Karanlıkta kaldık, karanlıktan hala çıkamadık!

2015-04-02 03:09:00

Karanlıkta kaldık, karanlıktan hala çıkamadık!   Bir gün herhangi bir ülke değil, yaşadığımız ülkede ülkenin üçte ikisi karanlıkta kaldı. Kafalar karıştı, ne yapacağını bilemeyen esnaf hemen jeneratör almak için satan firmalara ulaşmaya çalıştı. Olanlar ise mazot almak için en yakın petrol bayisine koştu. Dükkanların önlerinde irili ufaklı jeneratörler ve onların oluşturmuş olduğu ses kirliliği var olan kirliliğe biraz daha katkı sundu. Acaba ülkede bir şeyler mi oluyor diye bir birine merak içinde soran bakışlar ve anlama telaşı içinde insanlar, seçim de yok ama diye ünlem ile biten cümleler kurmaya başlıyor. O ana kadar kimsenin aklına gelmeyen neden sonuç ilişkileri hemen ortalık yere serilip dillendirilmeye başlıyor. Acaba devlet büyüklerinden birine suikast mı oldu? Evet, bir yerde bir şeyler oldu ama ulaşılması ve bilgilendirilmesi istenmiyor! Karmaşık duygular ve anlamsız cümleler! Sorunun ekonomik bir karşılığı mutlaka vardır, çünkü en işlek zamanlarda dükkanların kasaları çalışmıyor, fiş kesemedikleri için alış veriş aksıyor. Kredi kartı ile alış veriş yapma alışkanlığı olanların ceplerinde nakit para yok! Oturmuşsun bir cafe de ya da lokantada bir şeyler ısmarlamışsın, kartın cebinde ama kasa çalışmıyor!  Her yer karanlık nidaları bile sokaklardan duyulmuyor, ne radyo ne de cd çalarlardan ses çıkmıyor, çünkü elektrik yok, ezgilerin yerini jeneratör motorları almış, takatakataka… Bazı bürolar karanlığa mum ile karşı koyuyor ama çalıştıracakları bilgisayarlarının pillerindeki şarj bitmek üzere. Yazdıklarını mail olarak atma imkanları da kısıtlı, çünkü cep telefonunu modeme dönderip yapacak ama çekim alanı sorunu var! Van dışında her yerde elektrikl... Devamı

Yazlık: Şehrin Kolonisi

2014-09-05 10:21:00

Yazlık: Şehrin Kolonisi   Salt Beyoğlu’nda açılan bir sergi üzerine hala düşünüyorum, çünkü sergiyi gezdim, gördüm ve benim üstünde ne gibi etkiler bıraktı anlamında düşünmekteyim. Bugüne kadar yaşantımız içinde sıkça karşılaştığımız bir olgunun üzerine sergi düzenlenmiş ve uzun araştırmalar sonrasında bizlerin beğenisine sunulmakla kalmamış, bizlere kısaca benimsediğiniz bir konuda düşünün demektedir. Gerçekten bugüne kadar tatil sohbetleri arasında sıkça duyduğumuz yazlık nedir? Ne zaman oluşmuştur, nasıl bir sosyal değişimin ürünü olarak yaşantımız içine aldık? Yazlıklar bir anlamda senede bir kere gittiğimiz ya da gidemediğimiz bir coğrafi alan içindeki binadır. O bina genellikle ucuz olsun diye betonarme şekilde üretilmiş ve genelde estetik yoksunu geçici yaşadığımız alanlardı. Zaman içinde betonarme binaların yerini estetik, kullanışlı, modern mimarlık eseri olanlarda yaşantımız içine girmiş olsa da bu kooperatif binalar içinde yok denecek kadar azdır. Genelde yazlıklar sahil şeridi içinde siteler halinde inşaat edilmiştir, bu sayede hem ucuz hem de satışı, kiralanması kolay bir yaşam alanı olmuştur. Ekonomi çarkının işlediği bir çağda gayrimenkuller değerlendirilmesi önemlidir, ölü bir yatırım olarak doğan yazlıklar bugün ekonomi çarkı içinde ailelere belirli süre kiraya verilen küçük işletme halini almıştır. Bu değişim elbette her sene birbirini tekrarlayan tatil monotonluğunu da yok etmekte ve yerli turist olma özelliğinden evrensel bir gezgin olmaya doğru adımlar atılmasına da neden olmuştur. Henüz emekleme dönemi yaşıyor olsak da istikrarlı bir şekilde yurt dışına çıkan nüfus artışından bahsedebiliriz. Bu elbette yaşam kalitemizin v... Devamı

Çocuklar feleğin yatağından geçmiş…

2013-09-09 20:46:00

  Çocuklar feleğin yatağından geçmiş…   Beyoğlu denilince bir çok insanın aklına mutlaka bir şeyler gelir. Kimi için ilklerin yaşandığı yerdir, kimiler için bir devrin sonlandığı ve bağımsızlık bayramının ilk kutlandığı alandır. Kimiler için taksimdir. Kimiler için işçi sınıfının meydanını içinde barındırır. Kimiler için her yer taksim, her yer direniştir.   Beyoğlu’nun çok yüzü vardır, o yüzlerinden dolayı her kişiye göre anlamlar içerir. Eğlencenin merkezidir, eğlencenin olduğu yerde her türden yer altı (yasadışı) ilişkiler meşrudur. O meşrutiyet içinde, yasak olmasına rağmen herkesin gözleri önünde ama gizli yapılır. Gizli olanda ekranlara yansır, hukuk önünde yerini almaz. Bir anlamda göz yumulur, çünkü o eğlencenin tadı tuzu kaçması istenmez. Beyoğlu’nda yaşananlar yıllardır süren bir gelenektir. Kulaktan kulağa, ekrandan ekrana, kameradan kameraya, fotoğraf sergilerinde yerini alan bir Beyoğlu yaşamı vardır. O yaşam içinde her renkten, her ırktan, her hangi bir yerden gelenin hikayesi vardır. Beyoğlu’nda her bireyin bir öyküsü vardır, o öykülerin küçük bir kesimi sinemaya aktarılmış ya da belgesel sinemanın içinde yerini almıştır. Bir de alınamayanlar, öyküleştirilmeyen öyküler! Beyoğlu’nda bir çok çocuk görürsünüz, sokaklarda özgürce dolaşırlar. Bazılarının elinde tiner, bazılarının elinde yaşanmamış hayatın öyküsü vardır. Bir de ellerine, kollarına dövme yaptırmış çocukları görürsünüz. Genelde bunlar kız çocuklarıdır. Henüz ilk okula gitme yaşlarında olan bu çocuklar, gerçek yaşlarını yüzlerine bakarak anlayamazsınız... Devamı

Twitter roman!

2013-04-15 08:19:00

  Twitter roman!   Uzun yazıyı okuma alışkanlığımız gün geçtikçe azalıyor, hatta günlük sohbetleri bile kısa mesajlara bırakıp, sanal ortamda paylaştığımız kısa notlar üzerinden yapar hale geldik. Genç erkek ve kadınlarımızı yollarda görüyorum, ellerinde bir makine ve sürekli ona bakarak ilerliyorlar, bazılarının notları benim bilgisayarımın ekranına düşüyor, şu anda şu alışveriş merkezindeyim, şunun ile kahve içiyorum gibi. Yan yana geldiğimiz zaman bile uzun uzun sohbetlerin yerine kısa ve anlık sözler dışında fazla söz söylemeden kendi sanal dünyamızın duvarına bakmak için elimizdeki alete bakıyor ve oradan birilerine mesaj yazdığımızın farkına bile varamıyoruz. Yan yana yürürken kahkahalara boğulan sokaklar şimdilerde araba gürültüsüne tamamı ile kendisini bırakmış gibi. Uzun bir yazı gördüğünde okuyan birinden bunu özetlemesini, aksi halde ilgi alanın cevap alamadığı an yok olduğuna şahitlik ediyoruz. İlgi ve dikkat eksiliği günümüz insanını öyle bir sarmış ki, kimse bu eksikliğin farkına varacak kadar dikkatli değil. Eskiden romanlar okunur, radyolarda arkası yarınlar dinlendirdi. Şimdi filmi olmayan romanlar ele dahi alınmıyor, okulda okuyan öğrencilere öğretmenleri ders dahi verseler, o romanın film haline gelmesini bekleyen öğrencilere rastlayabilirsiniz. Okumak yerine izlemek, izlerken o anlık bilince almak ve film biter bitmez unutulan bir vakit harcama aracına dönüştü. O anlık heves edilen ve zevk alınan şey tüketildiği an yok sayılabiliniyor. Hatta biraz zaman geçtiğinde izlemiş olduğu filmi baştan sona kadar izleyip, bittiğinde bu filmi daha önce görmüştüm diyebiliyor. Uzun uzun yazılar artık okunmuyor. Köşe yazıları bile gazetelerde kısaldıkça kısalan ve kısa twitter notu... Devamı

Akil insanlar…

2013-04-14 23:30:00

  Akil insanlar… Türkçeye yeni bir kelime daha kazandırıldı, akil insanlar! Gerçek anlamı nedir kimse bilmez ama ne anlatılmak istendiğini hepimiz biliriz. Bir çok kelime asıl anlamları dışında kullanılır ve o yüzden o anlamları yaşadığı zaman dilime göre yorumlamak önemlidir.  Günümüzün gündemini belirlemek için zaman zaman gündeme gelen kelime, insanlar ile altı doldurulmuş oldu. Akil insanlar bölgelere ayrılarak her bölgenin akil başkanı, yardımcısı ve üyeleri ile birlikte bölgelerinde hükümetin belirlediği konu üzerinde gönüllü olarak(!) konuştuklarını ikna etme ve onları dinlemek üzere yola çıkmış bulunuyorlar. Gittikleri yerde elbette iyi, kötü ve protestolar ile karşılanacaklardır, çünkü seçilmişler; seçeni temsil etmektedir. Her ne kadar barış gibi önemli bir konuyu konuşuyor olmuş olsalar da, her biri profesyonellerden oluşan gönüllü(!) bir kesimin propagandası ile müzakere sürecinin tepkilerini en aza indirmek için sokak dili ile söylersek sahaya inmişlerdir. 'Akil insanlar' kendilerini gerçekten akıllı olduğunu sanmışlar... “Biz direktif ile bu işe girmedik” demişler... Kendilerini akıllı sanıp karşısındakini aptal gören ancak buna benzer cümle kurabilir… O kadar akil olduklarına inanmışlar ki, bir anda Kürt sorunu ve bu sorunun barış süreci için bilmedikleri görüşmelerin sonucunu karşısındakine anlatmaya çalışıyorlar. Bu ancak akilli biri yapabilir, çünkü bilmedikleri müzakerenin sonucunu fala bakar gibi bilmiş oluyorlar. Müzakerelerin saydam ve herkese açık şekilde olmadığını yayınlanan görüşme notlarına duyulan tepki ile öğrenmiş olduk. “Bu müzakerede samimiy... Devamı

Sergiler üzerine kısa notlar…

2013-04-07 01:27:00

  Sergiler üzerine kısa notlar…   Modern zamanlarda sergiler birer ticari araç haline dönüştü, bankaya para yatırır gibi sanat eseri kabul edilen ürünlere para yatırılıyor ve sanatçısının ölmesi bekleniyor, çünkü sanatçı öldüğünde tekrar üretmeyeceği için o eldeki eser tek olma özelliğini ilelebet koruyacaktır. Sanat eserinin maddi karşılığının sürekli borsada yukarıya doğru hareket eden istatistiki bilgi gibi olması içinde sanat eserinin sanatçısının isminin sürekli gündemde olması ve anılması gereklidir. Yatırımcı için iki şey önemlidir, bir popüler olması ve sürekli gündemde olması, ikincisi sanatçının ölmüş olması. Yaşayan sanatçılar sattıkları ürünün çok benzerini yapabilir ve satabilir. Tipik örneği  Edvard Munch;  Skrik, (Çığlık = Boğuntu) 1893 tarihli bir tablosudur. Sanatçı aynı eserin üç versiyonunu taş baskı (litografi) yaşarken yapmıştır. Sanatçıların değişik ideolojilere ve yaşam biçimine bağlıdır ve olması kadar da doğal bir şey yoktur. Her sanatçının yaşadığı dönemin siyasi, toplumsal olaylarından etkilenmiş ve eserlerinde o duruşun etkisi eserlerinde yansımıştır. Yaşadıkları dönemin, teknolojik olanakları, siyasi tercihleri eserlerine yansıması yanında bazı sanatçılar değişik sanat akımların ve grupların üyesi olmuş ve bir anlayış ve akım içinde eserlerini kategorize etmiştir. Sanatçıların tercihleri eserlerinin alıcını belirlememektedir, çünkü sanatçının eseri meta haline geldikten sonra alınan satılan bir nesnedir. O nesnenin değeri sanatçının popüler olması ve ilişkilerinin tercihleri belirlemektedir. Sanatçı eserlerini apolitik (sanat, sanat içindir) ol... Devamı

Linç kültürü varlığını güçlendirerek sürdürüyor!

2013-02-19 21:44:00

  Linç kültürü varlığını güçlendirerek sürdürüyor!   Günlük siyasi olaylar hakkında pek yazı yazmam ama son yaşanan linç girişimleri üzerine bir yazı yazmayı kaçınılmaz buldum, çünkü linç girişiminin benim kafamda oluşturduğu soruları açıkça sorma ihtiyacı duydum. Elbette sorular sorulur ama cevaplar tarihin ilerleyen zaman diliminde karşılığını alacağımı biliyorum. Çünkü her sorunun karşılığı bugünlerde yaşananlar ile gizli olsa da zaman içinde bu karanlık noktaları ışık süzmesi altında görme olanağını yakalayacağız. Her zaman diliminin karanlık noktası vardır ve o karanlık noktaları aslında aydınlık içinde gözlerimizin önünde olsa da farkına varamıyoruz. Tıpkı çevre kirliliğini ve sonuçlarını 1970’li yıllarda tam kavrayamadığımız gibi. O gün önemsemediğimiz sorun bugün hayati oluyor, yaşam kalitesini yok edecek boyutta virüslerin hakimiyeti altında kalabiliyoruz. Bir anlamda biyolojik savaşın sonuçlarını hep birlikte kendi ellerimiz ile yarattık… Gelelim günlük yaşadığımız ve gözlerimizin önünde cereyan eden olaylara: Medyaya düşen son haber ile başlayalım; HDK ve BDP milletvekilleri ve yanındakiler Sinop, Samsun gezilerinin sonunda planlanan turlarını iptal etmişler. Şimdi bu geziden nasıl bir sonuç çıkaracağız, hedef neydi, neden üçüncü şehirden sonra tamam bizim sınırımız bu kadar dendi. İktidar partisinin başkanı Erdoğan onlara demez mi, ben ülkenin her tarafına gidiyorum, sizin çapınız Karadeniz sınırları içinde bile değil... Aynı ekip Akdeniz ve Ege gezisi yapsa ya da İç Anadolu gezisi yapsa acaba nasıl bir sonuç ile karşılaşırız?  İkinci merakım; gezi planlayanlar orada örgütlü olan so... Devamı

Karikatürcü mü, çizer mi?

2013-01-08 11:10:00

  Karikatürcü mü, çizer mi?   İktidarı savunan çizerlerin olduğu bir dönemi yaşamaktayız ve onlara bakarak acaba karikatür nedir ve ne olmalıdır sorusu çizerlerin kafasında oluşmaktadır. Karikatür nedir? Karikatür muhalif olmalı mıdır? Karikatür çizim tekniklerine ve konularına bakarak kategorize edilmesi doğru mudur? Sorular istediğiniz kadar uzatılabilinir. Bugün yaşananlara bakarak net cevap vermekte zorlanan bir çok çizer ile karşılaşırsınız. Evet derler ama diye sözüne devam eden çizerler olacağını söylemek abartı olmasa gerek… Yukarıdaki sorulara binlerce soru ile ve kısaca kendi çözümlemesini yaparak yanıt vermeye çalışan çizerlerde olması doğaldır, çünkü yaşadığımız dönem mizahın işlevinin tartışıldığı ve altının boşaltılmaya çalışıldığı bir zaman dilimdir. Mizah iktidarları hep rahatsız etmiş ama günümüzde mizah iktidarları eğlendirir konuma dönüştürülme tehlikesi ile karşı karşıyadır, çünkü mizahçı olarak tanıdıklarımız, geçmişte muhalif duruşu ile bedel ödemiş olanlar bugün iktidarın yaptıklarına övgüler dizdiği ve iktidarın desteği ile sahnelerde, ekranlarda ve yandaş medyada ekmek kapısını açmak için uğraşıları ile karşılaşırsınız. Bu yaşanan gelişmeler elbette bir çok soruyu da kafalarda oluşturma sürecidir, çünkü bakıyorsunuz yaşama, bir de olması gerekene aralarında uçurum gün geçtikçe açılıyor. “Ben profesyonel karikatürcüyüm, görüşlerimi her ortamda söylerim, çizerim, benim için patron önemli değildir, bu işten geçiniyorum ve para kazanmam gerek” diyerek  ve “her ortamda kendimden ta... Devamı

Çanakkale’de aynalı çarşı…

2012-12-20 00:17:00

Birinci dünya savaşının tek zaferi olarak Çanakkale direnişini biliriz. Orada Osmanlı toplumunu oluşturan bütün haklarının evlatlarının kanı toprağı suladığını da biliriz. Osmanlı haklarının bir tanesini nedense hiç görmek istemeyiz, Yahudileri. Yahudiler savaşın olduğu şehirde hiç azımsanmayacak nüfusa sahiptir ve cephe gerisi hizmetlerinde hiç kusur yapmamışlardır. Özverili birer Osmanlı vatandaşlarının özverileri görülmemiş toplum nezdinde ama Osmanlı idaresi içinde yerlerini hep almışlardır. Onlar Çanakkale’ye yerleştiklerinde Türkler henüz Anadolu coğrafyasından haberleri bile yoktu. Roma’lıların sürgün etmesi ile birlikte Anadolu topraklarına dağılmış Yahudi toplumu ve bir cemaat olarak yaşamaya ve toplumun ticari ve sosyal hayatına katkılarını sunmuştur. Anadolu topraklarında Yahudi nüfusunun etkin olduğu ve ticari yaşamın yönünü belirleyecek konumda şehirler Osmanlı devleti olduğunda da varlığını korumuştur. Yahudiler için değişen iktidarlara karşı sorunsuz bir vatandaş olmayı inançları gereği görmüşler ve sessizce uyum sağlarken, içten içe inançlarını yaşamaya devam etmişlerdir.  Çanakkale ve Tekirdağ bölgesinde Yahudi nüfus cumhuriyetin ilk yılarlında da varlığını korumuş ama Trakya olayları sonucunda bu nüfus oralardan çekilmek zorunda kalmış ve sessizce sinagoglar yaşayan tarihimizde görünmeyen yere, tarihin karanlık sayfalarında unutulmaya yüz tutulmuştur. Bugün Çanakkale, Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, Çanakkale, Uzunköprü, Silivri, Babaeski, Lüleburgaz, Çorlu ve Lapseki'de yaşamış Yahudilerden bahsederken bile oralı vatandaşların tepkisi ile karşılaşabilirsiniz. Sanki onların kökünün Yahudi olduğunu söylüyormuşuz gibi tepki gösteriyorlar. Bug&... Devamı

Çehov makinesi

2012-12-01 15:31:00

  Çehov makinesi  Çehov hayranlarını içine alan ve oyunun sonunda müthiş bir sürpriz ile karşı karşıya bırakan oyundur. İki bölümden oluşan oyun, Çehov’un karakterleri roman okur gibi karşımızdadır ve canlanırlar. Değişik oyunlarından ve yazılarından çıkan kahramanları bize Çehov’un iç dünyasına doğru yola çıkarır ve ilk bölüm izleyicileri tam kucaklamaz, çünkü bir birinden ayrı ve ilgisi olmayan kahramanlar seyirciye sürükleyici bir şey anlatmaz, fakat her biri bir şekilde bir biri ile ilişki içindedir. Her karakter yazarı olan Çehov ile direkt ilişkiye girer ve ona bir şeyler söyler.  Oyunun son bölümünde bütün bakış açımızı yıkan bir şey olur. Kahramanlar için zamanın durduğu ve hep o zaman diliminde kelimeler arasında kaldığı sanılırdı, oysa yazar bu bakış açımızı yıkar ve kahramanlar; bizler gibi büyür, yaşlanır ve yaşlanırken tecrübelerini biriktirir. Kahramanlar yaratıcısı olan yazar ile o birikim ile yüzleşir. Karamsarlık, şiirsel bir atmosfer içinde zamanın döngüsünde bir kumar makinesinin rakamları arasındadır. Tren istasyonun ve çevresinde verilen imgeler dünyasında bize bir şeyler anlatılır, çünkü yaşam denen şey tıpkı bir tren gibidir ve arada durduğu duraklar vardır ve her insan bu zaman treninde yolcudur. O yolculuk içinde karşılaştığımız kişilere ise zaman karar verir ve o zaman içinde sadece o insanlar ile karşılaşırsınız, başka zamanlarda başka insanlar ile karşılaşmak gibidir. Yazarda yarattığı kahramanlar ile yazıyı yazarken karşılaşır ve her oyun, roman, şiir kahramanı sadece o zaman dilimi içinde yazar ile buluşur. Absürd bir oyundur, mizah oyunun içine öyle işlenmiş ki, etkisi ağır ağır ve oyunun bitimine ka... Devamı

Sözüm meclisten dışarı!

2012-11-06 00:32:00

Sözüm meclisten dışarı! Üzülerek paylaşıyorum açlık grevinde yer alanların fotoğraflarını, bu gencin bu hale gelmesinde esas suçun sende olduğunu düşünüyorum, duyarsız, eğlencesine düşkün, gününü gün etmek için fırsat kollayan sen bu gencin bu hale gelmesini görmezden geldin. O dedin PKK'lı, o Kürt, o Alevi, o Zerdüşt, o Gavur dedin, onu hep görmemek için öteye ittin...   Bizde açlıktan ölüm yok diye düşündün, açlıktan ölen yüzlerce insanı görmezden geldin… Biz bir birimize yeteriz dedin, aslında her şeyin kıt ve yetersiz olduğunu düşünmedin. Parası ile değil mi dedin her şeyi satın alacağını düşündün, gerek olursa gider Avrupa’dan, Amerika’dan satın alırsın...   Ama insan canı, insan yaşamı satılmayacağını hiç düşünemedin...   Hep bir şeylerin arkasına gizlendin, işin gücün var, onu kaybetmemek için sesini kıstın, görmezden geldin, kendince hep haklısın, hep bir şeyler var yaşamında kaybedeceğin ve o ölüm döşeğinde olanlar yakının değil, o yüzden uzakta olan senin için haberlerde duyduğun birkaç dakikalık haber ve unutup gideceğin şey… yaşam devam ediyor ve bireysel ihtiyaçların senin toplumsal ihtiyaçlarının üstünde…   Yıllardır öğrettiler her koyun kendi bacağından asılır, duyarsız oldun, duyasızlaştırıldın. Gördüğün bir trafik kazasında dahi ne olmuş diye arabanı yavaşlattın, trafiğin tıkanmasına arkadan gelen ilkyardım aracının çığlığını dahi duymaz oldun, yaralı ve parçalanmış şeyler bakıp gittin. Akşam haberlerde o görüntüyü gördüğünde işte bende oradaydım dedin&hellip... Devamı

İzmir’de Basmane bölgesinde bir Havra’nın kapısından girdim…

2012-10-21 14:41:00

İzmir’de Basmane bölgesinde bir Havra’nın kapısından girdim… İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan “Basmane ve Çevresi Tarih, Kültür, Sanat ve Arkeoloji Günleri”, 15 – 30 Ekim tarihleri arasında birbirinden değişik etkinlikler ile devam ediyor. Etkinlik çerçevesinde bende gezi adı verilen Basmane turuna cumartesi günü katıldım. Gezi boyunca fotoğraf çekip kendim için bilgileri kafama not edeyim diyerek yanıma ne ses alma aygıtı ne de kağıt almamıştım. O yüzden gezip gördüğüm yerleri gezerken anımsayacağım şekilde kafamda fotoğraflarını çekerken daha çok isimlerinden önce hikayelerine önem verdiğimden isimler konusunda sorunlu bir yazıyı kaleme alıyorum. 20 Ekim Cumartesi 11.00’de “gezi” adı altında Orhan Beşikçi yönetiminde bir gezi gerçekleştirildi. Gezi, Basmane ve çevresi yüzden fazla katılımcı ile birlikte gerçekleştirildi. Gezi organizasyonu bu kadar katılımcı beklemediklerini gezinin ilk toplanma saatinde randevu verdikleri alanın dar gelmesinden hemen anladılar. İlk etapta bu kadar kalabalık grup ile gezi yerlere gerçekten gezi yapılabilinir mi diye kafalarda soru oluşmasına rağmen, gezi programda belirtildiği gibi başladı ve programda olmayan yerleri de içine kaplayacak şekilde genişletildi… Gezi, keyifli sohbetler ile yol yorgunluğunu unutturdu İzmir tarihine doğru yapılmış bir gezi eşliğinde oldu. Bugün izleri kalan geçmişin ayak izlerini ve yaşayan kültürüne doğru yol alırken, konaklama yerlerinde o konaklama yerleri ile ilgili çalışması olan bilim insanları ve rehberlerde eşlik etti. Basmane Garı ve etrafı olarak düşünülen alan içinde bir birinden ilginç kalıntıların hikayelerini dinledikçe, bu kadar çok ze... Devamı

Kurban bayramı yaklaşırken…

2009-11-23 09:31:00

Kurban bayramı yaklaşırken…   Kurban bayramı yaklaşırken, sokaklarda ve sokağa bakan duvarlara asılan afişlere gözüm ilişir. Afişlerde, kurbanın bedeli yazılı olur ve her sene bu bedel değişir. Ülkelere göre bedellerin fiyatları vardır. Afrika ülkeleri en ucuzudur!   Kurban bayramı yaklaşırken, yeni kurulmuş dernek ve vakıf var mı diye de bakarım, çünkü her bayram öncesi biri daha katılır bu para toplama işine. Para toplayalım ki, afişlerin ve flamaların daha büyüğünü ve daha güzelini duvara asalım diyedir sanki. Daha çok para toplayan, afişinin boyutunu büyütür. Toplanan paranın kime gittiği belli olur, gözümüzün içine batar ama görmemezlikten gelinir. Para, kim için toplanıyordu gerçekten?   Sokaklardaki afişlerde, bayramın geldiğini ve yardımların kimlere gideceğini anlatan ibareler bulunur. Afişler, her bayramda değiştirilir. Güzel baskılar ve resimler ile süslüdür. Afişler; ‘gel merhametli vatandaş yardım et, ki yardımını istediğin yere verelim!’ diye çağrıda bulunur. Bulunur da, afişi gören, yardımın hedef kitleye gitmediğini bilir, çünkü o afişin parası, kendisinin vereceği paradan daha pahalıya mal olduğunu bir bakmada anlaşılır! Maliyeti, vereceği yardımın üstündedir. O halde, bazıların verdiği yardım hedefe gitmez, yolun başında matbaaya ya da afişi hazırlayana gider! Afişi yaptıran, afişi astırmak için de para vermek zorundadır. Yardımların bir bölümü, afişlerin sayesinde yollara gider!   Yardım kuruluşların bir de merkezleri vardır, öyle maliyeti ucuz merkezler değildir, görselliğe önem verilmiştir. Ye kürküm ye durumunu anlatır gibidir, masallarda geçen sırça köşkler gibidir! lüks döşenmiş merkezler, yardımlar sayesinde ayakta durmaktadır. Çalışanı yanında başka maliyetlerde vardır. Bu maliyetler yardımlar sayesinde karşılanır. Bu maliyetlerden arta kalan bir bölüm ise, yardım olarak hedef kitleye ulaştığı söylenir. Kaç kişinin, ne kadar yardım verdiği ve kaçının yardımı, hedef kitleye gittiği belli olmayan bir düzen kuru... Devamı

durdurun cinayetleri!

2007-03-15 09:10:00

yarın 16 mart, bir dönüm daha geldi çattı, acılar mı hep anımsanacak, hep mi geride acılar kalır? mutluluk bizim de hakkımız değil mi, haklar ne zaman kol kola girip horon, halay ya da nasıl olursa olsun dans ederek eğlenecek? hep hüzünler mi günlere taşınacak? ne yazık ki, hüzünleri anımsamak zorundayız, ne yazık ki acıları yeni kuşaklara anlatmak zorundayız ki, bir daha acılar ve hüzünler olmasın. bir daha bu tip olaylar olmasın! günlük gazetelere bakıyorum, aile içi cinayet, yol vermeme yüzünden denize atıp adam öldürmeler, kapkaç yaparken öldürmeler. bütün gazete sayfalarından kan akmaya başladı. bu kanlardan hiç rahatsız olmadan paralarına para katan ve dünya zenginler listesine giren vatandaşlarımız! bu cinayetler ne zaman sonlanır? zengin ile fakir arasındaki uçurum azalıp, yaşam kalitesinin tüm toplum tarafından paylaşması ile olabilir! fakat bu tek başına yeterli mi? elbette değil, yaşam standardını yükseltmek için yurt dışına gelen vatandaşlarımız, geldikleri kültürü olduğu gibi taşımakla kalmıyor, daha da katılaştırarak uygulamaya burada da devam ediyorlar. cinayetler işleniyor, yollarda, evlerde. cinayeti sadece devlet erki elinde bulunduran değil, herkes işliyor! cinayetleri durduralım! işkenceleri durduralım diye haykırmıştım, işkenceden çıkarken! yakınını kaybeden haykırıyor, cinayetleri durduralım! bu çığlığı atmak için zorunlu muyuz bir yakınızın ölmesi! hayır, o halde cinayetleri durdurun! daha çağdaş ve eşit koşullarda, yaşamak için! yarın 16 mart! iki katliamın resmini http://ismailoezkan.blogcu.com/ yayınladım, elbette iki katliam olmadı o gün, binlerce, belkide milyonlarca hayatını kaybetti.. dünyanın herhangi bir yerinde bu yazıyı okurken biri ölüyor olabilir! bir yakını çığlıklarını uzaya bırakabiliyor! durdurun cinayetleri!    ... Devamı

Mezar soyguncuları!

2006-12-03 00:06:00

Mezar soyguncuları!   Ülkemizin değişik yerlerinde mezar soygunları duymuşsunuzdur, hatta mezarları daha iyi soyabilmek için yurtdışından altın ve metal aramada kullanılan araçlarda ülkemize bol şekilde ithal edilmiştir!   Evrensel boyutta bir mezar soygunculuğu gibi geleneğimiz yok, son yüzyıl içinde fakat ülke toprakları içinde altına hücum eder gibi bir mezar soygunculuğu, yani ganimet peşinde koşan amatör mezar soyguncularını sık sık duyar olduk! Neden peki bu soygun ya da yağmaya ilgi son dönemde artış gösterdi? Osmanlı, bütün Karadeniz’i bir göl haline getirmiş, Akdeniz’in doğusu ve güneyine hükmetmiş imparatorluk zamanında olmadı da, son yüzyıl içinde oldu? Üstelik ganimet avcıları elde ettikleri ganimetler ile övünür hale geldi. Yani, yağma kültürü artık günümüzde sıradan bir olayı oldu? Bu şekilde zengin olanlar beyefendi konumda anılır oldular. Eskiden küçümsenen ve aşağılanan bu kişiler günümüzün önemli şahsiyetlerinden oldular!   Dünyada mezar soygunculuğunu en iyi şekilde yapan güneşin imparatoru İngiliz kraliyeti bütün dünyada el atmadığı toprak parçası kalmamıştır. Ondan sonra gelen ve onun yolundan giden Fransız, İspanyol, Portekiz, Danimarka, Hollanda’dan sonra en son Almanlar tarih sahnesine girmiştir. Bu ülkelerden göç ederek bugünkü Amerika’yı yaratanlar hala mezar soymaya ABD eli ile ve Birleşmiş Milletler şemsiyesini kullanarak yapmaya devam ediyorlar.   Hollywood yapımı macera filmler bu mezar soygunculuğunu meşru hale getirmektedir. Eski kültürlerin zenginliklerini yağmalayanlar, çaldıkları toprakların insanlarını küçümsemekte, onlar ile alay etmektedirler. Ellerindeki değerleri bilemeyen birer hasta insanlar topluluğu olarak görmekteler. Mısır topraklarına hakim olan Türkler hiçbir zaman piramitleri merak edip elleri ile dahi kazımamışlar, görmemezlikten gelmiştir. Çok kısa bir süre Napolyon, Mısırı işgal ettiğinde oradaki piramitleri görüp hemen yağmalamak için bilim adamlarını göndermiş ... Devamı

Tren ile giderken…

2006-11-24 21:46:00

  Almanya’da trende gidiyordum geçenlerde. Eskiden trenler daha sakin ve sıkıcıydı, şimdi ise doğu blokundan gelenler sayesinde neşelenmiş olarak gördüm.   Elinde akordiyon olan bir bey ile önünde bir bayan bulunduğun kompartımana geliyor ve çalmaya başlıyorlar. Bir iki dakika sonra bayan elinde bir tas ve para toplamaya başlıyor, tabi hoşlananlar parayı veriyor, hoşlanmayanlar ise söylenmeye devam ediyor. Elinde bir köpek ile çalanlara ters ters bakıp, biz yabancılar bile demeden, bunlar demekte, geldiler ve huzurumuzu bozdular. Bu arada köpeği iki defa havladı ve arka koltuktan biri bravo kime havlayacağını biliyor dedi. Durmuş olayı izliyordum. Çalanlar almanca bilmiyorlardı, onlar aletlerini çalıp neşeli tavırlarla gülümsemeye devam ediyorlardı. Ellerindekini uzatıp para istediler, kimi içine birkaç cent bıraktı, kimi ise başını sallamakla yetindi. Ben bu durumlarda anlamazlığa gelirim, elime bir akrep yapışmış gibi elimi cebime sokamam!   Berlin yolu üzerinde neler ile karşılaştım diye düşünüyorum bugün, bol bol sefalet ile karşılaştım. Tren garları mükemmel bir şekilde yapılmış ve hepsi sanki yenilenmiş gibi, çok lüks görünüm olmasına rağmen hemen içinde yer alan insanların fakirleştiğini gördüm. İnsanların yüzlerinde sanki beton ile örülmüş, hiç ifade yok. Çocuklar her zamanki çocuk ama onlarda sanki daha bireysel olmuşlar gibi. Her biri bir arada ama hepsinin kulağında MP3. Dijital müziğin sesi çevreye yayılıyor. Eskiden bizde arabalar giderken cıs tak ses gelirdi ya, onun gibi bir durum! Çocuklar ve gençler yanımdan giderken onları izleyen cıs tak sesleri var!   Berlin yolu üzerinde ben üç ana noktaya uğradım, üç ayı noktada dostlarım ile görüştüm. Yılların eskitemediği dostlarım kendi dünyalarının yansımalarını izledim. Her birimiz farklı noktadayız, başlangıç noktasından ne kadar uzak yaşadığımızı gördüm. Eskiden bugün yaşadıklarımızı dahi düşünemezdik. Fakirleşen Almanya’da bizlerinde dünyası fakirleşmektedir. Uzak ... Devamı

Dağdan bir ses duysam Mikail gelir aklıma.

2006-11-24 03:56:00

Dağda bir şahin ses verse, adı hemen canlanır kafamda. Ben hücrede seslerin sesine ortak olurken, o dünyada sessizlerin sesi olmuş, sesini tüm dünyaya duyurmak için belki oradaydı. Dağlar Mikail’di, Mikail ise insanlığın sesiydi!   Nitelik dergisi sayfalarında buluşmadan önce biz Ankara’da buluştuk. Orada tanıdım, ilk orada gördüm. Dostumdu, yoldaşımdı. Yola çıkmıştık ve o yolda yalnız olmadığımı Kıvılcım gösteriyordu.  Ankara’da sokakların sesi, sessizlerin sesi olacağımızı söyleyerek yola çıktık. Sesimizde Mayakovski vardı, sesimizde Nazım vardı. Sokaklarda düşenlerin sesi vardı!   Sokaklar sessizdi, korku panzerlerin eşliğinde tüm yurda yayılmıştı, ,ilk çığlık ilk adım ile atılmış, sonra yarın’ı kucaklamak için bugünden el verilmişti. Sokaklar, eski güzelliğine kavuşacağı günü bekliyordu ve bizler ilk kıvılcım olacaktık. Sessizliğin hakim olduğu sokaklarda gençlerin, işçilerin ve de güzel insanların sesleri ile canlanacak ve tüm sokaklar çocuklara bırakılana kadar kavga sürecekti. Sokaklarda çocuklar güven içinde oynayacakları o güzel yarınlar elbet bir gün gelecekti. İnanıyorduk, inanıyorum hala!   Ben hücre duvarlarına sinmiş çığlıkları sesimde canlandırırken, o dağlarda şahin olmuştu. Dağlar sesti ve ben karanlıkta onun sesini duyuyordum.   Mayakovski gibi olacaktı belki sonumuz, belki güzel günlerin başlangıç tarihinde sesimiz sessizlik olacak ve çekip gidecektik bu dünyadan, fakat Mikail daha önce karar vermiş ve dağların doruklarında sesini bırakarak aramızdan ayrıldığını çok sonraları duydum.   Ne zaman dağdan bir ses gelse, kafamı dönderip bakarım o tarafa, acaba yol arkadaşımın sesi mi diye?   Anadolunun gerçek sahiplerinden gelmekteydi sesi, yüceydi, kendine güvenen ve ne yaptığını bilendi. Kendi kaderini kendisi çizecekti ve de çizdi. Sesini dağlara bıraktı.   Sessizliğin içinde bir ses duydum, dayanamadım açtım pencereyi sesin geldiği yöne doğru kafamı uzattım, kulaklar... Devamı

Ses ve ışık!

2006-11-24 00:19:00

Yağmur taneleri vuruyor cama, silecekler bir sağa bir sola hareket ederken yağmur tanelerini topluyor ve bir su yığını yapıp arabanın hızı ile dışarıya saçıyor. Yağmur taneleri su birikintisi olduktan sonra tekrar dağılıyor!   Yağmur tanelerini izliyorum, bir yandan yola bakıyorum. Yağmur ile şiir dizeleri geliyor aklıma, Şeyh Bedreddin ve yoldaşları asılırken de yağmur yağıyordu. Sakallarından sızan yağmur gibi, camdan aşağıya doğru sızıyordu. Rüzgarında etkisi ile yağmur taneleri bir çizgi olmuşlar akıyorlardı.   Karanlıkta karşıdan gelen araçların ışığı altında bakıyordum su tanelerine. Birden hızlanan ve yavaşlayan yağmura göre cam sileceklerde ona göre hareket ediyordu.   Uzun ve geniş bir yolda, akıntıya kapılmış ışıkların arkasından gidiyordum. Yanımdan arkamdan gelen araçların aydınlığında gölgeme bakıyordum, bir de dışarıdaki yağmura! Masa başına oturup yazı yazmayalı kaç gün olmuştu, kaç gün geçmişti ömrümden, kaç saat yollardaydım. Berlin’den ayrılış tekrar Köln’e dönüş. Eve dönüş inanın içinde sevinç yaratır değil mi, ben de değil. Her eve dönüşüm kendi yalnızlığıma döndüğümü bilirim. Her geldiğim şehir benim için kalabalığı gerimde bırakmak gibidir. Geldiğim şehir, yani yaşadığım ve yıllarımı geçirdiğim şehirde küçük odamda yine birbaşımaydım. Televizyonu açıyorum gürültü olsun diye, yoksa televizyona pek bakmam, sadece yalnız bir ses olsun diyedir. Eskiden radyo açardım, şimdi televizyon, çünkü ışık oyunu vardır televizyonda, her görüntü değiştiğinde oda içinde belli belirsiz ışığın dansı olur. Sadece ses değil, aynı zamanda ışık dost olur yalnızlık ile!   Evdeyim, televizyon açık ve ben televizyona ters dönüp bu yazıyı yazıyorum, aslında toplumsal sorundan filan bahsetmem gerek ama bu sefer toplumsal sorunun bana yansımasından bahsedeceğim.   Almanya son yıllarda yaşamış olduğu ekonomik krizden en çok etkilenenlerdenim, bir zamanlar grafikerdim, şimdi sadece zevk için grafik yapar konumda oldum! Para get... Devamı

dünyanın sonu geldi!

2006-10-17 16:12:00

dünyanın sonu geldi dedi çocuk babasına, babası ona boş ver dünyanın sonunu ben ay sonunu nasıl getireceğimi düşünüyorum dedi. evet dün dünya barış günü nedeniyle bir etkinlikteydim, izmir fuarı içinde açık hava sahnesinde! etkinliğe katılımın az olduğunu gördüm, neden dedim öncelikle? kendimce yanıtlar ararken yukarıdaki baba oğul konuşması geldi aklıma! insanlar artık ay sonunu nasıl getireceğini düşündüğünden, çevresinde gelişenlere karşı duyarsızlaşmışlar. bir gün önce bağdat'ta ne olduğu daha net olmayan bir nedenden dolayı büyük bir panik yaşanmış ve bir köprü üzerinde bine yakın insan hayatını kaybetmiş. bir dünyanın sonunu anlatıyordu oradaki çığlıklar! o çığlığı atanlar duyumsamıştı, dünyanın sonunun geldiğini! new orlians şehri sular altında kaldığında çığlılıklar sokakları doldurmuştu, o çığlıkları da yalnız oradakiler duydu ve yağmaya başladılar! her felaket sonu yağmalamak acaba bir kültür mü? insanlık için yağma ne anlama geliyor? karanlık ve aydınlık çizgisi üzerinde duran bir geçiş mi? yağmalanan sadece geçmişin birikimi mi, yoksa gelecek mi? dünya hem ekolojik olarak çok kötü günler yaşamaya başladı, hem de 2. dünya savaşından sonra en kanlı dönemini yaşadığını toplu ölümler ile görmekteyiz! dünyanın sonu geliyor, ama biz insanlar ay sonunu nasıl getiririz diye düşünmekteyiz!.. dünya barış gününde daha çok acılar güne damgasını vurdu! 02.09.2005  ismail cem özkan ... Devamı