaman bir yalandır. Savaş olan yerde hiçbir kural söz konusu değildir, binlerce yıldır savaşan insanlık savaşın kurallarını kağıt üzerine yazmıştır, ama her savaş insanlık suçunun cömertçe işlendiği zamanı temsil eder, savaşta kaybeden insanlık mahkemesinde yargılanır ve mahkum edilir, kazanan kahraman olarak tarih kitaplarında yerlerini alırlar. Savaşta ortaçağ şövalyelerin ahlakı yoktur, zaten onlarda ahlaksızdı. Kuralları koymuşlar ama sonunda ölüm olan çatışmalarda hiçbir kuralı uygulamamışlardır, elbette romantik ortaçağ filmleri dışında. Diri diri insan derisini yüzmek o döneminin ahlakı içindeydi ve bu deri yüzmenin dünya üzerinde bir coğrafi alanı yoktu. Batıda insan yüzerlerken, Osmanlı da insan yüzdü. Osmanlı topraklarında derisi yüzülen şairler, köylü ayaklanmasını yapan “yarın yanağından gayrı, her yerde hep beraber” diyen ‘Dede Sultan’ da vardır. Savaşın ahlakı yoktur, o kocaman bir yalandır. Ahlakı diye düşünüyorsanız bana bir tane kurallara uyulmuş savaş gösterin. Yoktur, olamaz da. Vietnam Savaşı da tarihin en kirli savaşıdır, Yugoslavya’nın parçalanmasını sağlayan iç çatışmada.  Türkiye kurulduğu günden bu yana Kürtlere karşı yapılan seferler de, adı konmamış savaşl... Devamı

Önce güvenlik!

2014-07-07 01:20:00

Önce güvenlik!   Madenlerin girişinde yazılıdır; "önce güvenlik" ... Tıpkı bizim sol örgütler gibidir madenler, güvenlik vurgusu yapılır ama hiç bir şekilde güvenlik önemli alınmaz, bir birine benzer cinayetleri yaşarlar ve hep suçlu karşı taraf olur. Bu kadar cinayet, bu kadar ölümlerden hala ders çıkarılmamış ki, aynı hatalar ve aynı boş vermişlik sürüp gidiyor. Yakın tarihimiz içinde bir çok ölüm oldu ve zamanı geldiğinde anma toplantıları yapıyor, belleğimizde o yaşananları tazeliyoruz, neden, çünkü unutmamak ve ders çıkarmak için. Fakat bugün dahi o olaylardan ders çıkamadığımızı el yordamı ile yol almamızdan bellidir. Hala denenmemiş bir şey var mı, deneyelim, yeni birliktelikler, cepheler kuralım arayışları devam ediyor. Sol kendi içinde ve dışında oluşmuş olan kriz yönetimini yönetememektedir. Kriz yöntemini başarılı bir şekilde yürütüyor olsalardı, bugün birbirinden küçük örgütler olmaz, birbirine çelme takmak için fırsat kollayan taraftarlar olmazdı. En ufak bir eylemde pankartını alıp en önde yürümek ve fotoğraf çekmek için birbiri ile kavga eder konumda olmazdı. Maden girişlerine tabela asmak sorun değil, öncelikle o tabelada yazılı olanı gerçekleştirmek için mücadele etmek gereklidir. Güvenlik önemli alınmayan, kurtarma odası olmayan madende; örgütlü olan işçileri çalıştırmamak için mücadele etmek gereklidir. Maden kazası adı altında cinayet işlenmeden kavga verilmelidir, sonra cinayet işlendiğinde suçu karşıda aramaya devam edebilir ama örgütlü yapılar üstüne düşeni bir yerine getirmek zorundadır. İş yerlerinde iş cinayetlerini durdurun ... Devamı