Bir şehir bir anda küle döndü, içinde bir kişi kurtuldu!

 

1902 yılıydı, bulunduğum odanın penceresinden dışarıyı seyrediyordum. Denizin havası ve mavisi içinde martıların dansını izliyordum. Ayın ve günlerin adı yoktu benim için, çünkü idam cezası almış ve idam günümü bekliyordum. Suçum neydi diye sorabilirsiniz, doğal olarak.

 

Yaşadığım yer bir Fransız sömürgesi adaydı ve adamızda beyazlar ve çoğunluk olan biz melezlerin arasında iktidar mücadelesi vardı. Bir beyaza karşı belki on melezin sözü geçerdi! Yeni atanmıştı adamızın valisi. Vali, biz melezlerin meclise girmesini istemiyordu, o yüzden bizlerin karşısında bulunan beyazları tutuyordu. Bir beyaz ile tartışmam ve ona karşı cüretkar şekilde karşı durmam, bu hücreye ve ceza almama sebep olmuştu. Bir beyaz öldürülmüştü ama onu öldürmediğimi söylemem bir anlam ifade etmemişti, karar önceden verilmişti.

 

Vali, şehrimizin arkasında duran yanardağın çıkardığı ses ve dumandan panik yapıp kaçılmaması için adanın gazetelerini istediği gibi yönlendirmişti ve orada yaptığı propaganda ile yanardağın patlamayacağına kamuoyunu inandırmıştı. Gazeteler valiye bağlıydı, çünkü ondan aldıkları devlet reklamları ile ayakta duruyorlardı, bir de beyazların verdiği reklamlar… Beyazlar demek, vali demekti bir anlamda. Gazeteler doğal olarak ayakta kalmak için bir tarafın sesi konumundaydılar. Beyazların çoğunluğu seçim için önemliydi, melezlerin meclise girmesi valinin itibarını sarsacaktı. İtibarını korumak, depremden de önemliydi, başka şeyden de! Yanardağın ateş ile yok edilme olasılığı bile seçim yanında önemini kaybetmişti.  Seçim daha önemliydi ve hayatiydi, çünkü valinin onuru demek, Fransa’nın onuru demektir!

 

Panikleyip adadan ayrılabileceklerde zaten beyazlardı, bizlerin o olanağı bile yoktu. Hadi adadan ayrılalım, yanardağ burayı yok edecek demiş olsa da, bizler altına sığınacağı bir taş ya da mağara aramak ile zamanı geçirebilirdik! Fakirdik, kentin varoşlarını oluşturuyorduk. Bir beyaz adamla seçim konusunda tartışmamın sonucunda, idam kararı almıştım, benim idamım melezler için bir gözdağı idi. Bu da gelmekte olan felaketten daha önemliydi.

 

Adanın bir hücresinde yatıyordum, kalın duvarlar içinde idam edileceğim günü bekliyordum. Dışarıdan gelen seslere kulak kabartıyordum ama anlamıyordum, çünkü kalın duvarlardan sadece uğultu geçiyordu. Sesler karışıyordu. Tek başımaydım ve hücremin duvarları kadar sessizdim. Hücremin penceresi dediğimde öyle büyük bir pencere filan değildi, ışığın zor ile geçtiği ve demirler ile örgülü bir aralıktı. Oradan ancak hava ve ışık sızardı, güneşi bile hücreme davet edemezdim. O zor geçen yere gözümü dayar, gözümde canlandırırdım, çünkü doğduğum günden beri, o denize ve martılara bakardım. O yüzden gözümün önünden inmeyenleri görüyordum. Gözümün önünde duvar olup olmaması benim için önemli değildi, martı bütün özgürlüğü ile havada süzülüyordu! O an göremesem de, görüyordum.

 

Ben, elleri kelepçeli olarak mahkeme salonuna giderken, gökyüzünden kül yağıyordu. Şehir eteklerine kurulmuştu Pelee dağının. Pelee dağı yeryüzünü duman ile örterken, bir yandan da yeryüzünü sallıyordu. Panik başlamıştı ama bu sarsıntının nedeni yanımızdaki dağdan değil, uzaktan geldiğini söylüyordu. Vali öyle diyordu, gazeteler öyle yazıyordu. Biz cahiller mi bilecektik? Bütün bu panik söylentilerini çıkaranlar, melezlerin beyazları adadan kaçırmak için uydurulduğu fısıldanıyordu kulaklara. Seçimlere hile karışılıyorlardı, o hile boşa çıkarılmalıydı. Vali toplantılarda böyle diyordu, fakat yaşanan seçim heyecanı gözlerimizi kör, kulaklarımızı sağır etmişti. Her an sarsıldığımızı dahi hissetmemeye başlamıştık. İlk zamanların paniği yoktu, zaten biz melezler panik yapsak da ne yapabilecektik ki? Yapabileceklerimiz belliydi.

 

İdam kararı verilmişti, adil yargılanmamıştım. Bir kurban gerekliydi ve o kurban bendim. Kaderim, alnıma bu şekilde çizilmişti. Kadere baş eğmekten başka çaremde yoktu, çünkü beni savunacak ve verilen karara karşı gelecek, ne bir güç vardı, ne de örgütlülük vardı. Yalnızdım ama inandığımı yapmıştım. İdama gidiyordum, idam gününe kadar hücrede kalacaktım. İdamlar hep bir sabah vakti olurdu, neden sabahları idam edilirdi bilmezdim, yaşayarak öğrenecektim!

 

Hücremdeydim, henüz gençtim. Gözü yaşlı annemi görüyordum bazen, çünkü onu en son mahkeme salonunda görmüştüm. Devlet işleri bazen çok ağır çalışır ama benim davam bir şimşek hızı ile sonuçlanmıştı.  

 

İdam saatimi bildirmişlerdi, sabah saatlerinde olacaktı. Gün ağarırken. Sabahın çiği henüz her şeyin üzerindeyken, ben ip ile tanışmış olacaktım. Ölü vücudumun üzerine çığ düşecekti, üşümeyecektim!

 

Hava deliğinden kül geliyordu zaman zaman, gün ışığı gelmez olmuştu. Sanki, hep geceyi yaşıyorduk! Belki de bana öyle geliyordu. Günler karanlığa bürünmüştü. Benim için hayat karanlığa bürünmüştü.

 

Bir şeyler oluyordu dışarıda, büyük bir sessizlik, sanki büyük bir şeyler olacakmış gibi sessizlik! Yer durmadan sallanıyordu, son günlerime yaklaştığım günlerde, sanki benim gidişime direniyor gibiydi, yer bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Kalın duvarlar, bu sallantı ile birlikte türkü söylüyor gibiydi. Sesi çok kötüydü ama bir ses öyle anlatılır gibi değildi.  Gök yarılmış yeryüzüne doğru eğilmişti, bir yanda gökyüzü, öte yandan yeryüzü. Bütün gürültüleri ile birlikte beni uğurluyorlar gibiydi.

 

Papazı bekliyordum, günahlarımı konuşacaktım. Ona hazırlanıyordum. Kapının önünde her zaman bekleyenler yok olmuştu, sanki terk edilmiştim. Gök ve yeryüzünün gürültüsünden başka bir ses yoktu. Ne insan, ne de martı sesi vardı. Denizde katılmıştı bu hırçın bağrışmalara. Onların dışında bir de benim sesim vardı, avazım çıktığı kadar bağırıyordum. “Orada kimse yok muuuu?”

 

Orada kimse yok mu diye bağırdım, sonra anlamsız sesler çıkardım, sesime yankı dahi almamıştım. Sesim sessizliğin içinde, bir dalga dahi oluşturmuyordu. Tek başımaydım. Yalnızdım, sesimden ve duvardan başka bir şey yoktu!

 

Bir şeyler olmuştu, yeryüzü karanlığa teslim olmuştu. Sesler bu karanlığı delip kulaklarıma kadar geliyordu, onlar ile kendimi avutuyordum, ne bir ışık, ne de başka bir şey. Duvarların zorlayan bir şey vardı, anlamaya çalışıyordum ama anlamlandıramıyordum! Zaman yok olmuştu, ışık yoktu. Karanlık boşluk demekti ve ben o boşlukta nereye tutunduğumu anlamlandıramıyordum. Akıl sağlığımı mı koruyayım, yoksa vücudumu mu? Isı artmıştı etrafta, sanki bir fırındaydım. Duvarlar ateş gibi olmuştu ama ışık yoktu! Bir şeyler oluyordu, yeryüzü ve gökyüzü olabildiğince gürültüler ile sesini yükseltmişti. Onlar vardı dünyada, bir de ben!

 

Ne martı sesi geliyordu, ne de güneş. Göremediğim ama gözlerimin önünden hiç gitmeyen güneş ve martılar yoktu, ne de balıkçılar. Yaşadığım şehir yoktu!

 

Duvarlar arasındaydım. Ateşe dönmüş duvara el vuramıyordum, nefes almakta zorlanıyordum. Ağzımı o hava gelen deliğe dayadım, kül yuttum! Demek, idamım bu şeklide olacaktı, üstelik son kez bir papaz görmeden. Günahkar gidecektim, bu da benim kaderimdi!

 

Kader çizgisi, sizi olması gereken yere götürürdü, yeter ki o çizgiyi bozmaya çalışmayın! Bende kaderimin bana yazdığını yaşıyordum, sessizce son nefesimi bekliyordum! Umutlarım tükenmişti. Kaç gün geçmişti, kaç saat olmuştu burada karanlık içinde yaşamaya başlayalı?

 

Sormuyordum, sorgulamıyordum, gerekte yoktu, çünkü cevabı yoktu!

 

Zemine kendimi bıraktım ve sallanan yeryüzünün üzerine bırakmıştım, bir beşikte sallanır gibiydi. Gözlerimi kapattım, açmanın da anlamı yoktu! Uyumaya çalıştım, gözlerimi bastırdım ama uykum yoktu! Nasıl olsa sonsuza kadar uyuyacaktım, üstelik bir günahkar olarak!

 

Gözerlimi ne zaman açtım bilmiyorum, beyazlar içinde bir melek tarafından uyandırılmıştım. Gözlerini gördüm ilk defa, tanrım dedim ya da dediğimi sandım. Doğrulmak ve sormak istedim ama o melek beni eli ile yatağıma bastırmıştı. Sonra başkalarını da gördüm. Anlamaya çalışıyordum. Algılayamıyordum, boş gözler ve anlamsız olarak baktığımı sanıyordum, açıklama bekliyordum. Bekliyordum, neyi beklediğimi bilmeden.

 

Günler sonra yaşadığım şehirde tek kurtulan olduğumu öğrendim. Bütün şehri, yanardağdan çıkan lavlar ve küller yok etmişti.

 

8 Mayıs 1902 yılında St. Pierre'e şehri bir daha doğmamak üzere yok olmuştu! O şehir bir anda külle dönüşmüş, içinde yaşayan her şey yok olmuştu, bir kişi haricinde…

 

Not: Öykünün kahramanın adı Ciparis idi. Ölüm cezasına çarptırılmıştı. 8 Mayıs Sabahı asılacaktı, yani, patlama günü! Elbette, cellatları onu götürmeye asla gelemediler. otuz bin kişi ölmüştü. Şehrin içinde kurtulmayı başaran tek kişi, bir idam mahkumuydu.
Tedavi gördükten sonra Ciparis'in cezası hafifletildi. Ciparis yaşamının geri kalanında Barnum & Bailey Sirki'nde gösteri yaparak geçindi. Gösterisi ne miydi? Günlerce hücresinin bir kopyasında kalmak. Ciparis, 1929 yılında öldü.

Etiketler : şehir,ada,siyaset,idam

Acı öğretilmez!

23/2/2009

Acı öğretilmez!

 

Başını öne eğmişti, gözleri yaşlı ve hıçkırıklar içinde bir şeyler mırıldanıyordu. Dışarının sesi odaya duyulmuyordu, modern yaşam içinde ve herkesin gelmek istediği yerde yaşıyordu. Birden fazla dili vardı, seçkin bir ülkede, seçkin bir yaşamı vardı. Fakat mutsuzdu. Mutsuzluğunu, gözyaşları içinde gösteriyordu.

 

O ne Yahudi’ydi, ne Süryani, ne Ermeni, ne de Rum’du. Ülkesi olan bir ülkenin insanıydı. En azından ailesi, o ülkenin gerçek sahiplerindendi. Türkiye’den yıllar öncesi dedesi gelmişti, arkasından babası ve annesi bu ülkede doğmuştu, sonra kendisi. Dedesine göre çok şanslıydı, onların geldiği olanaksızlıklar içinde değildi. Okula gitmişti, bu ülkenin dilini konuşuyordu. Babası ve annesi gibi en düşük okula da gitmemişti. Elle gösterilecek kadar örnek bir çocuk olarak yetiştirilmişti. Doğduğu ülkeye her yönden uyum sağlamıştı, onların dilini kendi ana dilinden daha iyi bilen biriydi. Buranın gençleri gibi giyinen ve arkadaşları olan biriydi. Yaşadıkları bölgede Türk sayısı az olduğu için, sınıfında tek Türk’tü. Anne ve babasına göre burada yaşayan Türkler içinde şanslıydı, en azından aidiyet duygusu yüzünden küçük gruplaşma olma ihtimali yoktu. Hani ikide bir ekrana çıkan alman politikacıların söylemindeki Türk tanımından uzaktı. O bu ülkeye uyum sağlamıştı, kurallarına göre yetiştirilmişti, varlık içinde sayılırdı. En azından annesi ve babası istediğini ve ihtiyaçlarını karşılıyordu.

 

Fakat, o göz yaşarı içinde odasında yalnızdı. Gözlerinin yaşına sesini ortak etmişti, hıçkırarak ağlıyordu.

 

Ülkesinde yaşıyordu, çünkü Türkiye onun için dedesinin memleketi ve tatil mevsimin geçirdiği yerdi. Yaşı büyüdükçe dedesinin ülkesine tatilde daha az gider olmuştu. Arkadaşları ve okul ile bir çok ülkeyi görmüştü. Ana dili almanca olmuştu, Türkçeyi sanki daha sonra öğrenmiş gibiydi. Her türlü sorununu almanca açıklıyordu, o yüzden Türkiye’ye tatile gittiğinde zorlanıyordu, bu zorluk yüzünden orada küçümsendiğini ve dalga geçildiğini düşünmüştü. Belki o yüzden tatil zamanı başka ülkelere gitmek istiyordu. O, daha rahat ediyordu başka ülkelerde tatil yaptığında, en azından o gittiği ülkenin dilini daha rahat konuşuyor ve orada yabancı olduğunu hissediyordu. O his onu yıpratmıyor ve üzmüyordu. Türkiye’de ise yaralıyordu, canı acıyordu. Kökleri oradan olmasına rağmen, oralı değildi. Görünüşü oralı değildi ama ten rengi oralı gibiydi. Türkiye ile kendisince bağ kuramamıştı. Türkiye ona çok yabancı geliyordu, Almanya vatanı gibi hissediyordu. Almanya’da daha özgür davranıyordu, daha mutlu oluyordu. Havanın açıklığı ya da kapalılığı sorun oluşturmuyordu. Arkadaşlarını telefon ile arardı, saatlerce konuşurdu, ne konuştuğu önemli değildi, fakat telefon elinden düşmezdi. Elinden telefonu düşürdüğünde mp3 çalarını alırdı. Kendi ruhuna hitap eden müzikler kulağında çalarken, o ritme uygun davranışlar gösterirdi. Kimse onun bu davranışını ayıplamazdı. Saçlarını istediği gibi kestirir, boyatırdı. Gençlere özgün moda kıyafetler içinde, büyüdüğü sokaklarda dolaşmak, gelene geçene laf atmalar onun için doğaldı.

 

O şimdi yatağına uzanmış iç çekiştirerek ağlıyordu.

 

Okulunda başarılıydı, öğretmenleri tarafından sevilen, yaptıkları ile gurur duyardı. Elbette, annesi ve babasında bu başarıdan gurur duyardı. Dedesi pek gelmezdi yaşadığı yerlere, onlar ile sadece piknik yapmaya gittiğinde birlikte olurdu. Dedesinin çok sever, onun ile olmaktan mutluluk duyardı, o pek bilmediği Türkçeyi sadece onların yanında kullanırdı. Türkçe sadece büyükler ile konuşmada kullandığı bir araçtı. Belki o yüzden geliştirmek için ihtiyaç duymadı. Kırık ve kuralsız Türkçesi ile övünmezdi, gerçi Türk olduğunu söylerdi ama neden Türk olduğunu sorgulamazdı.

 

O şimdi yatağına uzanmış, mp3 çalarını bile kuşağına takmadan yalnız kalmayı istiyordu, yalnızlığını sadece gözyaşları ile paylaşıyordu.

 

Çocukluğu mutlu geçmişti. Çocuk yuvasındaki arkadaşları, okulda da arkadaşları olmuştu. Onlar gibi ayrım yapmadan yemek yiyordu, onlar ile yüzme havuzuna gitmişti. Onlardan tek farkı annesi ve babasının Türk olmasıydı ve her sene Türkiye’ye tatile gitmeleri idi. Ayrımsız ve onlar gibi büyüdü.

 

O şimdi yatağına uzanmış, sesini dahi duymadan ağlıyordu.

 

Her okuduğu okulda başarılı olmuştu. Genelde yabancı öğrenciler, sayısal derslerde başarılı olduğu düşünülürdü, ama kendisi her derste başarılıydı. Okulun örnek öğrencilerindendi, okul adına konuşma bile yapmıştı. Öğretmenleri ve okul idaresi ondan övgü ile söz ediyordu. O diğer öğrenciler gibi öğrenciydi, ne isteniyorsa onu en iyi şekilde yerine getirmişti. Hıristiyan olmamasına rağmen, din dersine bile girmişti. Okumak ve öğrenmek onun için önemliydi, o önemi de veriyordu. Önceleri babası ve annesi din dersine girmemesini istemişti ama kendisi istekli ve gönüllü olarak katılmıştı. Kendiside biliyordu o Hıristiyan değildi. Gittiği okul ise o bölgenin en iyi okuluydu ve Hıristiyan okuluydu. Okul, ona din dersine girmesi gerektiğini hiçbir zaman söylememişti. O onlardan ayrı olmamak için onlar ile her derse girmişti. Örnek bir öğrenciydi.

 

O şimdi odasının duvarlarına bakarken, gözlerinin kana büründüğünü göremiyordu.

 

 

Hafta sonları ya da tatillerde arkadaşları ile buluşur, onlar ile gece yarılarına kadar oynardı. O onlar ile birlikte olmaktan mutluydu. Elinde ne varsa paylaşır, derslerini onlar ile ortak yapardı. Okul sonrası onlar ile gençlik merkezlerine giderdi, orada kafalarına göre takılırlardı. Bilardo oynarlardı, sohbet ederlerdi. Gençlik merkezlerinde haftada bir disko olurdu, ona katılırdı, doyasıya eğlenirdi. O, orada olmaktan mutluydu. Arkadaşları ile birlikte orada bir müzik grubu dahi kurmuşlardı, İngilizce parçaları söylerlerdi, eğlenirlerdi.

 

Şimdi odasında duvarda müzik sesleri yankılanmıyordu, yankılanan kendi sesiydi ama onu da duyamıyordu.

 

Odasının kapısı kapalıydı, kimsede çalmıyordu. Annesi ve babası işteydi. Onlar işteyken evde yalnız kalabilecek kadar büyümüştü. Eskiden dedesinin yanında kalırdı, artık onun yanına çoğu zaman gitmezdi. Çünkü okul sonrası gideceği o kadar çok yerleri vardı ki! Okul çıkışında eve gelir, annesinin yaptığı yemekleri yerdi. O böyle yaşamaya alışmıştı. Seviyordu eve gelmeyi, sonra kitaplarının içinde olduğu çantayı bırakıp, karnını doyurduktan sonra sokağa çıkmayı. Arkadaşları da aynı kendisi gibi yapardı, o yüzden eve gelmek bir görev gibiydi, aynı zaman dilimi içinde sokakta arkadaşı pek olmazdı. Her gün belirli saatlerde nerede buluşacakları önceden bilinirdi. O mutluydu, onlar ile olmaktan ve yaşamının bu şekilde olmasından.

 

O şimdi mutsuzdu ve odasında yalnızdı. Evde kimse olmamasına rağmen kapısı kapalıydı.

 

Gençliğe doğru giden yoldaydı ve o güne kadar ayrımcılık ile yüz yüze gelmemişti. O, onlardan biri olduğunu düşünüyor ve onlar gibi davranıyordu. Türk arkadaşları da vardı ama onlar ile diğerleri arasında bir ayrım görmüyordu. Onları Türk yapan sadece anne ve babalarından dolayıydı. Onların seçimi değildi, hangi aile kültürü ile yetiştiği ve aidiyet duygusu taşıdığı. Şimdi bu seçemediği şey yüzünden ağlıyordu, çünkü okulda ona ‘pis Türk!’ demişlerdi ve eskiden birlikte olduğu arkadaşları ona soğuk davranmışlardı. Olanlar belki onların dışındaydı ama bir uzaklık vardı ve istenmiyordu. Gerçi bir çok arkadaşı bir şey olmamış gibi davrandı ama aşağılanmıştı. İçlerine almak istemiyorlardı. O, bir anda dışarıya düşmüştü. Tanıdığı ve can arkadaşı olarak gördüklerinden güzel sözler duymamıştı. Hatta biri eli ile itmişti. O onlardan biriydi ama annesi ve babası yüzünden dışarıya doğru iteklendiğini düşünüyordu. O içine sindirdiği kültürün dışındaydı. Anlayamamıştı önce, saf saf yine gitti yanlarına, fakat o sevdiği arkadaşları artık değişmişlerdi. Ne olduğunu anlayamıyordu. Babası ve annesinin konuşmalarına pek kulak kabartmamıştı, dinlememişti. O çocuktu hala ve henüz gençlik çağının ilk günlerini yaşıyordu. Bilmiyordu çevresinde nelerin değiştiğini. O hiç haberleri izlemezdi ve okumazdı. Onun okuduğu dergiler belliydi, dinlediği müzik belliydi. O müzik hep kulağındaydı ve hediye veren genç kızlara yönelik dergilerde, sanatçıların hayatlarını okurdu. Kendisine idol olarak aldığı sanatçıların saç boyasını ve elbisesini oradan öğrenirdi ve elinden geldiğince uygulamaya çalışırdı.

 

Değişimin farkında değildi. O farkında olmadığı değişim bir anda yüzüne çarpmıştı ve o, o acının etkisi ile hıçkıra hıçkıra ağlıyordu ve belki o ağlama sırasında neden kendisini dışladıklarını düşünüyordu. O Türk olarak doğmayı seçmemişti ama Türk olduğu için dışlanıyordu. Belki Türk değil, Müslüman olduğu içindi. Anlamamıştı ve bilmiyordu. Bilinmezlik onu daha çok acıtıyordu.

 

Odasında yalnızdı ve duvarlar onun bu acısına şahitti. Bir Yahudi çocuk nasıl dışlandığını ve arkadaşları arasında neden hiç Yahudi olmadığını o gün belki farkına varmıştı. Arkadaşları arasında Ermeni yoktu, neden yoktu bilemezdi. Arkadaşları arasında İtalyan vardı ve çok iyi anlaşıyordu. Yunan vardı onun ile de anlaşıyordu ama onlar ile Alman arkadaşları kadar zaman geçirmiyordu. Tarih dersine okudukları belki tek tek gözünün önünden geçmiyordu. Okul gezisinde gittiği ve gezerken içini bir sıkıntı kapladığı o toplama kamplarını ve orada yaşamını kaybedenleri belki de düşündü.

 

Gözlerini yumdu, gözyaşlarını dışarıya bıraktı yeniden. Ayrımcılık ne olduğunu acı bir şekilde öğrenmişti, bu ayrımcılığı öğrenmenin okulu yoktu, çünkü ona öğretilen tarih dersinde sadece not almak için verilen bilgilerdi. O bilgileri farklı bir zaman diliminde ve başka bir kimlik ile kendisi yaşıyordu. O kendi vatanında yalnızdı, o odasında yalnızdı. Gözyaşları onun yaşadıklarını anlatıyordu.

Etiketler :

Halimce Bedreddinem!

 
"Yolcu, yollarda topraksız insanın
         ve insansız toprağın feryadını duyar idi."

 
Bir söz onu nerelere getirmişti, nerelere götüreceğini bilmiyordu. Bir mezarın başında sessizce duruyor ve taşın üstündekileri okumaya çalışıyordu. Okumaya çalışırken aklının içinde sesler ona bir şeyler anlatmaya başlamıştı bile.
 
"Beni kara toprakta değil, hakikatı anlamış insanların yüreklerinde arayın!..
Ben de halimce Bedreddinem..
."
 
Mezar dedikte, bu mezar nerede diye kısa bir bilgi ile başlayayım sözüme; O İstanbul Divanyolu Caddesi üzerinde, II. Mahmut'un türbesi bahçesinde pek dikkat çekmeyen bir mezarın başında mırıldanıyordu. Mezar taşı gösterişli değildi, sonradan öylesine dikilmiş izlenimi veriyordu. Taşın üzerinde Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin (K.S.) yazıyordu.
 
Sessizce durmuş elleri yanında oraya bakıyordu, dudakları konuşur gibi açıldı ve "Hakikat bize insanları varlıklarına, dinlerine, dillerine göre ayırmamızı değil, birleştirmemizi buyurur." sözleri duyulur duyulmaz gökyüzüne doğru savrulmuştu. Çevreye telaşlı gözlerle bir baktı, kimse yoktu. Sekizgen bir yapının içinde duran bir tek kendisiydi, mezarlıklar hep sessiz mi olur?

Mezarın hikayesi yazılı değildir. Sözler uçucudur, kalıcı olan eserlerdir. Mezar nasıl oldu da Bedreddin'e ölüm fermanı verenlerin bahçesine kondu? Onu idam edenler ile şimdi yan yana durmaktadır.
 
Gözleri geçmişin buğusu içinde tek noktaya odaklanmıştı. Geçmiş geleceği yazmaya devam ediyordu.
 
1924 yılı ülkemiz için kargaşanın ve telaşın olduğu yıldır. Lozan anlaşması gereği vatan aynı kalmış ama üzerinde yaşayanlar başka vatanlara göç etmek zorunda kalmışlardır. Gittikleri yerde kendi dilleri konuşur olunmuş ama vatan olarak bellememişler. İçlerinde hep özlem kalmıştır. Ülkenin etnik yapısını değiştiren bir durumdur. Nüfus değişimine yol açan mübadele sırasında sadece yaşayanlar değil, ölülerde yer değiştirmiştir. İşte bu dönüşüm sırasında idam edildikten sonra yattığı topraklardan koparılıp gelmiştir. Serez'den İstanbul'a yolculuk 508 sene sonra gerçekleşmiştir.
 
Mezarlığın başında dudaklarından Nazım'ın dizeleri dökülür.
 
"Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir."

 
Şeyh Serez'den yüzyıllar sonra idam fermanı verenlerin yanına getirilmiştir.
 
II. Mahmut'un türbesi oğlu Abdülmecit tarafından Ohannes ve Boğos Dadyan kardeşlere yaptırılmıştır. Bu türbenin bahçesi 1861 yılında türbeye bağlı mezarlığa dönüştürülmüş ve büyük çoğunluğu 1840–1920 tarihleri arasında görev yapmış devlet adamları ve yazarlar, şairler bu avluya defnedilmişlerdir. Şeyh Bedreddin mübadele sonrası buraya getirilmiş ama öyle sakin bir şekilde yatamamıştır. Yaşarken ne kadar çok korkuyorlarsa, öldükten sonrada ondan korkmaya devam edilmiştir.
 
1970'li yıllarda ülke yeni bir kargaşanın ortamındadır, o dönemde muhalif olarak gelişen sol güçler Bedreddin ve yoldaşlarının mücadelesini Nazım'ın destanından okur. Onu tanımak ve mezarını ziyaret etmek isterler. O dönem içinde yüzyıllar sonra mezarı bir kez daha tahrip edilir, eğreti olarak konulan taşı ortadan kaldırılır. Bu belirsizlik 1988 yılına kadar sürer, o yıl artık komünistler için esin kaynağı olmayacağına inanarak sanırım taşı yeniden yerine koyarlar.
 
"Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
         içindedir dağların.
Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir,
ve göl insanı
         sakalına ak düşmeden ölür.
Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.
Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
        sakalı büyük
                  sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.
Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor
                    «Teshil»i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı tıraşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
kartal gagalı Torlak Kemâl..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymıyarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar.. "

 
Sürgün Bedreddin'in sonun başlangıcıdır. Onun yoldaşları onun açtığı yoldan gidecektir. O sürgün yılları içinde düşüncelerini daha da arılaştırmış, yüreği daha bir hızlı çırpar olmuştur.
 
"Öğrenciler değişir, ama öğreti kalır" öğretisi artık Anadolu topraklarındadır. O topraklarda her türlü yasaklamalara, unutturmalara karşı direnmiştir.
 
Mezarı saklanmış gibidir, gidenler ancak tesadüfi sonucu görürler. Gösterişsiz ve aradadır.
 
"Gerçeğe engel olabilecek bir ceza daha icad olunmamıştır." Bedreddin'in sesidir. Hiçbir ceza onun öğretisini yok etmemiştir. Bedreddin'i tanımadan Pir Sultan'ın isyanını anlayamazsınız! Onun sözüdür, onun sesinde olan. Unutturulan ve yok ettirilen dizeler içinde.
 
"Bizim görevimiz yol göstermektir; dostların görevi ise, çalışıp çabalamaktır. Sonsuz olan gönül evreni, zamanla değişir. Acele etmeye gerek yoktur. Her yemişin bir mevsimi vardır. Fakat boş oturmamak, çalışmak gerekir..." onun dostu Nazım geniş kitlelere destan ile ulaştırmıştır.
 
Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal'in asıl hedefleri; din, dil, ırk, cinsiyet ve düşünce ayrımı yapmadan, insanların adil bir düzende insanca, özgürce, eşit ve kardeşçe yaşamalarıydı. Bu düşünceleri bugün dahi bu topraklarda filiz vermeye devam ediyor, her filiz daha büyümeden koparılırken, başka bir yerden yeniden güne doğru boynunu çıkarmaya devam ediyor.
 
"Sıcaktı.
Sıcak.
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
                                            sıcak.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
bulutlar boşanacak
                         boşanacaktı.
O, kımıldanmadan baktı,
     kayalardan
                 iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
    seven,
en büyük, en güzel kadın:
                                    TOPRAK
                nerdeyse doğuracak
                                         doğuracaktı.
Sıcaktı.
Baktı Karaburun dağlarından O
baktı bu toprağın sonundaki ufka
                         çatarak kaşlarını :
Kırlarda çocuk başlarını
Kanlı gelincikler gibi koparıp
çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
Bu gelen
           Şehzade Murattı.
Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın
                                                                          ismine
Aydın eline varıp
Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
                     kızmadan
                                gülmeden.
Baktı dimdik
                  dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
    seven,
en büyük, en güzel kadın :
                                    TOPRAK
                nerdeyse doğuracak
                                         doğuracaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
                     fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
Oysaki onlar bu toprağı,
                 bu kayalardan bakanlar, onu,
üzümü, inciri, narı,
tüyleri baldan sarı,
          sütleri baldan koyu davarları,
ince belli, aslan yeleli atlarıyla
duvarsız ve sınırsız
bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
Sıcaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri baktılar ufka...
 
*
 
En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
    seven,
en büyük, en güzel kadın :
                                    TOPRAK
                nerdeyse doğuracak
                                         doğuracaktı.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden-
           - bire
kayalardan dökülür
                    gökten yağar
                                    yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
                                                            çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
                            baş açık
                 yalnayak ve yalın kılıçtılar.
Mübalâğa cenk olundu.
Aydının Türk köylüleri,
         Sakızlı Rum gemiciler,
                              Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
                                            saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
                                         her yerde
                                                       hep beraber!
                                          diyebilmek
                                            için
on binler verdi sekiz binini..
Yenildiler.
Yenenler, yenilenlerin
                 dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
                                   kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
                                             eşildi nallarıyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
                            zarurî neticesi bu!
                                                      deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
          o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
                                             der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
                              yüzleri kan içinde
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları.."
 
Cem Karaca'nın sesi gelir kulağına, o mezarın başında o toprağa bakarken.
 
Bedreddin ve yoldaşları Ege topraklarında din ayırımı, ırk ayırımı yapmadan yoldaş olmuştu, onların kavgasında her bir can, bir beden olmuştu.
 
Yarın yanağından gayrı her yerde, hep beraber! Onlar şimdi ayrı yatıyor olsalar da bütün yoldaşları ile gülümsemeye devam ediyorlar.
 
"Boynu vurulacak iki bin adam,
Mustafa ve çarmıhı
cellât, kütük ve satır
her şey hazır
               her şey tamam.
Kızıl sırma işlemeli bir haşa
altın üzengiler
kır bir at.
Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
Amasya padişahı şehzade sultan Murat.
Ve yanında onun
bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!
Satırı çaldı cellât.
Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
                    birbiri ardına düştü başlar.
Ve her baş düşerken yere
çarmıhından Mustafa
baktı son defa.
Ve her yere düşen başın
kılı depremedi:
—İriş
        Dede Sultanım iriş!
                                dedi bir,
başka bir söz demedi.. "
 
Mezarın başında "Dede Sultanım iriş!" dedi seslice ve mazerlıktan dışarıya doğru yol aldı.
Kalabalık içinde belki Bedreddin'di, belki de yoldaşlarından biriydi.
 
"İriş
        Dede Sultanım iriş!"

 

Etiketler :

Yedi uyuyanlar bir gün uyandıklarında…

 

Yedi uyuyanlar efsanesi kulaktan kulağa geçmiş, sonunda kutsal kitaplara bile girmiştir. Kutsal kitaplara giren bu olayın bir benzerinin günümüzde yaşandığını söylesem acaba sizi şaşırtmış olabilir miyim? Sanmam, çünkü bizler her anlatılan masala inanma eğiliminde olan bireyleriz. Her masalı gerçek gibi düşünüp, ona göre yaşarız.

 

Benim hikayem Osmanlı döneminden başlar. Osmanlı döneminin en kanlı bir süreci yaşanır. Her tarafta ajanlar, suikastlar ortada gezmektedir, insan yaşamının sudan ucuz olduğu dönemdir. Abdülhamit ‘kızıl sultan’ olarak henüz tanınmıyordu, fakat zaman içinde o unvanı eline alacaktır. Astığı astık, kestiği kestik, kapılara işaret koyduran bir padişahtır. Her kulunun kendisini öldüreceğinden, ülkeyi parçalayacağından korkar. İstibdat dönemi olarak geçer tarih kitaplarına ama o yaşarken kimse istibdat dönemi demeye dili varamaz, varanlarında dili değil ama başı kopmuştur.

 

Destanlarda geçen, kutsal kitaplarda anlatılan yedi uyuyanlar neden uyumaya gitmiştir, çünkü baskılara karşı bireysel bir karşı duruştur. Bir mağaraya giderler ve 300 yıl uyurlar. Uyandıklarında onların uyuyan olduklarını anlaşılması kullandıkları geçerli olmayan paradan ortaya çıkar. Korkarlar ve yeniden mağaraya sığınırlar. Bu korku ve uyanışlar arasında yıllar geçer, asırlar gider, uyuyanların hep genç ve dinç kaldıkları inanılır. Fakat zaman hızlı ilerler, uyuyanlar için ise zaman durduğu kabul edilir. Zaman her uyanışta devam eder. Buna benzeyen öyküler dünyanın değişik yerlerinde anlatılır ve uydukları yerler kutsal kabul edilir.

Dünyanın değişik yerlerinde yedi uyuyanlar mağarası bulunması bundandır. Her dinden inanan gider oraya dualar eder, orayı koruma altına alır. Her mağara gerçek yedi uyuyanların mağarası olduğu söylenir.

 

Abdülhamit’in baskısından, zulmünden kaçan yedi arkadaş yan yana gelmiş ve destana uygun bir tavır geliştirmek istemişlerdir. Bu destana uygun bir yer bulurlar. Onlar dağın eteklerinde bir mağaraya gitmezler, çünkü mağaralar soğuktur. En yakın bir yeri seçerler ve İstanbul içinde bir evin bodrum katını kendilerine uygun görürler. Dışarıda herkes birbirinden korkar şekilde dolaşırken, sokak satıcıların sesleri altında bordum katında gerekli gördükleri eşyalarını yanlarına alırlar ve uymak için tüm koşulları yaratırlar. Aslında çevrede izleyen gözler onlardan şüphelenmiştir, gizli gizli bodrum kata bir şeyler taşıdıklarından dolayı. Efsaneye uygun olsun diyerekten yanlarına birde köpek almışlardır. Dışarıda Abdülhamit’in rüzgarı eserken, yanlarına aldıkları akçeler ile uyumaya başlamışlardır.

 

Zaman içinde onlar unutulurlar, izleyen gözler bile izlediklerini anımsamazlar. Dışarıda savaşlar olur, hükümetler gider, savaş hükümetler kurulur, koskoca Osmanlı küçük bir adaya sığınmaya zorlanır. Yedi uyuyanımız bunlardan elbette haberi olmaz, fakat sadık beklemesi gereken köpek, yanlarına aldıkları yiyecekleri tükettikten sonra bir aralıktan çıkıp gitmiştir. Onun gittiğinden bile haberleri olmaz, öyle bir derin uykudalar ki, dışarıda esen fırtınadan yangınlardan haberleri olmazlar. Onlar bir evin bodrum katındalar ve yukarıdaki değişimden haberleri olmayacaktır, karanlık içinde geçen zaman dilimi onların oraya uğramaz.

 

Savaş hükümeti yerini Ankara Maclisine bırakır, orada kurulan hükümet Osmanlı’yı yönetir, Osmanlı bir kararname ile ortadan kalkar, sonra rejim değişir. İstanbul büyük göç ile karşılaşırlar, eskiden kenar mahalle olan yerleri şimdi şehrin en lüks semtleri arasındadır. Mütahitler gelir, güzel evleri yıkar yerlerine beton binalar yaparlar. Betonlar ile şehir kuşatılırken, şehrin yapısı da köklü bir şekilde değişir. Ne tesadüftür ki, bunların uyduğu yere kimse dokunmaz. Kaldıkları yerler hakkında bir destan dolaşır dilden dile. Çocuklar korkularından oraya adım atamazlarken, sarhoşların mekanı olur. Zaman içinde belediye burayı bir koruma alanı ilan edip, işletmesi özel olan bir kamu alanı yapar. Şehrin içinde nefes alınacak yerdir artık. Fakat kimsenin aklına bodruma girip ne var ne yok diye bakmak geçmez, çünkü bina dışarıdan o kadar alımlıdır ve güzel gözükür ki! Yapıldığı dönemde o kadar göze batmayan bina, şimdi göze batar olur.

 

Yıllar içinde bu yedi kafadar uyanır, neden uyanır ve nasıl uyanır kimse bilemez. Sakalları uzamıştır, yıllar içinde üstlerindeki elbiseler pırtık pırtık olmuştur. Kaldıkları yeri örümcek ağları kuşatmıştır. Nedendir bilinmez ama nem yoktur. İstanbul’a nereden bakarsan bak, nem yapar, fakat işte masal ya nem yoktur. Uyandıklarında uyudukları yeri olduğu gibi görürler. Elbette gözleri karanlığa alışmıştır, o yüzden aynı olduğunu düşünürler. Görmezler ama düşündükleri gerçek olarak inanırlar. Sıkı sıkıya kapattıkları kapıyı açmaya giderler. Zar ve zor ile çaktıkları ağaçlar bir dokunuşta ayrılır, çürümüştür. Düşünürler, demek ki o anlatılan şey doğrudur. Demek her destan doğru bir şeyleri anlatır. Dokundukları kapı cılız bir ses ile açılır. Işık yakıcı olarak içeriyi aydınlattığında ciğerleri yanar, çünkü taze gelen hava ilk doğan çocuğun ciğerlerini yakması gibi yakmıştır. Öksürük tutar. Nefes almakta zorlanırlar, fakat artık yaşama dönmüşlerdir, yaşamaları gereklidir. Biraz alıştıktan sonra ışığın geldiği yöne akarlar. İlk defa gördükleri küpler ile karşılaşırlar. Metaldir, onların zamanındaki gibi ağaç değildir. Onları iteklemeye çalışırlar ama zordur, çünkü o kadar zaman sonra güçsüzdürler. Güçleri yerinde değildir. Sesleri ile yardım çağırmayı denerler ama onların çağırmasına gerek kalmadan öksürüklerini duyanlar inmiştir aşağıya. Şaşkınlık içinde bira küplerini çekerler. Gördüklerine inanamazlar, çok zayıf ve hırpani yedi adam. Üstleri dökülen bu adamların oraya nasıl girdikleri akılları almaz. Onları çıkarırlar ve sorgulayan gözler ile korkarak izlerler. Hemen bir su getirilir, arkasından bir çorba. Çünkü misafir nereden gelirse gelsin misafirdir ve en iyi şekilde karşılanması gerektiği geleneği hala yaşamaktadır. Üstlerine bir şeyler verilir, o hırpani görünüş altında neler olduğu anlamaya çalışılır. Çalışanlar her zaman sorunla karşılaştıklarını yaparlar ve patronlarını çağırırlar. Patron gelene kadar konukturlar. Allah rızası için verilen yiyecekler onların hanesine yazıldığını düşünürler. Allah korkusu hep var olmuştur, peygamberler, dinler değişmiş olmasına rağmen korku hep var olmuştur. Zaman içinde tek değişmeyen şey korkudur.

 

Çalışanlar kendi aralarında konuşmaktadır, bizim yedi arkadaş ise konuşanlardan bir şey anlamamaktadır, çünkü konuşma hızlanmış ve bir çok anlamadıkları kelimler geçmektedir. Kulaklarına tanıdık gelmesine rağmen, konuşanları anladıkları söylemek abartı olur. Ağır ağır konuştuklarında anlıyorlar, tek tek sorduklarında kafaları ile işaret veriyorlar ama konuşamıyorlardı. Konuşmayı sanki unutmuş gibiydiler. Hırpani yedi adam, bir masanın etrafında bulunuyorlardı, onların zamanında masanın etrafına sadece efendiler oturabilirdi, onlar yemeklerini hep sinilerde yemişlerdi. Şaşkındılar ve anlamaya çalışıyorlardı. Sıcak çorba iyi gelmişti, karşılarında gördükleri onları hep şaşırtamaya devam ediyordu, çünkü genç bir kız onlara gülümsüyordu. Korkan gözler ve şaşkın bakışlar altında gülümsemekteydi. O da gülümsemeye benzer bir şeyler yaptı ama sanırım gören olmadı, çünkü uzayan sakal altında hiçbir mimikleri ortada yoktu. Çökük gözler, çatlamış dudaklar ve taranmamış saç ve sakalları. Beyazlar içindeydiler. Eğilmiş bir vücutları vardı, kamburları çıkmıştı. Ya da öyle sanıyorlardı, çünkü direkt ileriye bakma çalıştıklarında başaramıyorlardı, daha çok yere ve kaşlarına doğru gözlerini havaya kaldırıyorlardı. Duvarlardaki aynalardan yansıyanlara baktılar, o yedi yaşlı insanın kendileri olduğuna inanamıyorlardı, şaşkındılar ama yansıyan ile karşısındakine bakarak anlıyorlardı ki, aslında yansıyanlar kendileri idi. İnanılması zor bir şey gerçekleşmişti.

 

Biraz kendilerinde güç bulduklarında güldüler, birbirine bakarak güldüler. Çalışanlar şaşkınlık içindeydiler. Telaşlandılar, korktular. Güvenlik görevlileri çağırmışlardı, onlarda sağlıkçılara haber vermişlerdi. Onların bulunduğu yer izleyen kalabalık tarafından doldurulmuştu. Meraklı olanlar, ellerinde cep telefonları ile olanları kayıt altına almak isteyenler. Kalabalıkta güzel kızların etek altını çekmek isteyenler hepsi oradaydı. Bir homurtu vardı, bu yedi adam gülüyorlardı. Konuşmuyorlardı ama gülüyorlardı. Kimse bilmiyordu kim bunlar ve nereden gelmişti, hatta kimse bilmiyordu, bunlar Türkçe konuşuyorlar mı? Konuşmamışlardı, bilende yoktu. Bu hırpani adamları tanıyanda yoktu, bir anda şehrin ortasında ortaya çıkmıştı. Bu lüks semtte bu tipte insanlar hiç olmazdı, giremezlerdi buralara. Şaşkınlık ve korku içindeydiler.

 

Her iki taraf aslında şaşkın ve korkuyordu, ne olacağını merak eden kalabalıkta artıyordu. Kameralarda gelmişti, ışıklar yakılmış kayıta alınıyordu. Normal olmayan bir şeyler yaşanıyordu. Doğal değildi. Doğal olmayan bir masal içinden çıkmışlardı.

 

Üstlerine bir şeyler verilmişti, resmi kıyafetliler onların kollarına girmiş ve oradan çıkarıyordu. Sokağa çıktıklarında güneş gözlerini yaktı, yumdular gözlerini, belki bahtiyardılar ilk defa güneşi gördüklerinden dolayı. Ama kollarında olanlar onları bir şeyin içine atmışlardı, çünkü onlar uyduklarında bu şeyleri yani arabaları görmemişlerdi. Etraflarına bakmak için göz kapaklarını açtıklarında bilmedikleri bir yerde olduklarını gördüler, çünkü bunlar betonu da görmemişlerdi. Bildikleri en büyük binalar saraylardı, birde üç katlı yalılardı. Tahtadan yapılmıştı genelde, taştan olan çok azdı. Şimdi her yer garipti ve önlerini göremiyorlardı. Sokaklar yine vardı ama bu sefer sokaklar nefes alamıyordu, çünkü uyduklarında sokaklara taşan ağaçlar vardı. Yeşil yoktu, o yüzden hangi mevsimde olduklarını anlayamadılar ama içlerine işleyen bir soğuk vardı.

 

Karakola götürüldüler, götürüldükleri yerin karakol olduğunu bilmiyorlardı elbette. Zabitler yoktu ama resmi kıyafeti olan, başlıkları farklı olan birileri vardı. Değişmeyen bir şey vardı, konuşma tarzları. O dönemde nasıl sert konuşuluyorsa bugünde aynı sertlik ve sabırsızlığı hissettiler. Sabırsız bir şekilde hemen yanıt almaya çalışan birileri. Demir parmaklıklar bile aynı kalmıştı, değişim çoktu ama değişmeyenlerde vardı. Kaçtıkları rejimi sanki yaşıyor gibi hissettiler ve hemen kaçıp yeniden uyumayı akıllarından geçirdiler. Fakat kaçacakları yerleri yoktu, o destanda olduğu gibi alayda edilmiyorlardı. Sorgulanıyorlardı.

 

Sorgulanan insan kendisinden şüphelenir. Sorgulayan onu suçlu gibi görür, sorgulanan ise savunmadadır genelde. Sorular arka arkaya geldikçe gülüyorlardı, çünkü soruları anlamıyorlardı. Memur bunların akli dengelerinin yerinde olmadığına karar vermişti, sorgulamaktan vazgeçip amirine durumu anlatmaya gittiğinde, bunları da demir parmaklıkların arkasına bırakmayı ihmal etmedi. Ne olur ne olur kaçabilirlerdi. Çok görmüştü bu tipte insanları, niceleri dilenciydi, niceleri akıl sağlığı yerinde değildi. Yapılması gerekenler belliydi. Kimlikleri yoktu, üzerlerinden çıkan Osmanlı parası dışında bir şey yoktu. Bir de bir Arapça harfler ile yazılı bir şeyler. O şeylerin kimlik olduğunu bilemezdi elbette, hatta Osmanlı parasını da bilemedi. Savcıya durumu bildirdiler. Savcı onları sağlık kuruluşuna havalisine karar verdi, sonrada durumu prosedüre uygun işlemleri yaptı ve Bakırköy yolu gözüktü.

 

Bu yedi yaşlı adam şimdi Bakırköy sinir ve ruh sağlık merkezinde tedavi altında, kimse onların hikayesine inanmadı. Masal gibi gelen hikayeler belki gerçek olabilir, kimse bunu görmek istemedi. Şimdi ne yapıyorlar, yaşanan dünyaya uyum sağladılar mı bilemiyorum, çünkü görüşme imkanımız yok.

 

Etiketler :

Geçmişimi yok ediyorum!

 

“Geçmişimi yok ediyorum!” diye mırıldandı. Geçmiş, şimdi bir ateşin içindeydi.

 

“Geçmişimi yok ediyorum!” dedi, yazmış olduğu tüm sayfaları ateşe attı.

 

“Geçmişimi yok ediyorum!” diye düşündü, geçmişte giymiş olduğu tüm kıyafetleri ateşin içine boca etmişti. Ateş alevlerini kıstı, dumanlar çıkardı. Dumanın içinde kalmıştı. Nefes alıyordu, sessizce bakıyordu. “Geçmişimi yok ediyorum!” diye mırıldandı.

 

Biraz önce attığı kıyafetleri de ateş almıştı, sırada atacakları vardı. O güne gözü gibi baktığı eşyalarını tek tek atıyordu. Geçmişini yok etmek sadece eşyalarından kurtulmak olmadığını biliyordu, en büyük sorun anılarından nasıl kurtulacaktı. Anılarını çağrıştıracak her şeyini atıyordu ateşe, “geçmişimi yok ediyorum!” diye mırıldanarak. Mırıldanma bir süre sonra sesli olmaya dönmüştü, ateşler gökyüzüne doğru yükseldikçe sesi yükseliyor, çığlık atmaya başlamıştı. Bir trans haline girmişti sanki, ateş gökyüzüne çıkarken.

 

Geçmiş, geleneklerden geleceğe uzanan bir süreç gibidir. Gelecek yeni bir sayfa üzerine açılmasını hayal etmişti. ‘Geçmişimi yok ediyorum!’ diye çığlıklarını gökyüzüne bırakırken hiçbir şey düşünmüyordu, o an vardı ve o an ateşin dansının etkisi ile haykırıyordu. Ateş bir süre sonra azalmaya başlamıştı, azalıyordu. Kontrollü bir ateş olduğunun farkındaydı. Ateş etrafa yayılmamış, bir yerde yanmıştı. Geçmişten kurtulmak bile kontrollüydü. Geçmiş demek kontrollü yaşam demekti onun için.

 

‘Geçmişimden kurtuluyorum!’ derken yorgun düşmüştü, alev kora dönüşüyordu. Korlaşan alevin içinde geçmişi vardı ve artık yoktu!

 

Boşluğa düşmüş gibiydi, sonra üzerindeki elbiselere baktı, onlarda geçmişti ve her ne kadar yeni almış olursa olsun geçmişi sembolize ediyordu. Çıkardı, her çıkardığını kozun içine atmaya başladı. Geçmişimden kurtuluyorum diye çığlık attı, sesini bir tek kendisi duyuyordu. Belki başka duyanlar vardı ama o onun farkında değildi. Gökyüzüne bırakılan kelimeler seslerin eşliğinde dağılıyordu. Geçmişimi yok ediyorum dedi, son parçayı ateşe atarken. Çırılçaplıktı, yeni doğmuş bebek gibi hıçkırıklara bürünmüştü. Ellerini yüzüne götürdü, çömelmişti. Dizlerinin üzerinde ateşe doğru duruyordu, bir ürperti hissetti içinde ve ürpertinin etkisi ile olsa sesi çatallaşmış bir şekilde gökyüzüne doğru çıkıyordu, ‘geçmişimi yok ettim!’

 

Geçmişi doğduğu günden itibaren başlamıştı, kendi tercihi olmayan bir anneden ve babadan bir hastane ameliyathanesinde dünyaya gelmişti, kendi tercihi olmayan bir dili konuşmuş, o dil ile ağlamış, gülmüş ve paylaşmıştı. Dil demek paylaşım demekti. Tek başına yaşayan bir canlının dile ihtiyacı yoktu diye geçirdi içinden. İnsan bir arada yaşayan bir sosyal varlıktı ve dil sosyal yaşamı belirleyen en önemli araçtı. Dili ona seçme hakkı verilemeden verilmişti, dil bir çevrenin ortak iletişim aracı olduğunu, girdiği toplum içinde öğrenmişti. O toplumu belirleyen dil olduğu kadar, dili belirleyende yaşamın kendisi olduğunu yaşayarak öğrendi. Kim kimi etkiliyordu düşünmedi, olduğu gibi kabul etti ve yaşamaya devam etti. Düşünmeden içgüdüleri ile yaşıyordu, düşünmek toplum içinde hoş karşılanmıyordu, verilen görevi yerine getirmesi bekleniyordu, görev ne kadar aptal olursa olsun yerine getirilmeliydi, çünkü o toplum o görevlerin yerine getirilmesi ile canlı bir mekanizmaya dönmüştü. Görevler belirli kuralları içinde barındırır ve katıdır. Kurallar, kurallar!

 

Sevgisini bile kurallar içinde belirtiyordu, çünkü konuştuğu dilde bile kurallar vardı. Özne ve yüklem arada bağlaç kelimeler. Kurallar her şeyi belirliyordu, kural gereği adı vardı, kural gereği ilişkisi vardı, kural gereği evlilik cüzdanı vardı. Toplum kural koymuştu, kuralarla uymayanlara ceza veriyordu. Sevdiği kız ile birlikte otele gidip sonsuz sevişemez, kural vardı, evlilik cüzdanı olmadan kalamazdı, sevişemezdi. “Sevişme yeri olarak şehirlerde parklar kaldı!” dedi, parkta ancak ön sevişme yapabilirdi. Doyumsuz bir sevişme! Kurallar, kurallar! İşyerinde üstüne konuşurken kural gereği cümleler kurmakta, kurala uygun önünü iliklemekte. Kural gereği kapıya vurmaktaydı. Kurallar tüm yaşamı belirliyordu. Geçmiş kurallara uymakla geçmişti. Geçmiş kural demekti bir anlamda. Giydiği kıyafetler, oynadığı oyuncak, gittiği okul, bulduğu arkadaşlıklar hep kurallar aralığında ve düzeninde olmuştu. Kendisi seçtiği sandığı arkadaşlıklar, ilişkiler hepsi belirli kuralların eseriydi ve yaşam onu bir biçime sokmuştu. Bu toplumda yaşamak demek kurallara uymak anlamına gelirdi. Hangi topluma gidersen git kurallar belirliyordu. Kendi konuştuğu dilin dışında başka dillerin varlığını önce iletişim araçlarında tanık olmuştu, sonra yurt dışına gittiğinde fark etti. Gittiği toplumun kuralları, geldiği toplumun kurallarından çok farklıydı ve başka imgeler kullanılıyordu. Dil imgeler bütünü değil miydi? Her dilin kuralı vardı ve o kural öğreniliyordu. Doğuştan aktarılmıyordu, kural öğrenilen şey olduğunu öğrenmişti. Öğrendikleri ise unutulan şeyler olabilirdi.

 

Ateşi yakmak için ilk kibriti çaktığında bunları düşünüyordu. Kibritten çıkan kıvılcım kuralları yok edeceğine inandı. Küçük bir kıvılcım geçmişi yok edecekti. Geçmişi bir ocağın üstüne koydu ve yaktı. Yakarken bile kurallara dikkat etmişti, ateş çevreye yayılmaması için bir ocak üzerinde yakmıştı. Kurallar ile geçmişten kurtuluyordu, geçmiş kurallar demekti!

 

Çırılçıplaktı, elleri yüzüne kapalıydı, ateşin koru geçiyordu ve üşümeye başlamıştı. Geçmiş kül olmuştu. Kül rüzgar ile dağılıyordu inceden inceye. Toz zerreciklerinin bir bölümü üzerine yapışmıştı, duş almalıydı, duş almak için eve yöneldiğinde fark etti, ev kuraların bileşenlerinden oluşmuştu. Eve girdiği an geçmişi ile karşılaşacaktı.

 

Geçmişten kurtulmak o kadar kolay değildi! Geçmişten kurtulmak için hafızanın silinmesi gerek ve öğretilmiş kuralların hepten yok olması ile mümkündü. Böyle bir olasılık var mıydı dünyada?

 

Geçmişimi yok ediyorum diye başladığı kısa macerasını, geçmişimin bir bölümünü gerçekten yok etmişti, şimdi elinde ne fotoğraf, ne eski oyuncakları ne de kıyafetleri vardı. Fakat geçmiş kurallar olduğuna göre diye düşündü, kurallar var olduğu sürece geçmiş var olacaktı! O geçmişinden kurtulmuştu, gelecek geçmişine doğru adımını atarken!

Etiketler :

Aydınlığa doğru…

 

Evin içi darmadağınıktı, yılların birikimi olan kitaplar ve gazetelerden kestiğin yazılar yoktu. Bütün eşyalar olduğu yerden, başka yere atılmış, savrulmuş gibiydi. Ev yılların birikimi olan düzeninden farklı bir şekildeydi. Bu düzeni sağlayan gözler ile odaya baktı, sonra eli hiçbir şeye dokunmak istemedi. Bütün birikimleri alt üst olmuştu.

 

Karanlık odadan çıkalı henüz birkaç dakika olmuştu, elleri arkadan bağlı olarak gittiği binadan elleri boyalı dönmüştü. Sonra bir kağıda imza, fotoğraf ve bir aracın içinde yollara düşmüştü. Sokaklar her zamanki gibiydi ama değişen bir şey vardı. Değişimi fark etmeye çalıştı. Yanında oturanlar sessizce çevreye bakıyorlardı. Arabanın içini kaplayan dijital sesler ve ıslık gibi çalan parazit sesleri kaplamıştı. Yanında oturan elini başına koymuş yere eğilmesini sağlamıştı. Yolda giderken çevresine bakmayacaktı, sadece arabanın zeminine.

 

Yolda geçerken kulağına gelen sesler ile nereden geçtiğini tahmin etmece oyunu oynuyordu kafasında. Yol uzundu ya da ona öyle gelmişti.

 

Bir binaya girmek için arabadan indirildi, elleri arkada, iki kolunda da yabancı biri vardı. İlk defa görüyordu ya da ona öyle gelmişti.

 

Bir koridor. Koridora açılan kapılar. Kapıların önlerinde bekleyen birileri vardı. Sandalyeler vardı, doluydu hepsi. Elleri arkada olarak ayakta bekledi. Kapılar açılıyor, kapanıyor. Giren ve çıkanlar. Önünü ilikleyen erkekler dikkatini çekmişti. Elleri arkadaydı ve önünü ilikleyeceği ceketi yoktu. İlk defa ceketi lise yıllarında giymişti, sonra üniversitede kravat takma zorunluluğu geldiğinde giyidi, kravat hep boynunda idam ipliği gibi sallanırdı. Medeniyet dediğin idam ipliğiydi. Üzerinde ceket dahi olsa ilikleyecek durumda değildi, elleri arkasındaydı, karşısında görevini yapmanın huzuru içinde bıyık altından gülen birileri. İlk defa görüyordu ya da ona öyle gelmişti.

 

Zaman dağınıktı ya da kendisi dağınıktı. Toparlayamıyordu.

 

Kapılar açılıyor, kapanıyor. Her açılışta biri giriyor ya da çıkıyor. İçeriden kalın bir ses ‘gel’ diyordu. Her kapı açıldığında işaret parmağı ile kapıya vuruluyor sonra sese göre içeriye giriyorlardı. Kapılar açılıyor, kapanıyordu.

 

Kapılar her zaman aydınlığa açılmaz, onu yaşadığı birkaç saat öncesine kadar yaşayarak öğrenmişti.

 

Kapının önündeydi, boşalacak bir sandalyeye oturmayı umut ediyordu. Sendeleyeler sanki hiç boşalacak gibi değildi. Kapılar açılıyor, kapanıyor ama sandalyeler hep doluydu.

 

Kolundan tutup buraya getiren yüzüne dikkatlice bakıyor ve hala gülümsüyordu. Acaba gülümseme halinde donup mu kalmıştı, çünkü hiç ona bakmıyordu! Kapılar her açıldığında açılan tarafa doğru kafasını dönderiyordu. Bir kapı açılışında hareketlendi, kolundan tuttu ve içeriye doğru adım atmadan önce işaret parmağı ile kapıya tıkladı. Gel komutunu alır almaz, önde elerli arkasında olan ve arkasında o girdi.

 

İçerisi büyük bir odaydı. Odanın başında resmi kıyafetli biri vardı. Önünde dosyalar ve kağıtlar. Bir masa ve önünde iki koltuk. Koltukların arasında sehpa. Sehpanın üzeri boştu ve temizdi. Ayakta hazır olda bekliyordu, kolundan içeriye getiren adam.

 

Elleri artık arkada değildi, öne almıştı. Kolları demirlerden kurtulmuştu. Masanın başında oturan resmi kıyafetli adam yüzüne anlamlı anlamsız bir şekilde baktı ve kendi kendine bir şeyler söylenir gibi kağıda bakarak bir şeyler dedi. Sonra sessizlik. O an sonsuzluk gibiydi.

 

Ayakta duran ve şimdi elleri önde olan, aslında odaya ve adama bakmıyordu, pencereden dışarıya bakıyordu. Uzun zaman olmuştu aydınlığı görmeyeli. Karanlıkta yaşama gözleri alışmıştı, şimdi aydınlığa alışacaktı. Dışarıda sakinlik hakimdi.

 

Zaman yeniden sanki düzene giriyordu, dışarıda her şey eskisi gibi aydınlık içindeydi.

Masa başında oturan adam birkaç soru sordu, sonra tamam dedi, gidebilirsin. Yanında duran adam ile birlikte kapıdan çıktı ve koridorda bir başına kalmıştı. Yalnızdı ve yanında kimse yoktu. Elleri yanlarındaydı ve ne yapacağını bilemez haldeydi. Koridor şimdi daha boş gözüktü. Sandalyeler hepsi doluydu.

 

Koridor büyük bir evren olmuştu, kendisi orada yalnız bir karınca gibi nereye gideceğini bilemez haldeydi. İçgüdüyle merdivenlere doğru yürüdü. Biraz önce bu merdivenleri elleri arkada çıkmıştı.

 

Zaman koridorda sonsuzluğa dönüşmüştü, fırtınası insanı uzaklara götürecek gibiydi.

 

Dış kapıya doğru geldi, biraz önce yukarıdan baktığı alandı burası. Penceren görüldüğü kadar her şey normaldi, şimdi sonsuzdu. Karınca gibi içgüdüleri ile yuvasına giden yolu arıyordu.

 

Merdivenlerin başındaydı, aşağıya bakarken başının döndüğünü hissetti. Güneş mi onu sersemletmişti, yükseklik mi?

 

Aşağıya baktı, yalnızdı. Karanlığa girmeden öncede yalnızdı, karanlıkta da yalnız olmuştu. Şimdi aydınlıktaydı ve yine yalnız.

 

Yalnızlık zamanın sonsuzluğuna işaretti.

 

Yol kenarında bekleyen taksiye el etti, yürüyecek gibi değildi. Onun gelmesini bekledi. Cebinde para var mıydı?

 

Biraz önce evinin dağınıklığı ile karşılaşacaktı. Bütün birikimleri karanlık ile yok olmuş ya da darmadağın olmuştu. Zaman mı dağılmıştı, yoksa sen mi?

 

Zaman her şeyin ilacı dedi, dağınıklığın içinde uzanacak bir yer bulup uzandı. Gözlerini kapayamadı, ışık gözlerini yakıyordu. Perdeleri çekti ve odayı loş hale getirdi. Karanlıkta bakmaya alışmıştı, ışığa alışmak için loş ortamda durmak istedi ve uzandığı yerden dünü düşündü.

Etiketler :

On dakikada değişti her şey!

 

Şu anda yazmak doğru mu, on dakika önce yaşadığımı, bilmiyorum. Henüz on dakika olmuştu ve ellerim hala titriyordu.

 

Kadıköy’de yaza dönen bir gündü, tıpkı diğer günler gibi. Adalara giden gemilerin durduğu iskele biraz ötemde duruyordu. Sarı balon yönünde denizin başladığı iskelede duruyordum. Küçük yolcu gemilerinin iplerinin bağlandığı demir bir şeyin (baba) üzerinde oturuyordum. Sarıya boyanmış bu demir, iplerin sıkı tutması için biçim verilmişti. Her şey normaldi, diğer günler gibiydi.

 

Meydanda bir heykel var, heykelin arkasına doğru meydan açsız devam eder. Ağaçların etrafında insanlar vardı. Bir grup genç tulum sesi eşliğinde türküler söylüyor, horon oynuyorlardı. Onlara bakan bir grup insanda onlara dönmüştü. Ada vapuru iskeleye yanaşmış, her zamanki gibi yolcularını indiriyordu. Henüz ışıklar yanmamıştı, gün ufuk çizgisine doğru iniyordu. Eski İstanbul kızıl bir gökyüzünün altında, yansıması benim olduğum yöne doru denizden dalgalanarak geliyordu.

 

Martılar her zamanki gibi gelen gemin arkasından koşarak gelmişti, şimdi limanın çatısında dinleniyorlardı. Bir grup martı hala gökyüzünde dolanıyordu. Yorgun olanlar kendisini denizin üzerine bırakmıştı.  Gün sıcaktı, havada akşam meltemi kendini hissettiriyordu.

 

Şu an 10 dakika öncesini yazmak ne kadar doğru bilmiyorum. Çünkü yaşam on dakika öncesi durmuştu.

 

Kadıköy, akşam kalabalığını ve telaşını yaşıyordu. Gelenler gidenler, hareket eden araçlar, koşanlar ve sevgilileri ile gün batımını izlemek için sahilde dolananlar. Çiçek satanlar, birlerini bekleyen sabırsız insanlar. On dakika öncesi her zamanki gibiydi.

 

Müzik gelen yöne doğru bakmıştım, bir süre onları izledim ve kafamı denize doğru dönderdim, elimde tuttuğum kitabı okumak istiyordum. Deniz ve ben kızıl bir gökyüzünün altında romantik bir görüntüydü. On dakika önce her şey her zaman olabilecekler oluyordu. Yaşam henüz eskisi gibiydi ve değişmeyeceğini düşünüyordum.

 

On dakika öncesini yazmak ne kadar güç olduğunu şimdi anlıyordum.  Siz hiç on dakika öncesini yazdınız mı? Ben denemeye çalışıyorum.

 

Kitabın sayfaları içinde kelimelere bakarken, aklımdan neler geçiyordu? Okuduğumu anlıyor muydum? Okuyor muydum gerçekten, şimdi onu düşünecek gibi değilim. Her şey değişmişti, hiçbir şey on dakika öncesi gibi değildi.

 

On dakika önce kızıl denizin, gökyüzünde hiç bulut olamadığı halde kabardığını hissetmiştim. Vapurun hareket etmesi ile dalgaların yükseldiğini düşündüm. Bazı araçlar yüksek dalgalar oluşturur. İleride olan deniz otobüsü limanındakiler normal vapura göre daha fazla dalga yaratıyorlardı. Sanırım diye düşündüm, onların dalgası. Deniz kızıl bir ışık altında yükselirken, üşüdüğümü hissettim. İçim titremişti. Deniz kenarında bağlı olan kayıklar ve yolcu vapurları kıyıya vuruyor, dalga sesleri altında lastiğin betona değmesi gibi ses çıkarıyorlardı. Hırçın ve düzensiz bir sesti. Ses rahatsız ediciydi, kitaptan gözümü uzaklaştırdım, kelimelerden bir dünya kuruyordum. O dünya bu yaşadığım anın gerçekliği ile paramparça olmuştu.

 

Sesler çoğalmıştı, koşanlar, bağıranlar… Etrafıma baktım. Korkulu gözler sarmıştı etrafımı. Anlayamamıştım, ne oluyordu. Yer sallanıyordu, sanki biri oturduğunuz yerde sizi itekliyordu. Bir elek üzerinde oynayan buğday tanesi gibiydim. Yer ses çıkarıyordu, deniz sesler ile gökyüzünü kucaklıyordu. İçgüdüsel olarak en yakın ağaca koşmuştum, koşarken yer hareket halindeydi. Bulunduğum yerin altı denizdi. Deniz yukarıya doğru kaldırıyordu, çatırdıyordu. Ağaca yapışmıştım. Ağaca tek sarılan ben miydim, on dakika önce bu soru aklıma gelmezdi. Tanımadığım biri ile birbirimizi tutuyorduk. Bunu şimdi görüyordum.

 

On dakika önce başlamıştı, hareket Kadıköy’ü kucaklamış olduğunu şimdi görmüştüm. Biraz önce oturduğum yer yoktu, deniz sakindi. Gökyüzü kızıllığını koruyordu, güneş karşıdan ufuk çizgisinin altına doğru inmişti. On dakika önce yaşadığım yer yoktu. O güne kadar insanın yaratmış olduğu kaldırım ve iskele yoktu. Düzende yoktu, insanın bugüne kadar düzene sokmak istediği her şey bu doğa hareketi ile düzeni yok etmişti.

 

Her şey on dakika içinde olmuştu ve şimdi ben o an dakika öncesini yazmak için kendimi zorluyorum. Henüz şehre doğru dönüp bakmadım, ben bulunduğum noktayı ve yaşadığım anı yazıyorum.

 

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Bilindik sözü söyledim kendi kendime. Her olaydan sonra bu söz söylenir. Bir birikimin bize yansımasıdır.

 

Her şey on dakikada oldu, bende bu hikayeyi on dakikada kurgulamıştım!

 

Etiketler :

Kırlangıçlar

30/5/2008

Kırlangıçlar

 

Mayıs ayının son gününde ağustos sıcağı altında yaşıyorum. Elimde bir kitap, katbın içinde kırlangıçlar. Çocukluğuma götürüyorlar beni.

 

Çocukluğum değişik köylerde, kasabalarda geçti, bir yere ait olamadım. Tam oralı gibi konuşmaya başlayacağım, tayını çıkar babamın ve biz başka yerli oluruz. Her gittiğimiz yerde yabancıyız, ayrıcalıklıyız. Hep öteki oldum, bizden olamadım!

 

Kırlangıçlar köylerde en çok göreceğiniz kuşlardı eskiden, şimdi öyle midir bilemiyorum, çünkü şehirlerde kırlangıçlar yaşamaz, yaşayamazlar, çünkü kırlangıç önünde uçacağı sonsuz bir alan olmalı, konabileceği tepeler olmalıdır. Düz yerde kırlangıç uçamaz!

 

Çocukluk yaramazlıkları içinde kırlangıçları yakalardık, düz bir zemine koyar bakardık, onların uçak için kanatlarını çırpmalarına. Hiç kırlangıç öldürmedim, çünkü o kuşlar benim için kutsal bir yanı vardır. Evimizin düz tavanına gelir, orada yuva yaparlardı. Gökyüzünün hakimiydi onlar ben çocuk iken. Leylekler gelir, bacaların üzerlerine konarlardı. Sanki bacalar onlar için yapılmıştı. Kırlangıç yuvaları sıcaktır, dallar, samanlar ile oluşturulmuş bir yapısal özellik gösterir, öyle kolay kolay dağılmazlar. İçinde yavruları kanarlını çırpar, bağırır çağırırlar ama o yuvalar hep sağlam kalırdı. İçgüdüyle yapılmış yuvalar ne kadar sağlam olur. Kırlangıçlar bizim gibi ticareti bilmez, kendileri için yaparlar, o yüzden samanından ve ağacından çalıp eksik yapmazlardı. O yüzden sağlam ve dayanıklıydılar. Yavrular büyüdükçe yuvaya sığmaz, bazıları yere düşerdi. Düşeni kedi kapmadan önce biz kapar yuvasına koyardık. Yavrular olduğunda daha çok ilgilenirdik kırlangıçlar ile. Kedi ile mücadele ederdik.

 

Köy yaşantısı içinde musluk yoktu evlerde, sular kuyulardan ya da dışarıda akan köyün ortak kaynağından alınırdı. El ile taşınırdı su. İçmek için, yemek için, evin temizliği için. Toz kalkmasın diyerek evin kapısının önü su ile ıslatılırdı. Su yaşam demektir, bugünkü gibi satılan bir ticari araç değildi. Köylerde su için ne cinayetler işlenmiş, ne kadar çok kan davası ortaya çıkarmıştı. Şimdi kan davası olan o araziler hepsi boş, yaban otları istilası altındalar. Dereler şimdilerde daha az ur barındırır olmuş, hatta çoğu yok olmuştur bile. Mayıs ayında Ağustos sıcağı olunca dere mi dayanır?

 

Kırlangıçlar çocukluğumun masalları içinde hep var olmuştur. Her öykümün içinde, her resmimin içinde kırlangıç vardır. Kırlangıç yağmurudur hep çocukluğum. Belki Anadolu topraklarından onbeş yılında yaşanan büyük kırlangıç göçü ile ilgisi vardır. O yıl bu topraklardan kırlangıçlar toplu göç etmişler, daha sonra parça parça geri dönmüşler. Benin yaşadığım her köyde kırlangıç gördüm. Şehre taşınınca kırlangıcı göremez oldum. Şehir demek benim için guguk seslerinin hakim olduğu sabah demektir. Her yaz Ankara’ya giderdik, orada sabahları guguk sesleri ile uyanmayı o kadar çok severdim ki, o yüzden okulların tatil olmasını ve şehre gitmeyi dört gözle beklerdim, kırlangıçları arkama bırakarak.

 

Kırlangıçlar özgürdür, hiçbir kimsenin arkasından kanat çırpmaz, onlar kendilerini gökyüzüne bırakır ve rüzgar ile dans ederler. Onların dansını izlemek için kafanızı gökyüzüne çevirmeniz yeterlidir. Kırlangıç özgürlük demektir.

 

Kırlangıçlar acaba hala kırlarda görmek mümkün mü? Kırlarda yaşam sert olur, orada ayakta kalmak önemlidir ama en önemlisi yaşamda kalmaktır. Kırlangıçlar benim çocukluğumda hep gökyüzünde oldular.  Gökyüzü sonsuzluğu sembolize eder, kırlangıçlar ise sonsuzluğa uçanları.

 

Etiketler :

İşçinin adı yok!

 

Dünyanın her hangi bir yerinde çalışan bir işçi sabah erkenden kalkar ve işinin yolunu tutar. Henüz evde çocukları uyurken yola çıkar ki, akşama çocukları aç kalmasın bir sıcak yemek yiyesin diyedir bu kadar eziyete katlanması.

 

Herhangi bir yerde herhangi bir işçidir, isimi yoktur, o sadece işçi olarak anılır. Gittiği fabrika ne iş yapar pek düşünmez, o kendisine verilen görevi yerine getirmekle yükümlüdür. Fabrikada iş bulduğu için şanslıdır, gerçi şimdi işsizler ve yabancı işçiler yüzünden işini kaybetme korkusu vardır. Şanslıdır, bugün çalışmaktadır. İşsizlik bu kadar artmasaydı, 35 saat eylemlerine hala katılırdı, fakat işsizliğin artması ile birlikte sendika bırak 35 saat çalışma teklifini, 45 saat teklifine sıcak baktığını gördü, yeter ki fabrikası kapanmasın. Fabrika kapanmaması için işçi her türlü özveriyi gösterecekti, sendika başkanları kendi hakkını savunuyordu ve onlardan daha iyi mi bilecekti. Gerçi daha çok çalışıyor ama aynı maaşı alıyordu. Bu arada ülkede develasyon olmuş, enflasyon olmuş farkında değildi ama her gün çocukları için aldığı süt pahalanmıştı. Eskiden daha az paraya aldığı sütü şimdi daha pahalıya alıyordu. Eskiden daha rahat ay sonunu getiriyordu, şimdi daha çok zorlanıyordu, gerçi çocuklar durmadan yeni teknoloji ürünü aletler istiyordu. Cep telefonu senede bir değiştiriyordu, çünkü durmadan yeni fonksiyonlar geliyordu ve çocukları istiyordu, ne yapsın çocuk arkadaşı alınca ona almamak olmazdı. Babalarda düşünmezdi ya, alırdı çocuklarına, en iyi şartlarda yetişmesi için çocuğunun. Kendisinin yaşadığı zorluğu çocuğu yaşamasın istiyordu. Çocukların ihtiyacı bütçeyi zorluyordu.

 

Dünyanın her hangi bir yerinde savaş oluyormuş, onları hep televizyondan izliyordu, neden insanların birbirini boğazladığını anlamıyordu. Neyse ki, kendi ülkesinde veya oturduğu şehirde bu tip cinayetler işlenmiyordu. Savaşlar, doğal afetler hep televizyonların vazgeçilmez konularıydı. Deprem korkusu duyanlardan da haberi yoktu, onun için en önemli korku işsiz kalmak korkusuydu. İşsiz kalırsa ne yapacaktı, kendi alanında hemen iş bulabilir miydi, üstelik bu kadar işsizin olduğu bir ülkede. Yaşı da ilerlemişti, işverenler şimdi gençleri daha çok tercih ediyordu. İşten bir çıkarsa ömür boyu işsiz kalma tehlikesi yaşıyordu. Ne olursa olsun, ne gerekiyorsa bütün özverileri vererek işinde kalmalıydı. Fabrikası kapanmaması için tok karnına bile çalışmaya razıydı. Akşama çocukları sıcak aş bekliyordu. Sabah erkenden kalkıyor, ayakları onu iş yerine yatağa çekse de gitmek zorundaydı. İş daha da ağırlaşmıştı, iki kişinin yapacağı işi tek başına yapıyordu, işvereni için daha çok verimli olmak zorundaydı, yeter ki işini kaybetmesin. Bütün katlandığı zorluklar çocukları içindi. Eşi de çalışıyordu, şanslıydı. Eşi ve kendi geliri yatırım yapabilecek olanak tanıyordu. Bankaya borçlanarak bir ev almıştı. Evin taksitleri ve ihtiyaçlar ile iki maaş ancak karşılıyordu, en büyük gideri ise çocukların okul gideri alıyordu, okullarda da ihtiyaç hiç bitmez. Yeter ki çocuğu iyi eğitim alsın ve kendi konumundan daha yukarıda olsun. Okumak zorunda, işçi olmamak için. Her şey çocuklar için…

 

İşçinin adı yoktu, işçi olarak anılıyordu. Annesi ve babası ona bir isim takmışlardı ama unutmuştu yıllardır kullanmaya kullanmaya. Eşi de ona sevgilim, hayatım diye hitap ediyordu, o bile eşinin ismini anımsamıyordu. İsimin ne önemi vardı, önemli olan çocuklara götüreceği ekmek…

 

İşçi her sabah fabrikaya gider, orada bandın başında çalışır. Ne ürettiğini bilir ama ürettiği ürünün hangi parçasını ürettiğini bilmez. İş zordu, dikkat etmesi gereken işti. Her şeyi göze almıştı, hatta sağlığını bile önemsemiyordu, yeter ki çocuklarına sıcak ekmek ve borçlarını zamanında ödesin. Eğer ödeyemezse bu kadar gösterdiği özveri boşa gidecekti, onun tek bir amacı vardı, çocuklarının geleceği.

 

İşçi fabrika girişinde fabrikanın ismini okuyordu her gün. Silah üretimi yapan bir fabrikada çalışıyordu, bütün düşüncesi çocuklarıydı. Dünyada değişik yerlerde çatışma olduğunu haberlerde izlerdi ama kendi yaptığının oralarda kullanıp kullanılmadığını bilemezdi. O alın teri ile ekmeğini kazanıyordu, o işlenen cinayetlerden sorumlu değildi, o masumdu ve sadece ekmeğini kazanıyordu, çocuklarının geleceği için…

Etiketler :

Dersim’in oğlu…

 

Zeki Koşan anısına...

 

 

Denizin ortasında sallanan bir küçük kayıktaydı, gözlerinde bir boşluk vardı, ellinde ne tuttuğunu bilmeden alışkanlık gereği parmakları oynuyordu ama o görmüyordu sanki. Elleri ile tuttuğu olayı bir ileri geri hareketi yaptı ve bıraktı öylesine kendisini. Deniz dalgalıydı bugün, bir beşik gibi sallamaktaydı. Denizin ortasındaydı ve yan tarafından geçen büyük bir geminin bıraktığı dalga ile bir iniyor bir yükselen kayığın içinde sakin bir şekilde oturmaktaydı.

 

Denizin üstünde binlerce tonluk gemiler durmaktaydı, altında ise neler oluyordu? Akıntının en yoğun olduğu yerde sabit durulmaz, bir yandan bir yana su ile hareket edersin ama kayık sanki hareketsiz gibi olduğu yerde dalgalara karşı duruyordu. Elleri büyüktü ve balıkçı eline dönüşmüştü. Yıllar öncesi çocukluğunda bugünkü halini düşünemezdi bile. Doğduğu topraklarda su çok önemliydi, bir su için insanlar birbirini öldürmekten geri durmazdı. Su hayat demekti doğduğu yerde. Dağların arasında ağaçların gölgesi içinde yaşama merhaba demişti. Kışları sert geçen bir iklimi vardı, fakat dağlar insanın yaşayabileceği bir hava akımını da oluşturuyordu. Hem yaşamak için hem de gizlenmek için doğal bir sığınakta doğmuştu. Oranın insanı mertti, sözünün eri olarak tanınırdı, gözünü budaktan sakınmaz, kendisine geleni ne olursa olsun saklar vermezdi başkasının eline. Elindeki imkanları kıttı ama gelenlere her şeyi sunmak için yarışırlardı. Misafirperverdiler. Dost yürekliydiler. Dağların arasında korumalı bir ortamda özgürce ve doğa ile barışık yaşıyorlardı. Yaşam hep başladığı gibi gitmiyordu. Bir gün kendilerinin dışında bir gelişme ile yaşamlarının değişeceklerini hiç düşünemezdi. Bugün, denizin ortasında beşik gibi sallanan kayıkta olacağını düşünemediği gibi. Hayat sürprizler ile doluydu, fakat bu sürprizler hiç olumlu olmamıştı. 

 

Yaşamda kim önceden bilebilir ki, yıllar sonra nerede olacağını? Kimse bu sorunun yanıtı veremez, fakat zaman ilerledikçe yaşamda bir gün noktalanır. Hepimiz biliyoruz ki, bir gün yaşam noktalanacak ama nerede ve nasıl olduğunu bilmeden. Bazılarımızın hiç gölgesi dahi kalmayacak, kimimizin gölgesi kaldırımda kalacak, kimimizin sonu belki gaz odalarında sona erecek! Tıpkı ikinci dünya savaşı sırasında ve bittikten sonra toplama kamplarında gaz bekleyenler gibi, Hiroşima’da işine giderken gökten düşen atom bombasının etkisi ile gölgeye dönüşen bir emekçi gibi. Denizin ortasında sallanan kayık içinde sessizce oturmaya devam ediyordu. Kayık dalgaların etkisi ile ters dönse kendisini dalgalara teslim edecek gibi durmaktaydı, sakin ve tepkisiz olarak.

 

Dağların arasında bir gölgede doğduğunu söylemişti babası, ama tarihi ve günü hiç anımsamıyordu. Ne zaman doğduğunu hiçbir zaman öğrenememişti, doğmuştu, gelmişti dünyaya. Yaşamayı başarmıştı, ölen diğer kardeşlerinden şanslıydı. Anası kaç çocuğa hamile kaldığını bilmiyordu, o kadar çok kalmıştı hamile, onlardan hayatta dört kardeş kalmıştı. Dört kardeşten biriydi, fakat doğduğu zaman ne kadar bahtsız bir yaşam beklediğini bilemezdi. Bir ağacın gölgesinde dünyaya ilk sesini duyurmuştu, bu ses çevrede mutluluk seslerinin çıkmasına sebep olmuştu. Dağlar ve ağaçlar onun hiç vazgeçemediği hayat imgesi olmuştu. Ülke savaşlardan hiç kurtulmadığını bilemezdi doğduğunda, onun doğduğu yerlerde devlet demek, gelip erkek çocuklarını askere almak olarak algılandığını bilemezdi. Erkek doğmak aile için her ne kadar mutluluk ise aynı zamanda ayrılık olduğunu düşünemezdi. Gidenin bir daha nasıl döneceğini ya da dönüp dönmeyeceğini kimse söyleyemezdi. Ülke büyük bir kıtlık yaşıyordu, dağların arasında diğerlerine göre görecelide olsa mutlu bir hayatları vardı.

 

Kendilerinin anladığı dilin tüm dünyanın konuştuğunu düşünüyordu, çünkü dünya yaşadığı alan kadardı. Dışarıya gidip gelende yoktu o seneler içinde. Ama dışarıdan hiç tanımadığı tek tip kıyafet giymiş insanlar gelir, erkek çocuklarını toplar giderlerdi. O gelenlerin konuştuğu dil farklıydı, fakat o dili duyabileceği kadar dahi yaklaştırmazdı ailesi. Onlar geldin mi, çocuklar saklanırdı. Dağlar arasında yaşam hayvanlarla birlikte yaşamak demekti. Danalar, kuzular, tavuklar ve köpekler yaşamın birer parçasıydı. Ekilecek yerler fazla olmadığı için hayvanlar ayrılmaz bir bütün olmuştu. Yazın yükseklere çıkılır, orada hayvanların taze otlardan faydalanması sağlanırdı. Kışın ise aşağılara inilir, daha korunaklı alanlarda birbirine yakın evlerde oturulurdu. Bu her gidiş gelişler bahar ve sonbahar aylarında tekrarlanırdı. Kar yağdı mı, insan boyunu aşardı, beyaz örtü içinde yok olurdu koskoca ahali. Birbirine yakın olanlar seslerini ulaştırırlar ve karlardan bir yol açarlardı. Damlar göçmesin diye her kar yağışı sonrası damlardaki kar kürenirdi. Bir birini tekrar eden yaşam gibi gelirdi. Bu yaşamı bozan hastalık ve ölümlerdi. Onun dışında bir arada ortak yaşarlardı. Hayat beklendiği gibi gitmiyor, çocuk gözü ile bakınca dünyaya ne güzeldir, hemen büyümek ister insan. Yoktan var ederdi oyuncakları çocuklar, şimdikiler gibi hazırları ile uğraşmazlardı, gerçi oyun oynayacak zamanı da olmamıştı.

 

Dağların arkasından sesler duyulurdu zaman zaman, otlak için iki aile birbirine girmiş ve çatışmalar diye laflar dolaşırdı. Büyük bir göçün yaşandığını duymuştu büyüklerinden. Eskiden başka dil konuşan ve farklı yaşayanlar varmış yaşadıkları kasabada. Kasabanın en iyi esnafı onlarmış, bir gün askerler gelmiş ve çoluk çocuk gözetmeden hepsini almış gitmiş. Ailelerin bir bölümü çocuklarını dağlara saklamış, komşularına emanet etmişler. Döner diye beklenmiş ama giden bir daha gelmemiş. Kasaba bir süre sonra çocuk nüfusu fazlalığı ile karşılaşmış, bir bölüm çocuk çete kurmuş, dağda yaşadığı söylenmiş, zaman içinde onlardan da haber alınmamış, o söylencelerde yok olup gitmiş, gidenlerin arkada bıraktıkları tozların yok olması gibi. Önce kendileri, sonra sesleri, en son olarak da çocuklarının ayak izleri yok oldu. Geriye yağmalanmış kiliseler ve evleri kalmışdı. Duyduğuna göre şimdi de o gidenlerin mezarları yağmalanıyormuş, altın buluruz umuduyla. O güzel insanlardan hiç anı dahi kalmamışdı, sadece duyumlar kalmış eskilerin anlattıkları. O güzel insanların geride bıraktıkları sadece gözyaşı kalmış.

 

Deniz hırçınlaşmıştı, dalgalar yükseliyor ve kayığın içine su taşıyordu. Elleri ile hala oltaya tutunmuş, dalgalara bakıyordu. Dengesini korumak için vücudunu dikleştirmiş, kayığın hareketine uygun olarak hareket ediyordu. Yüzünde hiçbir telaş izi yoktu. Dalgalar kayığın içine su taşırken o da ıslanmıştı. Gökyüzü aşağıya inmiş, kara uzaklarda kalmıştı. Yağmur yeryüzüne inmişti, gökyüzü ve yeryüzü su olmuştu. Mavi yerini gri renge bırakmıştı. Aniden başlayan bir fırtınaydı, her zamanda gözükmezdi, usta balıkçılar bu havaları bilir ve açılmazdı denize. Denizde bir kayık ve içinde ıslanmış halde biri vardı, elinde oltası ile birlikte. Balıkçı eli değildi, elleri daha çok ip tutan nasırlı eller gibiydi.

 

Dağların arasında çocukluğun heyecanı içinde büyümeyi beklerken, uzaktan gelen silah sesleri daha da yakınlaşmış, bir telaş ve koşturmacaya neden olmuştu. Aşiret büyükleri bir araya gelip, ahali ile görüş alışverişinde bulunuyorlardı. Elleri silah tutanların ellerine silah verilecekti de silah yoktu ortada. Çatışmada ele geçen silahlar verilecekti, silahı olmayana. Doğal bir koruma altında olan yaşadıkları yerler birer savunma siperlerine dönüşmüştü. Anlam veremiyordu bu gelişmelere. Sokaklarda yine oynuyorlardı ama bu sefer uzağa gitmeleri yasaktı. Yayla için hazırlık yapılmıyor, daha çok bulundukları ortamı değerlendirmeye çalışıyorlardı. Bir telaş ve belirsizlik vardı. Bu durum bütün insanlara bulaşmıştı, korku her tarafı kaplamıştı. Gökyüzü her zamanki gibiydi ama bu sefer mutluluk vermiyordu. Hemen büyümek istiyordu diğer kardeşleri ile birlikte. Bu kavgada isterde istemese de bir taraf olmuştu ve yerini almak istiyordu, çocukluk heyecanı ile. Onun için bir oyun gibiydi gelişmeler. Daha önceden Koçgiri’den sığınmacılar gelmişti. Oradaki katliamdan kurtulanlar sığınmıştı onların oraya. Gelenekler gereği sığınanlar düşmana teslim edilemezdi. O gelenlerde kendilerinin dilini konuşuyorlardı, bütün dünya onun konuştuğu dili konuşuyordu!

 

Deniz hırçınlaşmıştı, karaya doğru yol alması gerekli ama alacak bir durumda yoktu, telaş içinde çevresine baktı ve sadece su gördü, her yer tek bir renge bürünmüştü. Daha öncede yaşamıştı bu durumu, o yüzden belki daha sakindi, elleri ile tuttuğu oltayı kayığın tabanına yerleştirdi ve sonra motora el atmıştı. Deniz hırçınlığı bulaşmamıştı üzerine. Daha sakin ve kendine güvenir bir haldeydi.

 

Dağların arasında güvende hissetmiyorlardı, her an bir saldırı gelecek endişesi her yeri kaplamıştı. Dağların doruklarında nöbet tutulmaya başlanmış ve her gelen dikkatlice izleniyordu. O güne kadar dostça açılan eller, şimdi daha endişeli bir şekilde açılır olmuştu, güvensizlik hakimdi havaya, gökyüzünde her zamanki kuşlar dahi çekilmişti, ne kuş uçuyor ne kervan geçiyordu bu diyarda!

 

Deniz içinde tek başınaydı, havadaki martılarda yoktu artık.

 

Silah sesleri daha yakından duyulur olmuştu, gece gündüz sesler gelir olmuştu. Hayatında bir ilk ile karşılaşacaktı, gökyüzünde uçan bir şey. O ana kadar hiç görmemişti, ses geliyor önce, sonra kendisi, kuş gibi kanatlı olan ama büyük bir şey, adlandıramamıştı. Konuştuğu dilde karşılığı da yoktu, nasıl adlandırsınlar? Büyüklerine sormuştu ama kimse bilmiyordu. Askerden dönenler uçak gibi bir şey demişlerdi ama kendi dilerine uygun değildi kelime. Gökyüzünden bir süre sonra ölüm yağdırır olmuştu. Önce üzerlerinden uçan, biraz sonra dönmüş ölüm kusuyordu. Ne yapacaklarını şaşırmışlardı.

 

Deniz hırçınlığını üstüne almıştı, bütün bu hırçınlık içinde motor ile uğraşıyordu. Çalışmıyordu, sanki ölümü davet ediyor gibiydi. Dalgalara teslim olmuş bir haldeydi.

 

Yer, gök ölüm kokar olmuştu. Silahsız bir küçük grup üzerine yukarıdan ölüm yağıyordu. Yapabilecekleri bir şey de yoktu, o alınması imkansız olan doğal koruma alanı aşılıyordu. Sığınabilecekleri bir tek yer vardı, kayaların oyukları.

 

Denizde sığınılacak oyukta yoktur. Deniz üzerine iki olasılık hakimdir ya kurtulacak ya da ölecekti.

 

Direnebilecekleri ne cephaneleri vardı, nede olanakları, bir süre sonra gelen tek tip kıyafetli insanlar tarafından oturdukları kasabanın meydanında toplanmışlardı. Büyüklerinin anlattığı olayı tekrar yaşıyor gibiydiler. Tarih kendisini mi tekrarlıyordu?

 

Deniz üzerinde kaçıncı defa yaşıyordu bu durumu?

 

Meydanda toplananlar bir süre sonra tıpkı daha önce yaşananlar gibi sıraya dizilmiş ve ellerine bir kağıt tutuşturulmuştu. En yakın büyük yerleşim yerine doğru götürüldüklerini giderken görmüştü. Gittikleri yer ne kadar büyüktü? İlk defa kendi dili dışında başka bir dil olduğunu öğrenmişti. Anlamadığı şekilde konuşanlar. İşaretlerle bir şeyler anlatılıyor ama anlamakta zorlanıyordu. Aynı dili konuşmuyorlardı, aynı şekilde düşünmüyorlardı. Çok farklı iki dünya ilk defa bir araya geliyordu. Askere gidenler ve daha önceki büyük göçü görenler daha rahattılar davranışlarında ama en büyük korkuda onlardaydı. Korkudan dev gibi insanlar küçülmüştü. Sessizlik hakimdi. Nereye gidecekleri belli değildi, bir tren istasyonuna gidiyorlardı. Daha önce tutuklanan ve yaşayanlarda gelmişti. Aileler bir bütün olarak buluşmuştu o tren istasyonda ama vagonlara farklı farklı bindirilmişlerdi. Gidecekleri yerlerin isimleri yazılıydı. Ellerindeki kağıtlara göre onlar yaşadıkları bu topraklardan uzaklaştırılıyorlardı. Kimi batıya, kimi güneye, kimi kuzeye doğru yola çıkarılmıştılar, hiç biri doğuya gitmiyordu. O ana kadar hiç görmedikleri bilmedikleri dünyaya adım atıyorlardı.

 

Deniz içinde ve üstelik dalgaların arasında yön bulmak o kadar kolay olmasa gerek. Motoru çalıştırmayı başarmıştı, ama hangi yöne gidecekti?

 

Sürgün oldukları şehir Amasya’nın bir köyü olmuştu. O tarafa doğru yola çıkmışlardı, Amasya’nın ortasından akan yeşil çayı gördüklerinde Munzur suyunu düşündüler. Yeşildi, dağ vardı, fakat çoğunluk onların anlamadığı dili konuşuyordu. Asker gözetiminde yerleşecekleri yere gitmişlerdi. Bu ülke daha önce çok göçmen gördüklerinden yabancı olarak karşılamamışlardı, fakat yabani bir canlıya bakar gibi bakıyorlardı. Onlar gibi olmayan bu insanlar ile ilk temasları oluyordu. Asker dışında normal hayatta yaşayanları da görüyorlardı. Çok farklı duygular içindeydiler ve kendilerini orada terk edilmiş ve yalnız hissettiler.

 

Denizde terkedilmiş ve dünyadan soyutlanmış olarak hissetti.

 

Hisleri ile yola bakıyorlardı, yabancıydılar ve tanımadıkları şehirde ilk defa baş başa kalmışlardı. Bütün tanıdıkları bir yerlere gitmişti ama nereye gittiklerini bilmiyorlardı. Nasıl haberleşeceklerini bilmiyorlardı. Topraklarından uzaklaştırılmışlardı, o uzaklaşma kararı alanlar ne yaşadıklarını bilmiyordu. Uzun bir zaman dilimi içinde kendileri dışında hiç kimsede bilemedi ne yaşadıklarını.

 

31 Mayıs 2007, İstanbul

İsmail Cem Özkan

 

 

Etiketler :

ilkyazı

28/5/2006

Bugün ilkyazımı yazıyorum.
İlk defa yazın dünyasına adım atıyordum. Bir heyecan vardı üzerimde. Kahramanlarım beni bekliyorlardı. Onlara hayat vermek, onlarla söyleşi yapmak istiyordum. Aman tanrım ne büyük bir istek duyuyordum.
Atıyordum sonunda adımımı yazın dünyasına.
Kahramanlarım, bekleyin beni geliyorum!
...
“Bu yazar bozuntusu üzerimizden para kazanmaya çalışıyor!”
“ Yok, canım ünlü olmaya çalışıyor.”
“Aman, ne önemi var. Ha ünlü olmaya çalışıyor, ha para kazanmaya çalışıyor, her ikisi de aynı şey!”
”Bizleri sayfaların arasında yok etmeye çalışıyor, bunu hiç düşündün mü?”
”Nasıl yani?”
”Önce bize hayat veriyor”
”Zaten biz hayattayız! O veremez ki”
”Ondan bahsetmiyorum ben.”
”Ya neden?”
”Unutulmaktan!”
”...”
” Daha sonra okunmayan sayfaların arasında kurtlar tarafından yenmemizi bekleyeceğiz!”
”Bu bizim bir kaderimiz mi?”
”Asla!”
”Bütün öykü, roman kahramanları birleşin!”
”Durup dururken neden böyle bağırdın?”
”Hiç içimden geldi, öylesine...”
”Biliyor musun, diğer roman kahramanları ile görüşmek isterdim.”
”Ben de, fakat biliyorsun ki, bu imkânsız.”
”Benim ki de hayal canım!”
”Bizler bir hayal miyiz, eğer hayal isek, o zaman neden olmasın?!”
”Gerçekten neden olmasın?”
”Bir sorun var!”
”Nedir?”
”Diğer dillerde yazılan romanların kahramanları ile nasıl anlaşacağız?”
”O basit canım!”
”Nasıl?”
”Bizim yazıldığımız dile tercüme edilmiş olan kitapların kahramanları ile dostluk kurarız. Böylelikle tercümana ihtiyaç duymayız.”
”Ne büyük bir çözüm!”
”Her öyküde bir kahraman vardır. Her kahraman doğru ve güzel şeyler yapar.”
”Bunları ben de biliyorum. Ne var bunda?”
”Bu öykünün kahramanı ben olduğuma göre...”
”Eeee !”
”Büyük çözümleri ben bulurum!”
”Biraz yavaş ol!”
”Neden?”
”Neden olacak, nereden biliyoruz senin kahraman olduğunu.”
”Şu ana kadar olan konuşmalarımızdan çıkaramadınız mı?!”
”Şimdi sizli bizli mi olduk?”
”Hemen alınma canım, bir siz dedik diye.”
”Nasıl alınmam! Kaç dakikalık yaşantımızda dahi araya mesafe koyuyoruz. Paylaşamadığımız ne var, anlayamıyorum.”
”Anlaşılmayacak bir şey yok aslında. Hayat insanlara bazı roller vermiş ve biz onları yaşamak zorundayız. İnsanlar ne diyor ”alın yazısı” gibi bir şey...”
”Alın yazısı!”
”Alın yazısı...”
”Düşündün mü, bir yaratıcının olması ne kadar kötü!”
”Hayır, düşünmedim.”
”Aslında düşünmediğimiz o kadar çok şey var ki!”
”O kadarda düşündüklerimiz!”
”Kafamı karıştırma!”
”Ne oldu da bir anda sesini yükseltiyorsun?”
”Şurada kendi kendime düşünürken, araya olmadık şeyler söyleyerek karıştırıyorsun.”
”Öyle bir şey yaptığımı anımsamıyorum ama yaptıysam da özür dilerim!”
”İşin kolayına kaçıp hemen özür diliyorsun.”
”Ya ne yapmalıydım?”
”Önce haklı olabileceğini düşünmeliydin!”
”Bunun için kavga mı etmem gerekiyor?”
”Hayır, canım burada şunu demek istiyorum. Haklı dahi olsak, haklarımızdan ne kadar çabuk vazgeçebiliyoruz. Onu söylemek istemiştim.”
”Ne yapmaya çalışıyorsun anlayamadım?”
”Hiç!”
”Bu kadarcık mı, ”HİÇ!”, başka açıklama bile yapmıyorsun. Kısa ve öz!”
”Ne bekliyordun, felsefe yapmamamı mı?”
”Evet!”
”Heyecanlanma, onun için bir felsefi esere gitmeni öneririm. Örneğin ”Nietzsche Ağladığında” orada belki yanıt bulursun sorununa, eğer orada bulamadıysan Marx’a danışmanını öneririm.”
”Ama Marx öldü!”
”Biliyorsun ki, bizler ölmeyiz!.. ”
”Yaşasın Marx!”
”Hemen heyecanlanma!”
”Nasıl heyecanlanmam, Marx’ı göreceğim, ona sorular soracağım!”
”Ne büyük mutluluk sana, Soru sorabileceğin konuların var!”
”Seninde var!”
”Hayır! Soru sorabilmek için konu hakkında bilgin olması lazım. Benim yok!”
”Ama... Ama sen bana Marx’ı önerdin. Önerebildiğine göre seninde soruların var demektir. Yoksa bütün soruları çözdün mü?”
”Hayır, çözmedim. Tanrı da çözemedi.”
”Neler söylüyorsun sen? Çıldırmış olmalısın!”
”Hayır çıldırmadım!”
”Nasıl?”
” Nietzsche tanrıyı öldürdü! Ben öldürmedim.”
”Gerçeğin düşmanı yalanlar değil, inançlardır.”
”Yine bir yerlerden alıntı yaptın.”
”Eğer güzelse alıntı yaparım. O zaman uzun söze gerek kalmaz.”
”Her şeyi kestirmeden anlatmak!”
”Genelleştiriyorsun!”
”Bir sakıncası mı var?”
”Ayrıntıyı kaçırıyorsun, görüyorsun, bizim yazar bozuntusu da ayrıntıyı hep kaçırdığından başarılı olamıyor!”
”Bu cümlede sen genelleştirdin.”
”Alışkanlık işte...”
”Yozlaşıyoruz!”
”Yozlaşıyoruz. İlginç bir cümle. Nereden aklına geldi.”
”Satre’yi düşündüm bir an.”
”Satre. Şu Fransız yazar. Cezayir savaşı sırasında, Fransa’nın onurunu kurtaran adam mı?”
”Evet. Ne diyor biliyor musun? ‘Bizi yozlaştıran küstahlık değil, nefret değil; hayır, bizi, içinde tutulduğumuz yapay bilgisizlik yozlaştırıyor.’ Duymuş muydun bu cümleyi?”
”Hayır.”
”O zaman devamla şu cümleyi birlikte okuyalım.-”Kendimizin ” gerçeğini araştırma işine bizzat girişmeye yanaşmıyorsak, bunun nedeni korkudur. Gerçek yüzümüzü görme korkusu. İşte yalan ve bu yalanın özrü: evet, elimizde kanıt yok, demek ki hiç bir şeye inanamayız; oysa her şeye rağmen meseleyi iyi bildiğimiz için, bu kanıtları aramıyoruz. Yozlaşmamızı sağlayanların istediği neydi?-”
”İlginç bir pasaj”
”Sadece bu cümle mi?”
”Yazarımız bizi yozlaştırıyor mu, diye düşünüyorum. Çünkü bizim bağımsız düşünme yeteneğimizi elimizden alıyor. O kafasında nasıl tasarlamışsa öyle düşünüyoruz.”
”Sadece yazarımız mı, ya okuyucular. Onların da ne kadarı bizi okuduğu belli değil ama...”
”Haklısın!”
...
”Hey sizlere ne oluyor? Sizlere hayat veren benim. Bırakın düşünmeyi, rollerinizi oynayın. Yoksa başınıza neler gelir, biliyor musunuz?
Kitabı satıyorsunuz!
Bulunduğunuz yere ihanet ediyorsunuz!
Vatan hainleri!
-‘Ya bu cümleleri ben bir yerden duymuştum!’
Hainler!..
Şimdi ben öyküyü burada bitireyim de görün!..”
”...”
”...”
”...”


Not: Son bölüm yazarı tarafından çıkarılmıştır.
”sansür edilmiştir.”

İsmail cem özkan

Etiketler :

dalgıç

27/5/2006



"Ana, ben dalgıç olmak istiyorum!"

"Ana nerden çıktı bu?

Öğretmen olmayı, dohtor olmayı duydumda, dalgıç olamayı heç duymadım!"

...

"Oğlum haklını mı kaçırdın?..

Durduk yere, heç insan dalgıç olur mu?

Bizim buralarda, aha şuradan akan ırmaktan başka su yok, ona da dalgıç olamaya gerek yok, görüyon kaç yıldır burada bereket dahi yağmıyor, ondandır suyu eyecenem azaldı, şimdi kalgıyon dalgıç olacam deyiveriyorsun da, deyiveriyon da hadi deyelim he dedi buban, nerde olecan acep, buralarda dalabileceğin su bilem yok. Bizim buralardan denizci askerde olmaz ki, ona desek öğretse, ee n’olacak de bakham hele, kınalı gözlüm, evimin direği!"

...

"Gürüyon ya, bişey dedin, neler demedim?"

...

"Biliyon ya, yavrum, herşeyimizi kaybediyok, göç yolu gözüktü bizlere, bugüne kadar iyi kötü ata diyarında karnımızı doyurur, törelerimizle birlikte yaşardık, hani bilir misin, heç nerden bilecen o zamanlar sen henüz doğmamıştın, bense henüz taze kız. Askerler el koymuştu yönetime ya, hani buralar dağ taş asker olmuştu, köyde kim var kim yok herkes köyün meydanına toplamışlardı, hani bizler gülecek miyiz ağlayacakmıyız bilemeden o ayaz altında tutulmuştuk ya, hani o yıllarda buraya devletden birileri gelmişti de dağı taşı ölçmüşlerdi. Ha birede bağırıyorlardı, anam anlamaz ama derdi ki; "al şunlarıda zıkkımlansınlar da buraya bulaşmasınlar deyi, abimin eline bir şeyler verir gönderirdi... Neyse canını sıkmayım, o adamlar gittikten sonra bir süre ahali arasında konuşulurken duyardık buraları çok çok değerlenecek, bu dağlar taşlar para edecek deyi, bazılarımız sevinir, bazılarımız ama anlamını bimediğim bir şekilde üzülürlerdi, hatta biliyon ya, geçenlerde ölen halam bir de ağıt yakmıştı da, anlamamışdık, o günlerde ölen de yoktu!"

...

"Neyse, biz ne düşünmüşdük, halam bu yaşta kara sevdaya tutuldu da, açıklıyamıyor diye de kendi aramızda kıkırdamışdık... Dedim ya o günlerde yeni yetmeydim, kafam çalışmazdı!.."

...

"Nerden bilecen tabi, sen henüz yohktun! Buban da beni öğle süzerdi de, içim giderdi, nereye baksam onu görür, onu konuşur olmuşdum da kimse bilmezdi! Yeni bıyıkları terlemişti, şimdi ki gibi değil tabi, görüyon saçları apak oldu, kimse sormaz neden apak olur buranın insanın saçı deyi!"

...

"Dinliyon değil mi? Sanki burada değilmişsin gibi bahtın gibi geldi, neyse biliyon ya, o yıllar geçti, ama ne gelen oldu ne de giden... Geçti günler aylar... Düşüm olmuştu gerçek, sen dünyaya gelmiştin de onlar gelmemişti, hani dağlar taşlar para edecekti!. Köye candarma geliyor, muhtarı çağırıyor, sonra geri gidiyorlar... Önceleri tek tük sesler duyduk dağdan, önemsemedik önceleri, daha sonra o sesler yaklaştı, yaklaştı, yaklaştıkça gücünü artırdı. Gücünü artırdıkça candarma daha çok gelir oldu buralara, duyduk ki candarma dağda yatar, yatarda o gürültüler ne olur bilinmez, hani bir gün sabahın köründe köylüleri meydana topladılarda ne kadar erkek varsa dövdüler, ya o günden sonra buban eve geç gelmeye başladı, bazan yanımda zanederim, dönerim

Yoktur, derim kendi kendime yine suyoluna getti, acep ne oldu derim de, korkumdan soramam... Canderma onu dövdü ya, buban hepten sinirli oldu... Çatar oldu, daştan, gözden sakındığı helâlına ve biricik oğluna, sonra bilmem bir gün, üsteri başları toprak kokan, o gençler geldi... Sevecan konuşuyorlardı da, yorgundular gariplerim!.. Hemen evde ne var ne yok döktüm önlerine de yine de az göründü gözüme, verdik veriştirdik, içim kaynamıştı onlara, onlarda sana kaynamışlardı da ne gözel oynamıştın!"

...

"Ah o günler, belki hayatımızın en güzel günüydü!"

...

"Bir süre sonra köyümüze candarma yerine bunlar geliyor, meydan da bu sefer dayak için deyil bu gençleri dinlemek için toplanıyorduk... Bu arada köyden de bazı gençler katılmıştı bunalara, geceler onların olmuştu, gerçi köyde kalmıyorlardı, yoktu ayrıcak gayrıcak!"

...

"Anam katık hazırlardı, eskiden olduğu gibi, ama abimle göndermez kendi verirdi, dualarını da eksik etmezdi, yüzü güler olmuştu, gelen de anamın dilinden konuşur, geçmişten, kahramanlardan sözederlermiş..."

...

"Ne kahramanlarımız varmışta, bizim haberimiz yokmuş!.. Biliyon mu anam da ne çok şey bilirmiş!"

...

"Dışardan gelene karşı her zaman ölçülü olan anam, bunlarla sanki kırkyıllık arkadaşlarıymış gibi samimi olmuştu, bi ara kıskandım da! Anam bana bile böyle sevecan yaklaşmamıştı!"

...

"Ne de kıskançlık ama, bubana bile surat yaptım, yeter dedim, yok işte elimizde ne var ne yok verdik, benim de bi oğlum var dedim de, gülmüştü buban, o güldükçe sinirlendim de, söyleyemedim!.. Yıllar sonra ben de ne kadar gülünç olduğumu anladım, ıskanacak adamları bulmuştum!"

...

"Şimdi sen nerden hatılıyacan, gelenlerin hepsi erkek değildi, yüzüne bakamadığın kadar güzel, ceylan gibi atik, güzel mi güzel, mem û zîn’ler di her biri..!"

"Gel de kıskanma! Bu durum da her güzellik gibi uzun sürmedi, tanrılar kıskandı bizim mutluluğumuzu, töbe tövbe ne diyom, haksız mıyım, susma söyle, bu mutluluğu kim görse kıskanırdı! Bu güzel insanlar geldikleri gibi sessiz bir şekilde gittiler, hala kulaklarımı kabartırım dağlara sesler geliyor mu diye. Onlar gitiler ama bir süre sonra Halil amcanın oğlunun naşı geldi, şehit olmuş, vermemişler önce onu amcama da, bayağı acı çekmiş adam, bi kaç günde sanki tüm ömrü bitmişte, zorla ayakta duruyordu!"

...

"Getirdiler köye, tüm köylü olarak kaldırdık... Cenaze ile birlikte bu sefer candarma ile özel tim denen gözleri ağızları kapalı insanlar da gelmişti, sanki biz onaları tanısak ne olacak, bizden değillerdi ya, yüzlerini gizliyorlardı, yüzsüz oldukları ortaya. Çıkmasın diye takmışlar dedik, kendi kendimize. Bir de ne görek, hani aşağı köy var ya, hani yıllardır, şu otlak yüzünden kavgalımız olan köylülerin erkekleri ellerinde koca koca silahlarla candarmanın yanında dikiliyorlar, nasıl desem, bütün tüylerim diken diken oldu, nasıl da olduk bilemem, baktık birbirimize, duyuyorduk ta inanmıyorduk, insan yaşadıkça neler görürümüş ah oğlum!"

...

"Biz buraları katıksız seviyoruz, iki çulsuz mu bizi korkutacaktı! Onları yıllardır tanıyorduk, ne kız aldık ne de kız verdik, yollarımız bile aynı yerden gitmezdi. Şimdi görüyon ya, para için birbirini satıyorlar!"

"Ana dedim ya ben dalgıç olacam, biliyon, buralar yakında su altında kalacak, ben buraları çok seviyom anam, dedemin mezarını her bayramda ziyaret ederim bilirsin, ben yaşadıkça da ziyaret etmek istiyom anam, bundan dolayı ben dalgıç olucam!"

 

2001 - Köln

ismail cem özkan

Etiketler :

Doğduğum günden beri bir yerlere gidiyorum. Yollar yürümekle tükenmez gereği, yollarda yürüyorum. Bazen uçak, otobüs, bisiklet gibi araçları kullansam da son zamanlarda trenden vazgeçer olmadım. Tren yolları boyunca gidiyorum.

 

Önceleri babam öğretmen olması nedeni ile gidiyorduk, şimdi ise zorunluluk gereği gidiyorum. Bir yerim dahi olmadı. Gemiler bile bir yere demir atar, ben de demir bile yok!

 

Türkiye’de yaşar iken, faşist darbeye kadar (12 Eylül 1980) okulumda, sokakta faşistlerle taşlaşır, bazen kuşlama atardım. Sabit değildim. Darbe sonrası durulacağımı sandılar, durulmadım, bu sefer de nerede deniz, göl kenarı ben oralarda, kış aylarında ise okulumdaydım.

 

Bu bir alın yazısı mı, gerçi inanmam. Fakat bana öyle geliyor! Bir kaç yıl dahi aynı noktada durmadım. Yurtdışına geldim. Gerçi gelişim gönüllü ya da gönülsüz, fakat zorunlu!

 

Geldiğim günden itibaren demiryolunu izlemeye başladım. İlk zamanlar dil kursu için seksen kilometre gidip geliyordum. Sonraları ise tramvay ile yoluma devam ettim. Simdi ise teleferikle evime gidebiliyorum.

 

Sanmayın dağda oturuyorum. Hayır değil! Dortmund üniversitesinin yurdunda kalıyorum. Düz bir arazi üzerine kurulmuş olan Dortmund Şehri’nin dışında yerleşke olarak planlanmış ve uygulanmış olan üniversiteydim. Üniversite iki kısımdan (Kuzey ve güney) oluşuyor. Ben güney kesiminde oturuyorum. Kuzey kısmındaki okula tabi ki teleferikle gidiyorum. Burada her şey yapay olarak yerleşmiş. Sonradan yapılmış. Bu yapaylık sadece doğaya yansımamış, insanlara da. Sevişirken dahi yapay sesler çıkarıyorlar!

Bu yapay dünyada ben de doğal olamıyorum.

Gitmeli buralardan!

Bu duyguyu daha öncede duymuştum içimde!

Gitmeli nereye?

Tanrı bana ”git” dedi, fakat yönünü belirtmedi!

Doğal bir yer kaldı mı, oralara gitmeli.

Orası neresi?

”O” ralarda savaş var, açlık var, sefalet var. Ya yaşam?!

Orada insanlar ölüyor, ya burada,

Televizyondan seyrediyoruz.

Sanki film seyreder gibi!

Ekrandan kan boşalıyor, hiç umursamıyoruz.

Ya savaşın olduğu ülkede,

"O” rada yaşayamayanlar!?!..

Buradayım,

Bir şeylerden kaçıyorum.

Biliyorum,

Yarım kalan bir şeyler var...



Not: Yukarıdaki yazı ben Dortmund’da okurken (1991) yazmıştım. Şimdi Köln’de   oturmaktayım. Hala demiryollarını izlemekteyim. Tren yolları boyunca gidiyorum.

 

ismail cem özkan

Etiketler :

Dost sıcaklığı ile uyandım bugün, içimde bir sevinç, anlatılabilir gibi değil. Küçük odamda, yatağımı dağınık bırakarak, yüzümü yıkamak üzere gittiğim lavabonun önünde durdum. Bir an, gözüm aynaya takılmıştı. Aynada kendimi göreceğimi sanıyordum. Fakat hiç tanımadığım insan karşımda duruyordu. Durup ona öylesine baktım, bir yerlerden tanıyor muydum diye.

O kadar çok düşünmeme rağmen tanıyamamıştım o yüzü. Aman tanrım çıldırıyor muyum? Kimdi bu insan? Bir varsanım olmalı diye düşündüm. İçimdeki o sevinç çoktan kaybolmuştu. Yerine, kararsızlığın ve boşluğun yaratmış olduğu, o anlamsız duygu belirmişti.

Küçük odamda sessizlik içinde kayboluyordum.

Odam duvarlarıyla yine baş başa kalmıştı. Sessizlik içinde musluğu açtım. Şimdi suyun sesi kaplamıştı odayı.

Belki rüya gördüm. Tekrar aynaya bakmaya cesaret edebilecek miydim? Bilemiyordum. Bilinmezlik içindeydim. Bakmak için cesaret, enerji toplamalıydım. Bir an durdum. Göz ucuyla da olsa, bakmak istiyordum. Ansızın baktım. Olamaz! O oradaydı. İşin ilginç tarafı, o da benim gibi bakıyordu! Önce şaşırdım, sonra merakla ona doğru bakmaya başladım. Kendimde bir cesaret görmüştüm. O cesaretle ona dik dik bakmaya başladım. O da bana dik dik bakıyordu. İçerdeki sessizliği musluktan akan su bozuyordu.

Duvarlarda izole bantla tutuşturulmuş afişler asılıydı. Öylesine serpiştirilmişti, bazen birbirlerinin üzerlerine biniyordu. Oda küçüktü. Duvarları beyaza boyanmış, tavanı ise inşaat sıvısıyla olduğu gibi duruyordu. Bu yüzden dört beş afiş odanın bütün duvarını kaplıyordu. Kitaplığın da ise ülkesinden getirmiş olduğu kitaplar bulunuyordu.

...

Bugün can sıkıcı bir hava vardı. Sanki hiç bir şey hareket etmiyordu. O küçük odasında hareketsiz kalmıştı. Sanki güneş odasının içerisine doğmuştu. Durmadan kendi kendine terliyordu. Bir dost aradı etrafında, gözleri duvara takılmıştı, duvarların içinde onu bir dost bekliyordu. Duvarlar, ülkesinde yatmış olduğu o hücreleri anımsatıyordu. Gözlerinin önünden gitmiyordu oralar. O günleri anımsamak istemese de, gözlerinin önünden silinmiyordu. Durmadan terliyordu... Duvara asmış olduğu afişler de susmuştu. Yerlerde tozlar uçuşuyordu. Tozların arasında soluk almaya alışmıştı. Fakat henüz buralara alışamamıştı. Kafasında tasarlamış olduğu birçok şeyi yapamamıştı henüz. Ülkesine göre burada özgür sayılabilirdi. Fakat burada insanlara çaktırmadan kontrol altına almışlardı. Yöneticiler onu öyle güzel ayarlamışlardı ki, insanlar bir çok şeyi zorunlu olarak yaptıklarını anlayamıyorlardı, yaşıyorlardı kendi kendilerince mutlu olarak!

Zayıf ince vücuduyla aynanın önünden ayrıldı. Dağınık yatağının üzerine tekrar yattı. Hiç kalkmamış gibi tekrar yatmak istedi. Sanki bunlar hiç yaşanmamış gibi... Yastığını başının üzerine çekmişti. Uyumak istiyordu. Biraz önce yaşamış olduğu durumu bir daha yaşamak istemiyordu. Vücudunu bir titreme kaplamıştı. Uyuyamıyordu da şimdi.

Radyoyu açtı. Sessizliği bozmak için.

...

Hiç anlamadığım bir dilden konuşma duydum. Sese doğru kulağımı biraz daha kabarttım. Kabartmasam da dahi yapacağım bir şey yoktu. Sonra sesleri seçmeye başlamıştım. Şimdi bir kadın konuşuyordu. Düzenli sesler çıkarıyordu. Bir süre onu anlamaya çalıştım. Anlamıyordum. Anlayamıyordum... Gözlerimi duvara çevirmiştim, bir şeyler arar gibiydim. Ne aradığımı kendim de bilmiyordum.

...

Boş boş anlamsız bir bakışı vardı. Radyo da şimdi, ince bir ezgiyle müzik çalıyordu. Sonra isteksizce yatağından kalktı. Gün çoktan başlamıştı. Bugün de güneşi aradı. Fakat yoktu.

...

Bugün de bulutların arkasında kalmıştı. Bugün de görememiştim, geçen günlerde ki gibi. Bugün de içimde bir sızı doğmuştu. Pencereyi araladım, temiz hava girsin diye.

Kahvaltı hazırlamak için odamdan dışarıya çıkmıştım. Koridor da boştu. Mutfaktan tıkırtılar geliyordu. O yöne doğru içimdeki sızıyla birlikte gittim.

Mutfak, dikdörtgen şeklinde, bir tarafı cam olan, bir bölümde ocak ve lavabodan oluşan bir yapıydı. Mutfak eşyalarını koymak için her kişi için küçük özel dolaplar vardı. Bu dolaplar, koridoru mutfaktan ayırıyordu. Diğer köşede ise, buzdolabı ve televizyon bulunuyordu. Ocaklara yakın uzun bir mutfak masası ve yan tarafında ise yemek masası bulunuyordu. Mutfakta, iki kişi aynı anda yemek yapacak kadar yer yoktu. Genelde -ki alışkanlık olduğu üzere- bulaşıklar yemekten çok sonraları yıkanıyordu. Bazen bir gün sonra, bazen haftaya da kalabiliyordu. Kirli olanlar bir yere yığılır. Sahibi gelince onları yıkardı. Bazen bu yığılmalar arasında bulaşıklar küf bağlıyabiliyordu. Bu durumda küf bağlayan tabaklar, tencereler ve bardaklar, diğer bulaşıkların yanından ayrılır, ayrı yere konulurdu. Bu görüntü, çoğu zaman insanda iştah bırakmazdı. Yemek zorunluluk gereği yenilir. Yendikten hemen sonra da oradan ayrılınır. Böylelikle diğer sakinlerde kendi yemeklerini yapıp yiyebilsinler diye...

Sanki ilk defa görüyordum. ”Aman tanrım bu ne pislik!"

Bir an irkildim. Yoksa sesli mi söylemiştim bunları.

Mutfakta her zaman olduğu gibi birisi vardı. Komşum arapdı. Komşum kendisine kahvaltılık hazırlarken gördüm. Hiç sevmediğim halde bu adamla konuşmak zorundaydım. Ne de olsa yüz yüze bakıyorduk! O da zevkine gelmemişti buralara... Onunda ne güçlükler yaşadığını bilemezdim. O da benim yaşadıklarımı bilemezdi. Aynı kaderi paylaşıyorduk, ama birbirimizden hoşlanmıyorduk. Belki benim geçmişten kalan ön yargılarım bu durumun oluşmasını sağlamıştı. Tarihin bize yüklemiş olduğu yargılardı belki. Aman her ne ise, hoşlanmıyordum işte! Üstelikte böyle bir günde onunla karşılaşmak! Çekilir gibi değil. İçerdeki yabancıdan sonra, burada ki yabancı! Üstelikte sevmediğim bir yabancı. Arapların yemek yapmasından nefret ediyorum, hele birde yiyişleri! Onlar yemek yaparken oda da dahi duramıyorum. Ne yapıyorlar da bu kadar koku çıkartıyorlar yemeklerinden. Bir de Koreliler. Onlar da yemek yaparken duramıyorum... Ama onlardan hoşlanıp hoşlanmadığımı bilmiyorum... Neyse sabah yaşadığım o garip durumdan sıyrılmak için, başka şeylerle uğraşmalıyım. Üstelik bu arapla bile konuşabilirim! Havadan sudan da olabilir.

”Günaydın”

"Selâmın Alay küm"

Pis herif (Üstelik bu kelimeden hoşlanmadığımı bildiği halde) illa kendi dilince cevap verecek! Bugüne kadar Türklerin Arapça bildiğini sanıyormuş. Beni tanıdıktan sonra, bizimde ayrı bir dilimiz olduğunu öğrenmiş. Tamam, ben bu arabı anlıyorum da, bizim dil kursu öğretmenini anlamıyorum. O bugüne kadar bizim Arap alfabesini kullandığımızı sanıyormuş. Baştabana Latin alfabesini öğretmeye kalkmıştı. Bu duruma çok şaşırmıştım. Biz de Latin alfabesi kullanıyorduk, üstelik yetmiş yıl. Bu almanlar bizi hala ‘Orient’ görüyorlar! Böyle şeyler düşünürken ne kadar da rahatlamıştım.

Aynada ki yabancıyı unutmuş gibiydim. Kimdi o yabancı?

Dünden kalan bulaşıklarımı yıkamaya başlamıştım. Arap ise kahvaltısını yapıyordu. Bu arada televizyonu açmış, sabah programına bakıyordu. Televizyonumuz dört kanalı vardı. Televizyonun üzerine konulmuş, nereden alındığı belli olmayan küçük bir antenle çekiyordu. Dört kanalın biri görüntüsü iyi iken, ötekilerini karlı seyrediliyordu. Sanki ben televizyon seyrediyormuşum gibi nelere dikkat ediyorum. Hepsi iyi çekse bana ne!

Hava da sıkıntı asılıydı sanki. Baktıkça içim kararıyordu. Şimdi bizim oralarda olmak vardı. Sıcaktan, güneşten saklanacak yer arardık. Ya burası. Sıcaktan ve güneşten değil, tersine havanın kapalı olmasından dışarıya çıkmak istemiyordum. Hala buralara da alışamamıştım. Buralar bana yabancı. Havası bile yabancı. Sıcak ilişki içinde olduğum dostlarımı ülkemde bırakmıştım. Ailemi, alışkanlıklarımı da...

Kahvaltımı bitirip hemen odama dönmek istiyordum. Ya o yabancı gitmedi ise?... Kahvaltımı ağırdan almaya başladım. Oyalanıyordum. Bugüne kadar seyretmediğim televizyona bakıyordum. Arap bu arada kahvaltısını bitirmiş, çoktan gitmişti!... Görgüsüz herif, giderken insan bir ”çüs” der.

Artık odaya gitmeli. Kitaplarını alıp dil kursuna gitmeliyim. Hala o oradaysa! Ne olursa olsun, gidip kitaplarımı almalıyım. Kursum başlamak üzere. Odaya bir hırsız gibi girip, kitaplarımı alıp hiç aynaya bakmadan çıkmıştım. Rahat bir şekilde kursa gidebilirdim. Kursum öğleden sonra üçe kadar sürüyordu. İyi bir kurstu. Öğretmenlerim de çok iyi idi. Her ulustan insan vardı kursta. Hepimizde Almanca öğreniyorduk. Yaşadığımız topluma iyi uyum sağlayabilmek için. Alışabilmemiz için!..

Bu kursu başarmak zorundayım. Çünkü oturumum bu kursa göre veriliyordu. Bu kursu başardıktan sonra, Almanca yeterlilik sınavını vermek zorundaydım. Yoksa üniversiteye kaydımı yaptıramıyordum. Yaptıramasam eğer yurt dışı edilecektim.

Bugünkü kurs bittikten sonra, şehre gezmeye gitmek istemiştim. O odaya girmek istemiyordum. Belki o oradadır!

...

Akşamüzeri şehirde dolaşıyordum. Dayanılmaz bir sıkıntı duyuyordum. Ne için gelmiştim buralara. Sürekli olarak kendi kendime soruyordum. Bulamamıştım yanıtını. Aslına bakarsan biliyordum yanıtını, fakat bilmemezlikten geliyordum. Henüz buralara uyum sağlayamamıştım. Yeteri kadar da dillerini öğrenememiştim. Boşlukta sallanan bir cisim gibi, bir o yana bir bu yana sallanıyordum. Burada boşa geçen yılları görmek istemiyordum. İsteyemezdim de, gerçeklerle karşılaşmak beni korkutuyordu. Ülkemde yaşamış olduğum korkulu saatlerin yerini, yurt dışı edilme korkusu sarmıştı. Ne yapmalı etmeli buralı olmalıydım. Olmalıydı da nasıl?

Sevdiklerimden uzak yaşıyordum, fakat yeni sevdiğim insanlar bulmuştum. Yeniden yaşama başlamıştım belki de. Yeni çevreme, yeni ilişkilere başladığımda başlangıçta korkmuştum. Belki de başaramam diye!

Bu korkumu yendiğim zaman başka korkular başlıyordu. Yaşam korkuların üzerine kurulmuş sanki!

Sonra bu düşüncelerin arasından sokağa yeniden dönmüştüm sanki. Sokakta tek tük insan vardı. Başımı öne eğerek yürümeye devam ettim. Hava yine bulutluydu. Burada havalar sanki hiç açmıyordu. Bu kadar yağmur yağmasına rağmen, sokaklarda su birikintisi dahi oluşmuyordu. Önceleri buna şaşırmıştım. Fakat zamanla alışmıştım. Normal geliyordu şimdi. Şu sıralar birçok şey normal geliyordu. Önceleri söylemediğim kelimeleri, sanki doğduğumdan beri söylüyormuşum gibi geliyor. Hatta bazı kelimelerin karşılığını dahi bilmiyordum. Sanki ana dilimde varmışım gibi davranıyordum.

...

Yağmur yağmaya başlamıştı. Gece arsız, durmadan vuruyordu suratıma. İnceden inceye yağan yağmurun altında yanlarımdan sular akmaktaydı. Ve bu anda yalnız başıma yanımdan akan zamana baktım. Yoktu gidenler, vardı gelmekte olanlar. Onlarda birazdan elimi yakan sıcakla yok olacaklardı. Zamanı elimde tutmak istiyordum, bırakmamak üzere. Onun içinde yeniden yaşantılar yaratabilirdim diye düşünüyorum.

Yarını düşünüyoruz durmadan, ya bugünü... Hiç düşündük mü bugünü! O halde hemen şimdi bugünü düşün ve yaşa... Durma, bugün bir daha gelmeyecek! Nasıl bir gelecek değil, nasıl bir gün yaşamalı. Nasıldı yaşadıklarım. Ya şimdi .?!

Islanmamak için bir yerlere girmem gerekiyordu. Gözüm o anda metroya ilişti. İyi bir sığınak diye düşündüm. Koşarak oraya gittim.

Şimdi yağmuru düşünmüyordum. Artık yeryüzünde kalmıştı. İlk geldiğim zamanlar, nasılda şaşırmıştım metroyu gördüğümde. Adamlar ne kadar çalışkan insanlar diye düşünmüştüm. Sonra buranın inşaatında çalışanları gördüğümde, anlamıştım. Benim gibi yabancılar çalışmıştı buralarda. Buraları yapan yabancılar olmasına rağmen, yabancıları yurt dışı etmek istiyorlardı. İlk zamanlar iyi olarak gördüğüm bu insanlardan hoşlanmamaya başlamıştım. Onlara karşı ön yargımı yenemiyordum. Hoşlanmıyordum...

Yaşam insanlara neler öğretiyor.

Metronun içinde bir tanıdığa rastlar mıyım, bilemiyorum. Umut ederim ki rastlarım. Henüz etrafta bir tanıdık yüz dahi yok. Bu düşüncelerin arasında kaybolup gidiyordum. İnsanların bir yerlere doğru koşturmasını bir süre seyrettim. Düşünüyordum. O anda vatanımda olduğumun farkında değildi kimse! Bir ara ora ve burayı karşılaştırmaya başlamıştım. Belki de bir iç tepkiydi ya da konuşmaydı. Bu durumun farkına vardığımda kendi kedime gülümsemiştim. Bu gülümsemem belki dışardanda fark edilmiştir! Bir telaşla etrafıma bakındım. Suçüstü yakalanmış gibi yerimde duramıyordum. Artık buraları terk etmek istedim.

”Beni yalnızlığım geçirmeye gelsin.” diye mırıldandığımı hissettim. Yalnızdım. Ve dünyada sıradan biriydim. Bu sıradan duygular içinde metrodan dışarı çıkmıştım.

Yeniden sokaktaydım. Yağmur durmuştu bu arada. Sokakta çalgı çalanlara baktım bir süre.

Buralar bana göre değil, bunu sürekli duyumsuyordum. Fakat zorunluydum, burada kalmak için. Zorunlu olmak. Bu durum canımı sıkıyordu. Zorunlu olmak, her şeye zorunlu olmak... Kendi isteğimle yaptığım hiç bir şey yoktu... Nefret ettiğim bir şey di. Vatanında bu zorunlu şeyleri yapmadığı için ve onlar gibi düşünmediği için ayrılmak zorunda kalmıştım.

Yıllar önce karşı çıktığım yaşama nasıl uyum sağladığımı gördükçe şaşıyorum. Eski arkadaşlarımı buradaki yeni yaşamları içinde gördükçe ‘olamaz!’ diye bağıransım geliyor. Bu arkadaşlar para için yapmayacakları hiç bir şey yoktu! Hatta eski arkadaşlıkları ve ilişkileri kullanmaktan dahi çekinmiyorlardı. Bunların sayısı da pekte az değildi. Ne aşağılık yaratıklar bunlar! Bunlarla bir ara bir arada olabilmiştim. Hatta onlara yoldaş gözüyle dahi bakmıştım. Onları görmek istemiyordum. Burada bir kaç arkadaşım olmuştu, yürekleri sevda yüklü olan, umut dolu olan insanlarla tanışmıştım. Bunların sayısı da bir kaç kişiyi de geçmezdi.

Çoğu zaman yalnız dolaşmayı seviyordum. Böylelikle kendimle baş başa kalabiliyordum.

Yaşam zorunluluklardan oluşmasa belki, yaşamın bir anlamı olabilirdi.

Hava iyice kararmıştı. Artık eve dönme zamanı.

Bir sürgün akşamı daha başlamıştı.

Ya o aynadaki, hala orada mı acaba?

Orada mısın?

İsmail Cem Özkan

Bochum, 1990

Etiketler :

Sanki dün on yıl öncesi gibiydi, bugün gelecek on yılı temsil ediyordu!

Her şeyin karışması gibi iç içe geçtiği bir zaman diliminden geçmekteyim!

Dergi çıkarıyordum yarın, onun hazırlıklarını on yıl önce yapmıştım. Bu hazırlıkları bugün bitirdim. Bu akşam uyuyabilir miyim bilemiyorum, her yerim titriyor. Yemek de yiyemedim, aç mıyım, tok muyum bilemiyorum, zaten aklıma da gelmemişti! Bugünden o günlere bakınca aynı heyecanı duyuyorum, o saf inanılmaz enerjiyi... Yoldaşlarımla yola çıkıyordum, bilemiyordum yaşantımı kökten değiştireceğimi, fakat yola çıkıyordum.

İlk defa karşılaşıyordum hayatımın kadını olacak kişinin o kurnaz bakışları ile... Biraz küçümser bakıyordu, babasının kızı, anasına yine de sormak gerek! Bizim bildiğimiz babası, gerçek babası mıydı? Ona sordum, babanın kızı mısın diye, çünkü babasını gelecek on yıl içinde tanıyacaktım, ona hiç benzemiyordu!

Hiç bilinmeyen, çok bilinenlerle uğraşmaktan yolunu yarısını tamamlamış benim gibi biri için, bu karmaşadan kurtulmak o kadar da kolay olmadığını geçmiş on yıl içinde anlamıştım, yaşamam için gelecek on yıla ihtiyacım vardı, fakat şehrin bu kaldırımları bana bu konuda şans tanıyacak mıydı? Karmaşa, kaldırımlara kadar inmiş, iğrenç ilişkiler içinde boğuşan insanlığın boynuna dolanmıştı, nefes alabilir miydim, yoksa dönüşmeli miydim, herr K. olmak ya da başka simgeler olmak... Dönüşmek, çağımızın hastalığı, bir hizaya gelmek, emirler karşısında boynumuzu büküp Murtaza’laşmak... Yoksa bilmediğimiz bir zaman dilimi içinde gri yaşamak, gerçekten yaşantımız hangi renkten oluşuyor?

Pencereden bakardık, televizyon henüz bulunmamışken. Odanın sessizliğinde birbirimize bakmadan dışarıdaki gelişmeleri yorumlardık, şimdi aynı işlemi televizyon ekranına yaparken görüyorum, on yıl sonra bilgisayar ekranına ve daha henüz görmediğim ekranlara bakarken yapacağız. Sadece ortak noktamız birbirimizin suratına bakmadan, orada olduğuna emin olarak anlatacağız, sokaktaki yaşantıyı !.. Bizim dışımızda ki yaşantıyı anlatırken, sanki kendi yaşantımız gibi bir haz duyacağız... Farkına varmadan ömrümüzden günlerin eksildiğini düşüneceğiz! Düşünecek miyiz ?...

Düşüncelerinde gri olduğu bir çağda yaşıyorum. Bütün geleneklerin ve birikimlerin teker teker paraya dönüşüldüğü geçen on yılda kendimizi kaybettiğimizi, gelecek on yılda anlayacaktık! Şu anda kimliklerimiz elimizden alınmış sorguyu bekleyen tutuklular gibiydik, ayakkabı bağcıklarımızı, kravatlarımızı sorguya girmeden önce ellerimizden almışlardı. Bunları teslim ederken dahi çevremize bakmamız yasaktı. Başımızdan aşağı bırakılan paltolarımızın altında sadece ayaklarımızı görüyorduk, başka bir alan kalmamıştı bakabileceğimiz. Henüz öğrenciydim, üniversitede kravat takma zorunluluğu olduğu zaman dilimini yaşıyordum. Ondan dolayı boynum da medeniyet yularını görmek beni şaşırtmadı. Sorgucu da, sorgudan önce bunlara el koyuyordu. Yoksa tek kişilik hücre de ölü bulunmam içten bile değildi! Karanlık insana her şeyi yaptırırdı. Karanlık güçlerin nefesini yanımda hissetmem içten bile değildi. Su vardı sokaklarda. Durmadan kaldırım kenarlarından akıyordu. Kaldırımda yürüyen herhangi birinin üzeri çamur olması için on yıl beklemesine gerek yoktu, o an olabilirdi, yandan geçen herhangi bir araç bunu rahatlıkla sağlayabilirdi. Kaldırımın yola en uzak yerinden yürür ise, en azından baştan aşağı çamur olmazdı! Yerlerde su vardı. Atıldığı hücrenin tabanı sular içindeydi, nerede duracağını bilemedi, nereye adımını atsa su vardı. Ayakkabısında bağcık da yoktu, çünkü onu dışarıda almışlardı. Bağcık deliklerinden ve ayakkabının ayağını tam kucaklamaması yüzünden su içeriye doğru akıyordu. Bu akışı engellemek için ayak parmaklarının üzerinde durmayı denedi, çabuk yorulmuştu, ayaklarının ucuna basarak duvara yaslandı, bir süre güç aldı, fakat ayakları yavaş yavaş tabanlarına doğru kaydı, su ayakkabının içine doğru akıyordu. Engellenemez bir üşütme gelmişti, su soğuktu. Ayakları yavaş yavaş alışıyordu, su içinde kalmaya, dışarıda başına attığı paltosu artık üzerindeydi, görebileceği insanlar yoktu çevresinde, karanlıkta, karanlığın soluğunu duyuyordu, bir de dışarıdan gelen sesleri, bağırtılar, haykırışlar, ama normal değildi! Bu sesler gelecek yıllarda da hiç kulağından eksik olmadı...

On yıl öncesini yaşıyordu, nasıl yurt dışına kaçtığını, orada yoldaşları ile buluşacağını sanırken, daha karmaşık ilişkilerin arasında bulmuştu, her kişi başka bakıyordu, yoksa çıldırmış mıydı dünya? Onların bakışlar bir makineyi anımsatıyordu, bunu anlaması için yılların geçmesini beklemesi gerekiyordu! Kulağında ki sesleri de yanın da getirmişti. Yurt dışında yaşadıkları, hücrede yaşadıklarından daha acı vericiydi, daha bir olgunlaşmış, davranışları ağırlaşmıştı, zaman zaman heyecanlanır, biraz sonra o heyecan yerini düşünceler bırakırdı. Ülkeden herhangi bir haber gelse, kulaklarını o yana dönderir, her bir kelimeyi ezberlercesine dinler, sonra hiç bir şey olmamacasına çalışmasına devam ederdi, çünkü o bu sırada bir iş bulmuştu kendine, kendi ayaklarının üzerine basması gerekiyordu, yoktu yanında yoldaşları, sadece makine bakışlı insanlar vardı çevresinde !...

Kapı gıcırdayarak açıldı, kapı demirden miydi, yoksa ağaçtan mı? Rengini göremediği için ne olduğunu tespit edememişti. Ne fark ederdi ki, ha demirden ha ağaçtan! Sonuçta onu orada alı koyan bir araçtı... Gıcırdayarak açıldı, yüzünü görmediği biri bağırdı, ”arkanı dön!”, dündü, fakat arkası neresiydi, burada zamanı kaybetmekle birlikte yönünü de kaybetmişti... arkası neredeydi?

On yıl sonra bunları düşündü. Yurt dışındaydı, burada da yönünü karıştırıyordu. Örneğin taksiye bindiğinde eliyle solu işaret ederken, sağa dönmesi gerektiğini söylüyordu. Taksi şoförü, yabancı olduğunu bildiği müşterisine bir bakar ve küçümser dille sola mı gitmek istediğini sorar, o utangaç bir tavırla yönü sadece eli ile gösterirdi...

Kapı açıldığında önce keskin bir hava girdi, boğazını yakmıştı, öksürmemek için kendini tuttu, küçülmeyecekti o insanlar karşısında. O zamana kadar boyunun ölçüsünü bilmiyordu, boyundan büyük işler mi yapmıştı ?.. Arkadan gelen biri gözlerinin üzerine bir şey bağladı, sanki kadınların taktığı sutyene benziyordu, onun biraz ufağı gibiydi, belki de çocukların sutyeniydi, orada kimlerin sorgulandığını bilmiyordu, çocukları bile sorguladıklarını duymuştu. Gözleri kadın memeleri gibi mi fırlamıştı da onu takıyorlardı yüzüne? Eli ile gözlerini yoklamak istedi, izin vermediler, hemen ellerini kollarını tutular, arkadan kıvırıverdiler, sanki kolu kopacak gibi ağrı vermişti, bağırmadı. Sesler şimdi yanındaydı, karanlığın seslerini duyuyordu, bağırtılar geliyordu her yerden, anlaşılması güç sesler... Sanki başka bir ülkeye gitmişti. Soğuk ağır ağır vücudunu sarıyordu, bilmediği bir titreme girmişti her yanına...

Düşündü on yıl öncesini, Moskova’daydı, ihtişamla karşılanıyordu, şimdi Sibirya’da ölümü bekleyen bir komunistdi, devrimin ilk yıllarında coşkuyla birbirlerini kucakladığı o günleri düşündü, o karanlık günler tekrar gelmeyecekti, yoktu artık, insanın insana kulluğu! Her kişi birinci sınıf vatandaştı, tarihe karıştırıyorlardı sınıfları... o coşkuyu düşündü, o gün bir birine kucaklaştı yoldaşı, şimdi kapıda onu bekliyordu, bir düşman gibi bakıyordu ona, en ufak bir hareketinde onu vurması elden bile değildi. O günleri konuşmak istemişti bir defa, fakat hemen onu azarlamıştı, bir hayın ile konuşamazdı, onun başına gelenlerin kendi başına geleceğinden korkuyordu belki! Bir daha konuşmadı onun ile sadece sevgi ile baktı. Ne anlatmışlardı hakkında ona... O yığınların toplandığı mahkeme salonunu düşündü, konuşturmamışlardı bile, savcı haklarında ki dosyayı okumuş, karar hemen açıklanmıştı... Şimdi buradaydı, yalnızdı hücresinde...

Anımsayabilecek miydi, on yıl sonra buraları... Şimdi Londra’da kansere yakalanmış bir komünist di, öldükten sonra küllerini İstanbul boğazından attırmayı düşünen, -ki on yıl sonra öyle yaptı, yoldaşları da oradaydı küllerini boğazdan savrulurken.- tabi ki siyasi poliste hala onu izliyordu, bu yaramaz adam hala etrafa kızıllığı bulaştırır mı diye, eee yaşadığımız çağ gri idi, kırmızı farklı bir renk ve iki rengin karışımından oluşuyordu, diğer renklere davet değil miydi ?.. Gençti İstanbul sokaklarında parti yayın organını dağıtıyordu, gizliydi her şey... Akşamları bizim radyoyu dinliyor, gurur duyuyordu Sovyetlerde ki gelişmelerden, ülke ile ilgili sorunlara duyarsız değildi, kalbi devrim için atıyordu. Yıllar sonra yurtdışına gittiğinde, daha bir coşkuyla sarılmıştı partiye, ilk defa Sovyet toprakları dışında partinin bir matbaasını kurmuştu, Londra artık onun evi olmuştu, yıllar sonra bir konudan dolayı yolları ayrılmıştı partiden, fakat o kendi yoldaşları ile bildiği yolda gitme cesaretini göstermişti. Ülkeye çıkardığı gazetenin küçültülmüş halini postalıyor, onlarla örgütlü ilişkiye devam etmişti. Şimdi boğaz sularında külleri özgürce yüzmekteydi...

O an bir on yıl öncesini düşündü, Fransa’da barikatlarda sarayın subaylarına kurşun artarken halini, barikat da canını veren yoldaşına bakarken ne hınçla dolmuştu... Giyotine giderken dahi başını dik tutmak zorunda olduğunu biliyordu, hınçla bakarken düşmana. Bir onur bırakmıştı, bilmiyordu o zamanlar tanımadığı topraklarda onun düşüncesinde olan başka bir yoldaşı aynı şekilde gitmişti darağacına...

Ankara olmalı idi, bir avukat yazmıştı anılarında, ama en iyi ben anlatabilirim, üniversitedeydim, Amerika askerlerine ”go home!” diye haykırmıştık, ülkemin güzelliği ve geleceği için kavga etmiştim... Sokaklardaydık, ellerimizde bayraklarımız, düşlerimizde geleceğimiz vardı... Yaptıklarımız ülke topraklarında bir destan olmuştu, bulunmadığım yerlerde dahi bulunmuşum gibi anlatıldı, bir gün siyah beyaz görüntüm yayınlandı televizyonlarda, polislerin arasındaydım, başım dik ve onurluydum, ben ne yaptıysam halkım ve vatanım için yapmıştım, anayasaya aykırı hiç bir şey yapmamıştım, bizler bu vatanın onurlarıydık... Şimdi darağacına giderken Fransa’da giyotine giderken duyduğum hisleri yeniden yaşamıştım...

Karanlık nefesleri yanımda hissediyordum, elimi hala bırakmamıştı, bağırmamı, yalvarmamı bekliyordu, benden ses gelmiyordu, durmadan büküyordu, bükerken de beni itekliyor, bir yerlere doğru sürüklüyordu. Kapılar açıldı, yüzümü bir sıcaklık sardı, sanki yanıyordum, biri içerden bağırdı, ”soyun!”, ne anlama geliyordu, soyunmak ?!.. Bizler zaten çıplak gelmiştik dünyaya, kutsal kitaplar da bunu doğruluyordu! ”anne bak kral çıplak!” diye bağıracak çocukta yoktu orada, o halde bizim soyunuk olup olmadığımızı nereden biliyordu da bağırıyordu... ”soyun!”... Soyunmak için kollarımı kımıldattım. Karanlık nefesli adam o an farkına vardı. Hala elim ellerindeydi ve bükülmüş haldeydi. Vücudumda ona uygun bir şekil taşımaktaydı. Ellerimi bıraktı. Soyunmaya başladım. Önce üstümü çıkardım.  O an aklıma geldi, ya külotum kirliyse, olmazdı ya, onu da çıkartmazlardı ya, ondan mı bilmiyorum yüzümün kızardığını hissettim. Sıcak durmadan her yanımı kuşatıyordu, sanki önümde beş yüz amperlik lamba yanıyordu, ya da bir kalorifer kazanının önündeydim, kaldığım yerde çok ıslandığımdan olsa gerek, üstümü kurutmak için çıkarıyordum, ayaklarım, suya alışmıştı, burada su da yoktu, kuruydu... Ayağımı da çıkardım ayakkabıdan, yer ne kadar kuru geldi, sanki betona basıyorum gibi geldi, daha soğuktu, fakat yüzüm yanıyordu, utancımdan mı kaynaklanıyordu, yoksa... Sınavlarda yaklaşmıştı, sınavlar zamanında kopyada çekemezdim, çekmeye kalkıştığımda yüzüm kızarır, ellerim titrerdi, gerçi sınavda değildim, ama yanıyordu işte! Üstümü çıkarmıştım, karanlıktan bir ses "altını da!" dedi, şimdi ne olacaktı, ya kilodum kirli ise, rezil olacaktım, karanlıkta ki bu adamlar karşısında! Önce olamaz der gibi vücudumu hareketlendirdim ki nereden geldiğini anlayamadığım bir sert cisme çarptım, ya da o bana çarptı... Tokat da olabilirdi, tekme de...

Bundan on yıl önce ilkokula yeni başladığımda öğretmen bir gün bütün öğrencileri hizaya getirip, ne tokatlamıştı... Neden tokat yediğini anımsamadı, fakat acısını sanki bugün gibi hissediyordu!

Pantolonunu da çıkardı, sadece bir kilodu kalmıştı, ”soyun!” dedi, karanlıktaki ses, somutlayamadı sesi, nasıl bir yüzü vardı, kendisine benziyor muydu, yoksa o hiç buralarda büyümemiş miydi, boyunun ölçüsünü de bilmiyordu!

Moskova’da kaldığı yıllar gözlerinde, şu anda Sibirya’da ki mezarının içinde, tarihin karanlık sayfalarına gömüldüğü yıllardaydı hala, beklemesi gereken bir on yılı vardı, proestrika gerekliydi, kendi haklılığını kanıtlayabilmek için! On yıl öncesi idi, sokaklar hala devrimin o ilk coşkusu altında devinim içindeydi, sokaklarda her rengi görebiliyordu, Tatarı, Türkmen’i, Ermeni’si, Gürcüsü, Kazağı, Çerkez, … Renk renk insanlar sokaklarda coşkuyu birlikte kutluyorlardı... Anarşistleri de saf dışı bıraktıktan sonra tek başına iktidardaydılar, mutluydu... Devrimin tüm coşkusu Moskova’yı kaplamıştı... Beyazları düşünecek zamanı yoktu. Bilseydi yıllar sonra, bu coşku kendi sonunu hazırlayacak... Devrim kendi evlatlarını yermiş, bunu duymuştu Fransız devriminden, ama aklının ucundan bile geçiremezdi, kendi yarattığı mahkemeler onu da yargılayacak, üstelik vatanına ve devrime karşı duyduğu sonsuz sevgiye rağmen yargılanmıştı, üstelik mahkemede devrim düşmanı ilan edilmişti, kimseler görmeden Sibirya’ya doğru sevk edilirken, yanında; Tatar, Çerkez’i, Türk... Yoldaşlarını da görüyordu, her birinin ağzında küçümser bir gülümseme, biraz da kırgınlık... biliyorlardı bundan yıllar sonra tüm haklılıkları kabul edilecekti! Yılları beklemek sanıldığından uzun sürdü!

Tokadın nereden geldiğini anlayamamıştı, soyulmuştu, ya da soyunmuştu... Ne önemi var, sonunda anadan doğma olmuştu, ışıkların altında, ya da kalorifer dairesinde sobanın karşısında... Karanlıktaki ses; ”konuş!” dedi, ne konuşacaktı bilmiyordu, sorularını bekliyordu, soru gelmedi...”konuş!” dedi karanlıktaki ses... Ne konuşacaktı, sordu ”ne konuşacağım?” diye, karanlıktaki ses aynı ses tonu ile, -sesinde bir ton var mıydı ?!..- ”Ne konuşacağını bilirsin!”...?!... O anda aklına geldi, okuduğu bölümü söyledi, öğrenci olduğunu vurguladı... Karanlıktaki ses aynı tonla, ”geç onları bizi aptal sanma, ne söyleyeceğini biliyorsun, yoksa oturturum şişeye o zaman bülbül olursun, konuş!”... Ne konuşacağını kafasında dönderiyor, biçiyor, fakat bulamıyordu... Bir de hakkında her şeyi biliyorlardı! Peki, neden soruyorlardı o zaman? ... Ne konuşacaktı? On yıl sonrasına gitti o an. On yıl sonrasından o ana baktı, ne kadar safmışım diye düşündü, o aptallar gerçekten hiç bir şey bilmiyorlardı hakkında, zaten yapmış olduğu fazla da bir şey yoktu, normal olarak o dönemde ne söylemesi gerekiyorsa söylemiş, üstelik yasal bir dergi de yazmış söylediklerini, o günlere de ne acılar çekmişti? Acıları sürekli yanında taşıdı yıllar boyunca... ”Konuş! Sen biliyorsun ne konuşacağını!” dedi karanlıktaki ses. bu ses on yıllar boyunca kulağından gitmeyecekti...”konuş!” diye haykırdı, sesin nereden geldiğini bilemedi, bu arada havada bir ıslık duydu, sonra kulağında bir patlama hissetti, yere yuvarlanmıştı...

Yerde yatıyordu, üzerinde yılların birikimi olan tozlar vardı, unutulmuştu, Sibirya’daydı hala, unutulmuş muydu, birileri tarih kitaplarını karıştıracak mıydı, meraklı biri çıkardı da kendilerinin kaybetmiş oldukları onurlarını en azından tarih kitaplarında da olsa yeniden verir miydi? Yer de yatmaktaydı...

Yer de çırılçıplak yatmaktaydı, ”kalk!” dedi karanlıktaki ses, ”madem dayanamıyorsun ne bulaşıyorsun ulan!” diye homurdandı... Homurtular hırıltılara doğru dönüşüyordu...

Hırıltılar gelmekteydi, yoksa araba mı geçmekteydi kapının önünden, Katolikler yeniden mi saldırmıştı mahallerine, yoksa ‘orangen’ yürüyüş zamanı mı gelmişti... Camdan dışarıya bakmak istedi, fakat karşıda sadece duvar vardı, on yıl önce her hırıltıda İngiliz gizli servisinin arabası kapıda durur, birilerini sorgulamak için alırdı, şimdi o zamanlar çoktan aşıldı, on yıl sonrasından bakmak istedi, belirsizdi her şey... Mezhep ayrılığı devam etmekteydi, ya Katolik bir kızı sevseydi, gönlünü ona kaptırsaydı, ne olurdu yaşamı? Düşünmek istemedi, olabilir miydi?

Düşünmek bile istemedi! Yerden doğrulurken bunların bir hayal olduğunu düşündü, gerçek olamazdı. Fakat ses gerçekti, ”konuş!” diye bağırdı. Konuşacaktı, konuşacaktı ama ne? Kafasının içinde tüm sorunları tarttı, politik düşüncesi hakkında ki düşünceleri biliyorlar mıydı, buradan başlarsa istemediği sonuca doğru gidebilirdi, daha başka şeyler konuşmalıydı. Ama başka ne olabilirdi? Dedi ki; - o an aklına ilk gelen şeyi söylüyordu.- ben alevi bir ailenin oğluyum, ondan dolayı belki burada bulunmaktayım, eğer soruyorsanız bunları... Karanlıktaki ses hiç istifini bozmadan ”ha şöyle yola gel pis Kızılbaş, biliyorsun burada Allah yok, izine çıktı, ondan dolayı senin Kızılbaş olup olmadığını değil ne halt yediğin konusunu konuşacağız! Hadi anlat neler yaptın? Yoksa başına ne gelecekleri biliyorsun. Hani Nokta dergisinde bir orospunun çocuğu işkence üzerine haber yapmıştı ya, okudun mu o sayıyı? Sustu... Cevap bekliyordu benden...

Cevap bekliyordum, aylardır dağlarda yaşamaktaydım, başkan ateşkes çağrısı yapmıştı, fakat bugüne kadar düşman sürekli saldırıyor, birçok ‘heval’ ölmüştü, ama biz burada beklemekteydik. Cevap bekliyorduk, saldıralım mı diye... Düşman saflarında bulunan yurtseverler bize haber göndermişti, silahsız bir bölük asker buradan geçecekti, iyi bir yanıt olur inancındaydık, üstelik başkan da bize üstü kapalı olarak koşullara uygun davranın dememiş miydi, o halde neyi bekliyorduk, dağlar bizden soruluyordu artık, o halde her şeyi yapabilir güçteydik, bu bekleme bizi güçsüzleştiriyor! On yıl sonra o anı düşündükçe, ne kadar cahil olduğumuzu görüyorum, haklı konumdan haksız konuma doğru geçmiştik, fakat savaş kirliydi, bizimde temiz kalmamız gerçekçi olmazdı... Kirlenmişti zaman, kirlenmişti her şey...

Cevap bekliyordu karanlıktaki adam okumuş muydum? Eğer okumadım dersem yalan söylemiş olurum, çünkü o dönemde insana önem veren herkes onu okumadan edememişti, okudum anlamında başımı salladım, bunun karşılığında pis pis güldüğünü his ettim, göremedim, göremezdim de...

Göremezdik tarihin bize neler getireceğini, saldırı kararı almıştı heval, bundan on yıl sonra o davadan dolayı yargılandı ve idam aldı, o şimdi beklemede, bizler hala on yıl sonrada olsa dağlardaydık, yaptığımız işin doğru olduğunu düşündük, sonra öyle bir saldırı başladı ki inanamadık, yer gök inledi, meğer bizim böyle davranmamızı bekliyormuş düşman, en çokta siyasi olarak saldırdı, bulunduğumuz sığınağın damlarından toprak sızıyordu, soğuktu dışarısı, fakat biz onu hissedecek durumda değildik, büyük bir zafer kazanmış ordular gibi hissediyorduk, on yıl sonra baktığımda sonumuzun başlangıcı gibi görüyorum, yanılabilirim de!..

Yanılmamıştı, okumuştum dergiyi, işkenceyi anlatıyordu, üstelik grafik eşliğinde, onu anımsattı, eğer konuşmazsam başıma neler geleceğini biliyordum, bir de şişeye oturtmaktan bahset di ki oradan kurtuluş olmazmış, şişe dolana kadar oturturlarmış. —ki o zaman insanın damarlarında dolaşacak kan kalmaz.-... Konuşacaktım da ne konuşacaktım, hiç aklıma gelmiyor, ne konuşacaktım, tanrım aklımda hiç bir olay da gelmiyor ki, illegal yapmış olayım... Arkadaş isimlerini zaten anımsamam, çünkü unutkanımdır, beni biraz tanıyan biri bilir ki bütün isimleri, ya karıştırırım ya da hocam diyerek işin içinden çıkarım, bu isim bilmemem yüzünden hiç bir arkadaşın arkasından konuşamazdım, çünkü onu tanımlayana kadar ne söyleyeceğimi unuturdum! Unutkanlık, tesadüfî olmasa gerek, hâkim güçler genellikle yakın tarihi ya unutturmaya çalışıyorlar ya da saptırarak verirler, bizim tarihimizde öyle...

Yıllar sonra anımsanmak ve onurumuzun yeniden iadesi bizim için önemli... Sibirya buzullarının altında sonsuzluğa uğurlandığımızı sanmıyorum!

Sanmıyorum bunlar bana arkadaşlarımı sormuyorlardır, ne halt yediğimi soruyorlar, ama ben hiç bir halt yemedim! Tanrım, bunlar benden ne istiyorlar! Bana, başıma ne gelecekleri anımsadıktan sonra, uslu uslu durup olanları anlatmam gerektiğini aynı ses tonu ile karanlıktaki adam belirtti... Sonra bir defter karıştırdıklarını duydum, sanki bir yerden bir şey okur gibi -ki okuması da ilkel bir okuma biçimi idi, heceleyerek ve nefesini içine çekerek okuyordu.- konuşuyordu... Bana hakım da bir dosya varmış izlenimi vermek istiyor gibiydiler, isimler saydılar aman tanrım gerçek isimler, benim arkadaşlarımın isimleri, ne arıyordu orada bu isimler, kız arkadaşımdan bahsediyordu, onunla ne halt yediğimi anlatıyordu, sonra öğrenci derneğinde neler konuştuğumu anlatıyordu da, yanlıştı tabi senaryoyu okuyorlardı, ya da yanlış bir bilgi vermişlerdi benim hakkımda, bir ara ben neymişim demek geldi, hepsi ayakları yere basmayan şeylerdi, bu bilgileri bana doğrultmaya çalışıyorlardı, onaylarsam bir şey değil üç beş senede içerden çıkarmışım, bunlarda bir maaş ikramiye alırlar ve olay kapanırmış...

Olay kapanmıyor on yıl sonrada olsa hala o 35 askerden bahsediyorlar, silahsızmış hepsi, adam sen de o 35 askeri neden silahsız ve güvenliksiz yola çıkarırsın, biliyorsun ki burada savaş var, sanki tek suçlu bizmişiz gibi her şey üzerimize kaldı!

Bunlar herzeyi üzerime atarak kendi yaptıklarını temize çıkarmaya çalışıyorlar, yok bilmem nereye bomba koymuşum... Yok, hayatımda bomba nedir bilmem, elime de almadım, bundan on yıl sonra askere gittiğimde dahi bombayı görmedim, silahı da elime almadım, çünkü bana onlar pek insancıl gelmiyor. İstesem de vermezlerdi, sakıncalıydım onlara göre...

İnsancıl değil Katolik Protestan ayırımı, yüzyılın bu çağında bile hala mezhep ayrımı, dışarıdaki gürültüyü merak etmeme rağmen çıkıp bakamıyorum, eskiden olsa bir gerilla gibi ön saflarda çatışırdım, fakat barış görüşmeleri yüzünden meydana çıkamıyoruz!

Çıkamıyordum işin içinden, ben neler yapmışım neler, tabi ki hepsini ret ettim, tekme tokat altında oradan hücrelerden birine doğru götürüldüm, hücre hala karanlıktı, yönümü bulamadığım gibi nefes alıp almadığımı bile hissedemiyordum!...

Hissetmiyordum, çölde mi kalmıştım... Bundan on yıl önce köyümüzden bir akşamüzeri koparılıp götürülmüştük. Yanımıza hiç bir şeyde alamamıştık. Soğuktu bir kış günü, Türk askerinin bizi arkamızdan iterek yola çıkardı. Ne göreyim, aşağı köydekiler, diğer yerden gelenlerle birlikte büyük bir kalabalık olmuşuz. Neyse dedik bu adamlar bizi burada öldürüp bir çukura atmayacaklar, böyle şeyler çok duymuştuk, birçoğunu öldürmüşler yok etmişler, bizler vatanına bağlı insanlardık, zanaatkârdık, bütün çevrenin işlerini biz yapardık, bir bina mı gerekli beni çağırırlardı, şurada gördüğün karakolu bile ben yapmıştım. Köyümüzde ki kilisemiz de, ne bir şehvetle ve el birliği ile yapmıştık, tam bir imece! Yoldaydık, tıpkı bize benzeyen insanlarla birlikteydik. Bazıları perişandı, donmak üzeriydiler, üstleri zayıftı, hemen elimizde olanları onlara verdik, toparlanmamıza da izin vermemişlerdi, Talat Paşa bir telgraf çekmiş, Enver’in kurduğu gizli istihbarat elemanları da bizi kışkırtmaya çalıştı, ama biz pek yüz vermedik, çünkü biz barışsever bir halktık, inancına bağlı insanlardık, inanan insan nasıl olur canavar? İkişer sıra olduk ve yürü komutu verdi başımızdaki bir astsubay, erler ellerindeki dipçiklerle de itekledi... Bunları Marsilya’da düşünüyorum da, ne bir girdaptan geçmişiz, tanrıya şükür hayat da kaldık, bizim bu halimizi anlatmalı... Durduk yere neden bizleri yurtdışına sürdüler?

Yurtdışındaydım sürgün gelmiştim, karışmadığım olaylardan sorumlu olarak aranıyordum, örgütlü de değildim, fakat ben bir örgüt üyesi olarak aranıyordum, kendi imkânlarımla kaçmıştım da, ne yapacaktım burada? Onların dediği örgütle de ilişkiye geçmek gerek ama ben onları tanımıyorum ki, ya içlerine almazlarsa, kaldım mı tek başıma bu koca dünyada! Para da yok ki, bu suçlamayı ortadan kaldırmak için para versek ve suçu ortadan kaldırsak. Pis pisine de cezaevinde yatmaktansa buraya gelmek daha doğru, gerçi zamanımızda herkes buraya gelmek için can atıyor ama ben pek istemedim! Hayatımı kurtardım!

Hayatımı kurtardım, bir de bana sorun, şu anda Fransa’dayım ve bu şehirde hep beraber yaşıyoruz, ülkemin toprakları üzerinde ailemi bıraktım, onlar bari orada mutlu uyusunlar, fakat o büyük göçte yolda başımıza gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi! Neler oldu neler oldu? Türk, Kürt köylerinin yanından geçerken bizi soymaya gelen, hakaret etmeye çalışan, güzel kızlarımızı, analarımızı kaçırıp ırzına geçmeye çalışan yaratıklar. Azıcık kalmış yemeğimize el koymaya çalışanlar, neler neler geldi bunları anlatırken dahi sinirlerim bozuluyor, görüyorsun değil mi ellerim nasıl titriyor, kusura bakma biraz nefes almam lazım, nefes alamıyorum gibi!

Nefes alamıyorum, hücrede yerde yatıyordum, o ilk konduğum yerde değildim, yer kuruydu, kapının üzerinden hava deliğinden biraz da ışık sızıyordu, yaşıyordum, ama nefes almakta zorlanıyordum, benzimi yakıyordu hava, dışarıdan sesler geliyordu, bağırtılar çağırtılar... Anlam veremediğim inlemeler duyuyordum, yoksa bu inlemeler benden mi geliyor?

Yoksa bu inlemeler benden mi geliyor... O günleri düşündüğümde elimde değil gözlerimden yaşlar geliyor, nasıl yaparlar bu kadar insanlık dışı şeyleri, onları yapanların tarih önünde yargılanmalarını istiyorum, bunlar unutulmamalı, bizler hala yaşıyoruz, yaşadığımız sürece de var olacak bu acılar! Yaşadığımız sürece de var olacak bu acılar, bu hücrede yaşadıklarımı bir gün mutlaka insanlara duyurmak gerek, yoksa acılardan arınamam... Günler kendimde olmadan geçti, onların bana kabul ettirmek için uğraştıklarını, kabul etmedim. Etmediğim sürece de acılarım arttı ve bir gün acı duymadım, artık her şey benim için normaldi her şey, alışmış mıydım buna? Ve zamanı unuttuğum bir anda serbest kalacağımı öğrendim! Bundan on yıl sonra o günü düşünüyorum da ne anlamsız geliyor şimdi, neden tutuklanmıştım, neden serbest kalıyordum?

Köln’de haldeki restoranda yemek yemekteydik, hepimiz bir masaya oturmuş o geçmiş günlerimizi konuşuyorduk... Moskova, Marsilya, Dublin, Ankara, Londra, İstanbul, Kürdistan dağlarını konuştuk. Çölü anlatırken hepimiz sarsılıyorduk, hücreyi anlatırken titriyorduk, bizler hiç de az değildik. Balkonda oturmuş bir ara aşağıda akan kalabalığa daldık, sessizce konuşuyorduk. Bir ara bir el omzumu sarstı, şaşkınlıkla geriye döndüm... ”bir şey arzu eder misin?” Çevreme baktım, yalnızdım... Sürgünlüğümü yaşıyordum burada. Etrafa baktım, aşağıdan yaşam akıyordu, geri döndüm, bana bir ‘kölsch’ verir misin dedim! Yalnızlığımla baş başa kalmıştım...

Ocak 2002 Köln

ismail cem özkan

Etiketler :

Firar Zamanı

21/5/2006

Savaş Yurttaş’a...

Kavgamın şehrine son kez bakmadan önceydi. Sokaklar donmuştu, içinde bizler zar zor yürümeye çalışıyorduk. Sokağa çıkma yasağı yeni yeni son bulmuştu. İnsanlar akşamları tek tek evlerinden alınıp, bilinmeze doğru giderken, ben hala sokakları düşünüyordum.

Samsun yolunda dostlarım halı içine sarılı bulunmuştu, tanınmaz halde olduğunu söylemişlerdi, gidemedim cenazelerine. Onları yumruklarımız havada kalbimizin derinlerine gönderemedim. Samsun yolu her geçişimde onları anımsatır.

Samsun yolu üzerindedir Mamak Askeri Cezaevi. Cezaevinin duvarlarında yankılanırken dostlarımın sesi, ben sokakları düşünüyordum.

Her birimiz kaçaktık, nelerden ve kimlerden kaçtığımızı bilmeden günlerimiz geçiyordu. Saklanıyordum, saklandığım yerde sokakları düşünüyordum...

Yakalananlar daha rahat diye düşünüyorum, çünkü her an yakalanma korkusu daha bir acı verici, ne yediğim belli ne de içtiğim. Her an birileri beni görüp ihbar edebilirdi, hep bu ihbar korkusu altında yaşıyordum. Eskiden de aranırdım, ihbar edilmekten ama hiç korkmazdım, çünkü güvenebileceğim dostlarım vardı. Güven karanlık günlerde en aradığım şeydi.

Ankara’nın sokaklarında nefes alacağım yer kalmamıştı sanki eskiden devrimci ateşiyle yanan şehir, postalların altında eziliyordu. Ezilmemek için durmadan çevreme bakıyordum, gidecek kahve dahi kalmamıştı, her yerde generallerin resimleri asılmıştı, yanlarına da Atatürk ve Türk bayrakları konmuştu. Bunlar olsa olsa korkunun simgeleri olabilirdi, diye düşünüyordum sokakları gezerken. Soğuk sokakları teslim aldığı günlerde, ellerim paltomun cebine sokmuş, atkıyı da sadece gözlerim görülebilecek şekilde sarmış halde yürüyordum. Hem dikkat çekmiyor, hem de kendimi bu şekilde güvende hissediyordum. Natoyolu’nda Abidinpaşa’ya doğru yürüyordum. Dikimevi’nden yukarıya doğru zor nefes alarak yürümeye çalışıyordum. O kadar kalın giyinmiş olamama rağmen soğuk içime işlemişti. Hemen bir yer bulup içimi ısıtmam gerekiyordu, yoksa donacaktım! Bu duygular altında çevreme bakıyordum. Yan taraf tamamen askeri binalardan oluşurken, yolun karşı tarafını Ankara Tıp Fakültesini kaplıyordu. Yoktu sığınabilecek bir yer.

Askerler o soğuk altında nöbetlerini tutuyorlardı. Sağa sola doğru hareket ederek ısınmaya çalışıyorlardı. Belki kendi kendilerine düşünüyorlardı, sokakta giden tek tük insanlara, kayan arabalara bakarken belki de kendilerince eğlence bulmuşlardı. Bense son bir gayretle bu yokuşu atlatmaya çalışıyordum. Yola baktım, geçen herhangi bir dolmuşu durdurup binmeyi düşündüm, fakat dolmuş yolcuları inmiş dolmuşu iteklediklerini görünce, hemen bu düşüncemden vazgeçtim, iyi ki bende dolmuşta değilmişim, çünkü o itekleyenler arasında ben de olacaktım. Bu durumda bırakıp kaçmak olmazdı ya!..

Ayaz içime kadar işlemişti, donmamak elde değildi. Güneşi düşünmek gerek, şu anda sahil kenarında güneşi içine sindirebilmek ne mutlu bir olay olurdu. Fakat tüm gerçekliliği ile soğuk içime işlemeye devam ediyordu. Ankara’da nefes alacak alan ne kadar azalmıştı bizim için, en azından geçmişin anısına bir arada olabileceğim arkadaşlar olmalıydı, hepimiz bir yerlere kaçmıştık, köyde annesi babası olanlar oralara gitmişti, durumlar netleşene kadar!

Yakalanmak da olsa okula gidip okulumu bitirmeliydim. Bu sömestri geçsin, o kadar önemli değildi, yeter ki yakalanmayayım.

Ankara eskiden ne kadar büyük gelirdi, şimdi ise sanki bir köy! Hesap veremeyeceğim hiç bir şey yoktu, bizler bu vatan için, güzel bir gelecek için kavga etmiştik. Korkum yakalanmaktan değil, orada göreceğim işkenceydi. Normal koşullarda yargılansam beraat ederdik, çünkü yasalara aykırı hiç bir şey yapmamıştık. Faşist saldırılara karşı direnmiş ve direnişi örgütlemiştik ki bu en doğal hakkımızdı. Yaşama hakkımızı korumuştuk. Şimdi ise dostlarım, yoldaşlarım işkence tezgâhlarında canlarını veriyorlardı, Samsun yolunda halıya, kilime sarılı ölü vücutları bulunuyordu. Her hallerinden işkence gördükleri vücutlarından belliymiş, gerçi ben onları hiç görmedim, ama duyuyordum. Sadece işkence altında mı insan hayatı tehlikede, cezaevinde de hayatın önemi yoktu, yayıncı Erdost cezaevinde öldürülmüştü... Duyuyorduk, işkence altında ölenleri... Ülke koskocaman cezaevi olmuştu, bense özgür bir mahkûm, kaçamıyorum da... Firar etmeli ama nasıl?

Yüksel Caddesi nefes alınabilecek bir ortam, Mülkiyeliler Birliği’ni sivil polisler doldurmuştur, oralara gidilmez. Ankara yeni bir sanat merkezi ile tanıştığını duymuştum. En iyisi oralara doğru gitmeli, Yüksel Caddesinin köşesinden yukarıya doğru ağaçların arasında yürümekten büyük bir zevk duyuyordum. Ne zaman buralardan yürüsem, içim bir başka olur, her an üzerine bir kuş pisliği gelebilir, ağaçlar kuşlardan geçilmez. Ankara’nın başka yerinde göremezsin bu kadar kuşu bir arada. Hepten yeraltına itilse de sol, burada nefes alır, en azından ben!

Yeni boyanmış bir bina, dışardan bakılınca burası bir Sanat Evi diyemezsin, ama güzel olmuş, demir bir kapıdan küçük bir bahçeye girip, binanın yan tarafından ön girişe hemen ulaşıyorsun. İçerde sinema salonları, tiyatro çalışmak için güzel bir ortam yaratılmış, küçük, güzel ve pahalı bir kahve... İnsana ilk etapta filmlerde gördüğüm amerikan cafe’lerini anımsatıyor. Çağ atlıyorduk, belki onun yansımasıdır! Benim gibi insanların nefes alıp verebileceği güzel bir ortam yaratılmış. Cafe’ye gidip oturdum. Bir çay istedim. Çevreme şöyle bir göz gezdirdikten sonra, tanıdık var mı diye daha bir dikkatli baktım. Bir kaç masa ilerimde Savaş Yurttaş oturmaktaydı. Onu televizyon dizilerinden tanıyordum. Şişmanlamış olarak gördüm. Biraz bana dayımı anımsatıyordu, sanki onu uzun bir zamandır tanıyordum. Çevreye biraz daha baktıktan sonra ona doğru gülümsedim, o da bana gülümsedi, bunun üzerine çayımı elime alarak onun yanına doğru gittim. Kısaca kendimi tanıttıktan sonra merhaba deyip konuşmaya başladık. Şimdi tiyatroların ne kadar zor koşullarda olduğunu, yılların tiyatrosu Ankara Sanat Tiyatrosu’nun dahi koşulları zorlayarak ayakta durduğunu anlatırken, ben kafamla durmadan onaylıyordum. Bu koşullarda emek en ucuz duruma düştüğünü, insanlarımızın okumadığını, eğlenceye gereğinden fazla para ayırırken, bu sanatı bir kenara attıkları anlatıyordu. Yıllardır kavga ortamında olmamdan dolayı olsa gerek bana anlattıkları çok yabancıydı, sadece kafamla onaylamam gerektiğini düşünüyordum. Gerçi Çağdaş Sahneyi biliyordum, orada arkadaşlarla toplanmış Yılmaz Güney filmini seyretmiştik, ülke cezaevi olmadan önce. Ülkenin en ileri kesimi bizler olmamız gerekirken, en geri kesimi olduğumuzu, Savaş Yurttaş ile konuşurken düşünüyordum.

Birçok şeyin farkında dahi değilmişiz! Suçlusu biz miydik? Kesinlikle hayır! Bu faşist saldırılar bu kadar azgınlaşmasaydı, bizler de tiyatroya gidebilirdik ya da bir konsere... Sanatçıları bizim organize ettiğimiz festivallerde görebiliyorduk, diğerlerini tanımıyorduk bile. Bir de evimizin içine giren siyah beyaz ekran sayesinde sanatçıları tanıyorduk. Akşamları Türk filmi yayınlandığında ne kadar gülünç olursa olsun oturup onu seyrediyorduk. Sadece iktidara geldiğimiz de herkese sanat vaat ediyorduk. Biz sanatı tanıyor muyduk, sadece konuşmalarda Brecht diyorduk ama ne kadar tanıyorduk?

Yanımıza bir kaç kişi daha gelmişti, ortak konuşuyorduk.

Nefes aldığımı düşünüyordum, yalnız olmadığımı gördüm...

Zayıf gördüğüm alanlarımı kapatabilmek için o gün okumaya karar verdim. Daha çok böyle ortamlarda bulunursam kendimi daha iyi hissedebileceğimi düşünüyordum. Bir süre sonra izin isteyip yanlarından ayrıldım. Sinemada ne oynuyor diye baktıktan sonra oradan sessizce ayrıldım.

Sokak aşağı yürüyordum. Yüksel Caddesine geldikten sonra köşeyi dönüp Konur Sokağına girdim. Türkiye Mimarlar Mühendisler Odasının altında bulunan Dost Kitapevine girip okuyabileceğim dergilere baktım. Sanat Olayı dergisi aldım. Daha sonra okuyabileceğim kitaplara göz gezdirdim, içimi bir tedirginlik kaplamıştı, hemen oradan uzaklaştım. Koltuğumun altında sanat dergisi vardı, eğer polis bir yerde çevirse kendimi daha rahat savunabilirdim! Sanat dergisi de sakıncalı olamazdı ya!

Firarı düşünürken, nefes alabileceğim ortamların olduğunu görünce sevindim, artık pek mahallede kalmıyordum, en uygun fırsat da buralara kaçıyor, yeni arkadaşlıklar kuruyordum. Sokaklarda artık fazla gezmiyordum, fakat hala düşünüyordum, çünkü özgürlüğü orada yaşamıştım. Dört duvar arasında sadece nefes alınabilinirdi, özgürlük asla!

Acı haberleri Cumhuriyet gazetesinden okuyorduk, onlardan hiç beklemediğim bir muhalefet yürütüyorlardı, resmen kafa tutuyorlardı! Yeni bir tutku daha başlamıştı, Gırgır. Müthiş bir muhalefet yayın yapıyorlardı, üstelik korkmadan!

Şehir dumanların altında nefes alamazken, ben burada nefes aldığımı duyuyordum.

Bir gün yakın bir arkadaşımın yakalandığını duydum. Firar zamanı gelmişti!

Şehri dumanların arasında bırakırken, artık biliyordum nerede nefes alınabilineceğini.

Sokakları düşünüyordum...

11 Nisan 2002 – Köln

ismail cem özkan

Etiketler :

1 eylül-Varşova

21/5/2006

Varşova’da tren istasyonunun önündeydi. Çevrede fark edilecek bir koşuşturma vardı. Bu koşuşturmalar arasında şaşkın şaşkın çevresine bakmaktaydı. Bu koşturmalara bir anlam veremediği yüzünde ki ifadesinden belli oluyordu. Belli belirsiz bir sis vardı tren istasyonunun önünde. Soğuk içine işlediği titremesinden belliydi. Kımıldamıyor, sadece etrafına boş boş bakmaktaydı. Acı acı siren sesleri duydu, bu öyle normal bir ses değildi, insanın içine işleyen bir korku gizliydi. Etrafta, özellikle dükkân girişlerinde kum torbaları konmuştu. Kum torbalarının arkasında etrafına telaşla bakan askerler bulunmaktaydı. Koşuşturmalar eski hızını mı kaybetmişti, yoksa koşacak insan mı kalmamıştı? Sessizleşmişti etraf! İstasyonun önünde duruyordu. Perişan bir hali vardı, yırtık pırtık olmuş elbisesi onu daha bir zavallı gösteriyordu. Sessizlik olduğu yerde onu, esir almış gibi duruyordu. Çevreden bağrışmalar vardı, sanki deprem oluyormuşçasına bir gürültü duymuştu. Gökten geçen uçaklar arkalarında kara bir çizgi bırakırken, yeryüzünden siyah dumanlar çıkmaya başlamıştı, her yer sarsılıyordu, camlar bir bir yere doğru düşerken, o hala caddenin ortasında donmuşçasına duruyordu. Sokakta ondan başka birisi yoktu. Patlamalar artık çok yakınında oluyordu, bir uçak tren istasyonunu da vurmuştu. Gökyüzünde kuşun yerini, demir kanatlı kuşlar almıştı. Bunlar durmadan bombalarını Varşova şehrine atıyordu. Prusya impatorluğunun dağılmasından sonra oluşan Polonya daha özgürlüğünü yaşayamadan savaşın içinde bulmuştu kendisini. Başkent Varşova şu an bombaların altında yıkılıyordu, fakat ihtişamını sürekli hissettiriyordu. Sokağın ortasında hala duruyordu. Sanki çevresinde ki bombaların patlaması onu etkilemiyordu. Yalnızdı, onu görebilecek başka bir insan da yoktu, üstü başı yırtık perişan bir haldeydi. Uzun süre banyo yapamamıştı o yüzden saçları kalınlaşmıştı, daha doğrusu kafasına bir yağ tabakası oturmuştu. Elleri ceplerinde çevreye bakıyordu, önünde kat kat binalar olmasına rağmen ufka bakar gibi bakıyordu, sanki geçmişe bakıyordu!

”Yorgundum, açtım, en önemlisi yakalanmamak, yoksa yurtdışı edilebilirdim. Fakat buradan nereye yurtdışı edilebilirdim? Vatanım yoktu uzun zamandır. Atalarımın yaşadığı yerde artık bizler yaşayamıyorduk, her birimiz ya gökyüzüne ya da çöle sürülmüştük. Bakın şimdi atalarımın yaşadıkları yerlere, dumanlar hala tütmekte, kiliselerimiz için için yanmaya devam etmektedir... Bizsiz onlar olamaz, onlarsız biz... Var olmaya çalışıyoruz... O acılı günlerden beri gökyüzü bizim için gri, ondan dolayıdır belki bu şehre daha çabuk alıştık, çünkü buranın havası sürekli gri. Güneş kendini gösterdiği zaman bile, şehrin üzerinde gri bir tabaka bulunur... Dumanlar arasındaydım, cehennemi bir daha yaşıyorum, dumanlar geliyor her yerden, öksürmemek için kendimi zor tutuyorum, gökyüzünden yağmur yerine cam, taş yağıyordu... Sığınmak bir yerlere ama nasıl?

Uzun bir süreden beri konuşulmakta olan Alman saldırısı başlamıştı. Beklediğimiz bir durum olmasına rağmen, şaşırmıştım işte! Uzun zamandır her binanın önüne kum torbaları konmuştu, yollar sıkı kontrol altında olmasına rağmen sanki beklenen değil de sürpriz olmuştu... Gökten bombalar yağmaktaydı, ilk defa karşılaşıyordum, bu kadar uçağın bir arada yeryüzüne bomba bıraktığını... O dev gibi binalara çarptıkça yeraltından sanki büyük bir homurdanma duyuyordum, zelzele gibi bir şey, her şey sallanıyordu... ”

Bombaların altında o binadan bu binaya doğru koşturan insanlar, siren sesleri her yeri kaplamıştı. Kızılhaç görevlileri, yıkılan binaların altından yaralılar taşıyordu. İtfaiye yanmaya başlamış binalara su sıkmaya çalışıyor, ama faydasız, durmadan bir yenisi geliyordu... Hiç durmayacak gibi saldırıyordu Alman uçakları... Varşova sallanıyordu, yanıyordu... Bir şehir yanıyordu, içinde insanları ile birlikte.

”Yanıyorduk, kilisenin içinde kurtulmamız imkânsızdı. Köyümüz Kızılırmağın yakınlarında bir tepe üzerinde kurulmuştu. Köy meydanında kilisemiz bulunmaktaydı. Tek katlı evlerden oluşan köyümüzün aşağı mahallesinde Müslümanlar da yaşamaktaydı. Onlarla, o günlere kadar herhangi bir sorun yaşamamıştık. Daracık sokaklardan oluşmakta olan köyümüzün büyük bir bölümü hayvancılıkla geçiniyordu. Yazın aşırı derece sıcak olduğundan yaylalara çıkar hayvanlarımızı orada otlatırdık, kışlık için bir şeyler eker onları orada toplardık. Yazın köyümüz hepten boşalırdı. Müslümanlar ve bizler, toplu olarak yaylalara giderdik. Yakınlarımızda orman vardı, kışlık yakacaklarımızı da orada toplar büyük bir yükle birlikte köyümüze dönerdik. Köyümüz öyle yol üzerinde değildi. Burada bizim yaşadığımızı bilmeseler, buralara insan adım atmaz, hani derler ya; yol geçmez, kervan geçmez bir yerdeydik. Köyün üst tarafı keskin kayalardan oluşurdu, oralarda oluşmuş mağaralar vardı, o mağaraların bazıları bizim için kutsal olması gibi, burada ki Müslümanlar içinde kutsaldı. Yayla dönüşü toplu olarak orada eğlenceler düzenler, birbirimizin gönlünü alırdık.

Köy hali, her zaman her kişi birbirleri ile barışık olmaz ya, olur çocuklar kendi aralarında kavga ederler, bu durumda bazen aileler karışır, kavga büyür, araya yaşlılar girmese kan gövdeyi götür sanırsın, ama sonuçta hiç bir şey olmamış gibi normal yaşantıya döner köy.

Biz paskalyada ve kutsal günlerimizde evde pişirdiklerimizi Müslüman ailelerine dağıtırken hiç alınmayız, aksine seviniriz, onlar da bu sevincimize katılır, bizle birlikte o kutsal günleri yaşarlar. Onların bayramların da ise biz onların sevinçlerine karışırız. Bir barış köyüdür bizim Çepni. Bazen alışveriş için Kayseri’ye gider alacaklarımızı alır, satacaklarımızı satar dönerdik. Kayseri’de de kiliseler vardı. Bazen oralarda ki ayinlere katılmak büyük bir heyecan verirdi. Çocukluğumdan unutamadığım günler, o Kayseri’de ki ayinler ve daha sonrası şehirde dolaşmamızdı. Orada Yunanlı Ortodoksların da kilisesi vardı. Onlar da Hıristiyan, bizler de Hıristiyan’dık ama biz bir birimizin kilisesine gitmezdik. Onlar biraz bize göre varlıklıydılar, ondan dolayı kiliseleri daha göz alıcı olduğunu duymuştum. Ama bugüne kadar onların kilisesine gitmedim. Onlar Kayseri’de ticaretle uğraşır, tıpkı bizimkiler gibi zanaatkârdılar. Paskalya öncesi, karın boyumu aştığı günler de bir şekilde Kayseri’ye ulaşır, topluca ayine katılırdık. Bu her sene tekrarlamasına rağmen, her gidişimde ayrı bir heyecan duyardım.

Çepni hala yerinde duruyor mu, ne oldu orada ki evlerimiz, dostluklarımız? Çocukluk arkadaşım Celalettin hala yaşıyor mu? Pazar günleri biz ayine katılırken o dışarıda beni bekler bir an önce bitmesini beklerdi, daha sonra oyunumuza dalar giderdik, grup oyunlarında onun hep benim grubumda olmasına özen gösterirdim, aynı özeni o da gösterirdi. Zaten herkes bizi kardeş bilirdi. O Türk olmasına rağmen sarışındı, o yüzden Türklerden hemen ayrılırdı, aksilik bu ya ben de hep esmer olmuşum, kafalarda ki o gâvur tanımına uymuyordum. Çocukluğumdan beri tıknaz biriydim, diğer çocuklara göre daha zayıf ve küçük boylu olmama rağmen zeki olduğum söylenirdi. Ara sıra balık tutmak için Kızılırmak’a giderdik. Köyümüzün alt tarafından akıyordu, adı gibi kızıldı. Çocukluğumun birçok anısıyla süslü... ”

Çevrede koşturmalar vardı, hala sokağın ortasında durmaktaydı, şehir yanıyordu. Askerler yıkılan binalara doğru koşuyor, yaralıları dışarıya çıkarmaya uğraşıyorlardı. Arabaların önlerinden koşan, dumanların arasından çıkan insanlar, her biri bir çığlık atarcasına koşuyorlardı. Yaralıları taşımaktan yorgun düşmüş hastabakıcılar...

Kırmızı yapraklar yeryüzünü kucakladığı zamanlarda olmamıza rağmen, bir sis kaplamıştı her yeri. Yeryüzü bir toprak örtüsü ile örtülmüştü. Her araç geçtiğinde toz, gökyüzüne kalkıyor, sonra yere doğru süzülüyordu. Gökyüzünden bombalar yağmasa belki romantik görüntüler oluşturabilirdi. Acı örtmüştü Varşova’nın üstünü. Sokakta hiç bir şey olmamacasına çevresine bakmaktaydı, boş gözlerinde kendi vatanı vardı sanki.

”Kıtlık vardı, ülke durmadan savaşlara giriyor, kaybederek çıkıyordu. Her kaybetmesinde biz biraz daha fazla vergi vermek zorundaydık, sadece vergi değil on sekizine basmış ya da gün almış delikanlılarımızı da veriyorduk. Bir askere alındın mı, ya ölüm haberini alıyorduk ya da ölmüş bir insanı çağrıştıran zavallı görünümünde alıyorduk. Savaş rüzgârı her yeri kaplamıştı. Her aile biraz boy atmış delikanlılarını göz önünde olmaması için yaylalara gönderiyordu. Bunu sadece bizler değil aşağı mahalledeki Türkler de yapıyordu. Kader birlikteliğimiz olmuştu... Sessiz bir dayanışma vardı aramızda. Savaşın başladığını çok olmadan duymuştuk. Günler daha bir ağır geçiyordu. Huzursuzluk her yeri kaplamıştı. Verecek artık hiç bir şeyimiz kalmamıştı. Canımızı da almazlardı ya!”

Boş gözlerinde vatanında bıraktığı son sahneler vardı, dumanın arasında kalmış öylesine duruyordu. Sanki bir heykeldi, belki de tanrı koruyordu onu! Bombalar binalara çarpmasıyla birlikte korkunç bir duman kaplıyordu etrafı, dumanın arasından taş parçaları, cam kırıkları etrafa bir yağmur gibi inerken, o orada bir heykeli andırırcasına durmasına devam ediyordu. Etraftaki bağırtılar, ağlamalar onu pek etkilemiyordu. Siren sesleri yaşamın içine işlemişti, sanki dünya yaratılırken bu sesler yeryüzüne bırakılmıştı, o günden beri sürekli çalıyordu! İtfaiye, ilk yardım ve polis arabaları siren sesleri ile geçerken arkalarında büyük bir toz birikintisi bırakıyordu.

”Bir Temmuz ayında bütün köylülere ulaşılan kara haber gelmişti. Tüm Ermeniler zorunlu olarak göçe zorlanıyordu. Çevre köylerde oturan Ermenilerle birlikte toplanıp Sivas’a doğru götürülecek, orada ki Ermenilerle birlikte başka yerle gideceklerdi. Bu resmi bir bildiriydi. Bunun duyulması ile birlikte sancılı bir bekleyiş başlamıştı. Ne yapacaklardı, direnebilmelerini örgütleyebilecek olan Hıncak Partisi’nin ileri gelenleri Nisan ayında tutuklanmışlardı. Bunu izleyen günlerde Haziran ayının içinde Ermeni ileri gelenleri tutuklanmıştı. Koskoca bir halkı da tutuklayamazlardı ya! Sıcak her yeri kavuruyordu. Tarlalarda başaklar sarıya durmuş, yeryüzünden yeşil sanki kalkmıştı. Kuruyordu her şey, doğa gibi. Dudaklarımız çatlamıştı, susuzluktan!

Bekliyorduk... Bir Temmuz sabahı... Sanki kaderimize boy eğiyorduk... Bekliyorduk meydanda... Gelecek diğer Ermenileri... Sessizce... Aşağı mahalledeki Türklerde evlerine kapanmış olanları sanki görmek istemiyorlardı... Dağ taş asker olmuştu! Bekliyorlardı etrafımızda. Yürü emrini verdi Türk subayı, ayaklarımız bizi taşıyamıyordu sanki. Sürüyorduk ayaklarımızı... Arkamıza bakarak yürüdük. Celalettin’i düşündüm, o benim buralardan uzaklaştığımı biliyor muydu, bir daha görebilecek miydim? Bu savaş bittiğinde gelip görecek midim bir daha buraları? Uzun bir süre sonra arkamıza bakmadan yürüyorduk, her şey üzerimize binmişti, kaldıramıyordu ayaklarımız vücudumuzu... Gemerek’ten gelen Ermenilerle birlikte Sivas’a doğru gidiyorduk. Dağları aşmamız gerekiyordu, kafile başındaki askerler bizleri dağlara doğru yönlendirdi. Biliyorduk buraları avucumuzun içi gibi, çünkü biz buralıydık. Askerlerin arasında bilinmeze doğru gidiyorduk... Sanki doğa susmuş, bizim bu halimize üzülüyordu. Hiç bir ses yoktu! Uzaktan gelen tek tük silah sesleri bu sessizliği bozuyordu. Yolda giderken büyük bir toz birikintisi gökyüzüne doğru çıkıyordu. Ağzımız ve burnumuzu toz doldurmuştu. Toz dumanı içinde ağır ağır yol alıyorduk. Bu tozun içinde gittiğimiz yere bakmıyorduk, bastığımız yerlere dikkat etmeden yürüyorduk. Tökezleyen oldu mu içimizden birileri onun koluna giriyor, yan yana yürüyorduk. Sessizliği bozan silah seslerini daha yakından duymaya başladık...”

Yerinden kımıldamıştı, gözlerinde ki boşluk kalkmış bir damlacık yerini almıştı. Yeryüzüne bomba yağıyordu hala. Toz ve dumanın altında. Üstünün kirliliğini toz kapatmıştı, saçının rengi yoktu artık, her yeri toz rengini almıştı... Renksizdi!

”Silah sesleri artık yanı başlarındaydı...”

Renksizdi her şey! Varşova ateşlerin içinde tek renge dönüşüyordu, içindeki her şeyle birlikte...

”Kilisemiz yanıyordu, bizimle birlikte...”

Bir şehir yanıyordu, içinde insanları ile birlikte...

Mart-Nisan 2002 - Köln

ismail cem özkan

Etiketler :

Arnavut kaldırımına yağmur sonrası ışıklar vurmuştu... Yolda tek başıma yürüyordum, yürürken gözlerim ile taşları izlemeye başlamıştım. O an bir şeyi fark etmiştim, kendi gölgem kaldırımların üzerinde dans ediyordu! Şimdi yürürken dans eden gölgemi izliyordum. Ne tuhaf bir duygu diye düşündüm, insan yalnızlığını ortadan kaldırabilmek için nelerle uğraşıyor. Eve bir vardın mı, bunları düşünebilecek zamanım dahi olamazdı! Çocuk, eş ve ay sonu sorunları, beni bu düşüncemden çok uzaklara götüreceğini biliyordum. Ondan dolayı olsa gerek, bu anı içime sindirerek yaşamak istiyordum.

Sokakta ki yalnızlığımı uzatmak için daha bir ağır yürümeye başlamıştım, çünkü gölgelerin sokak lambalarının durumuna göre değiştiğini görmüştüm, benim için bu oyun biraz daha eğlenceli olmaya başlamıştı. Çevrede olan bitenden uzaklaşmış kendi kendime gülerek, sallana sallana gidiyordum.

Yağmur altında bu taşlar daha bir parlak gözüküyordu. Yağmur çiseliyordu şimdi. Nazım’ın şiiri usuma düştü, “yağmur çiseliyordu Serezce’nin çarşısında...” Yağmur çiseliyordu Arnavut Köy’de, gerçi asılacak Bedreddin ve yoldaşları yoktu, ama dizeler bu anı çok güzel açıklıyordu. Bundan daha güzel bir tanımlanma olamazdı o an için.

İnsan bu koşuşturmalar arasında kitap dahi alamıyor, iş çıkışı yorgun argın eve giderken, bir ara fırsat bulup ta kitapevine gitmeyeli ne kadar olmuştu? En son çocukların ihtiyacı olan okul kitabı almak için gitmiştim, cebimdeki tüm parayı oraya bırakınca ne kadar pahalı diye hayıflanmıştım üstelik.

Üniversite yıllarında, arkadaşlarım ile birlikte kitap almak için, Ankara’da ki Zafer Çarşısı’nda ki kitapevlerine giderlerdim. Bu kitap alış verişini bir oyuna döndermiştik. Birimiz kasadaki ile konuşurken, ötekileri çaktırmadan elbiselerin altına bir iki kitap koyup, hiç bir şey satın almadan oradan uzaklaşırlardık. Sonra kahvehaneye gidilir, orada herkes aldığı kitabı ortaya koyar, mutlu mutlu gülümsenirdi. Sonra okumak için kitaplar paylaşılır, bir solukta okunur, okunduktan sonra kitaplar değiştirilir. Bu hemen hemen okulun bir dönemini alırdı...

Okulun bir dönemini alırdı okuma heyecanı, sonra o kitaplar hakkında çıkmış olan eleştiri yazıları varsa onlar okunur ve eleştirmenin anlamsız yapmış olduğu övgü sözleri ile alay edilirdi. Bizim için önemli olan kendi ortak düşüncemizdi!

Ankara’ya dışardan öğrenci olarak gelenler için iki yolu vardır, ya öğrenci yurtlarında, ya da bir araya gelip ortak ev tutmak. Genellikle aynı şehirden gelenler başlangıçta ortak ev tutuyorlardı, yıllar geçtikçe ortak şehirden gelme yerini ortak düşüncede olanlar bir araya getiriyordu. O yüzden öğrenci demek, her an göç edebilir anlamına da geliyordu.

Hacettepe Üniversitesi merkez kampusunda okuyordum, ondan dolayı okulun arkasında kurulmuş o çok katlı öğrenci yurdunda kalıyordum. Erkekler ve kızlar ayrı bölmelerde kalıyordu. Kapı girişimiz ortak olmasına rağmen, onları bina içinde sadece pencereden görebiliyorduk.

Yurdumuzun okuma salonunda ders çalışan her an birilerini görebilirdin. Belki yalnızlıklarını o ders kitapları ile geçiştiriyorlardı. Henüz okulun ilk ayları olduğundan yer bulup oturup bir şeyler okuyabilirdin.

Her birimiz başka yerden geldiğimizden, geldiğimiz yere ait özelliklerde yanımızda getirmiştik. Fakat her öğrenci gibi belli bir eğitim süzgecinden geçtiğimizden olsa gerek hepimizin o kadar çok ortak yönü vardı ki, hemen kaynaştık. Hangi bölümde okursak okuyalım, ortak yönlerimiz vardı.

Bu ortak yönlerimizin bizi yönlendirmesi sonucu gruplar kurduk ve gruplar halinde gezer olduk.

Akşamları yurdun etrafında bir birinin içine geçmiş binaların alt katı, ya da giriş katlarında oluşturulmuş olan öğrenci restoranlarına gider topluca yemek yerdik. Çok kalabalık gittiğimizde bazılarımızın hesabı kaynar, ödemeden çıkardık. O aşçı yemeklerini bugün dahi unutmuyorum...

Lokanta sahipleri de bilirdi, fazla paramız olmadığını, o yüzden yemekleri bol kepçeden koyarlardı. Geleceğin insanlarına kendilerince bir yardımları olurdu, belki de “veli nimet”lerini kaçırmamak için bu şekilde davranırlardı. Her lokantanın kendisine ait özellikleri olurdu, onları keşfettikçe büyük bir mutluluk duyardık. Kahveleri de anlatmadan geçemeyeceğim. Fırsat bulduğumuzda kahveler gider okey oynardık, aman tanrım o ne tantana! Her birimiz gerçek bir hilebaz olmuştuk, taş çalmadan oyun dönmüyordu! Neşemiz tüm sokağı kapladığını duyumsuyorduk.

Bu kahvelerde ki oyunlar o kadar uzun sürmedi, çünkü zamanla sıkıcı olmaya başlamıştı. Sorunlarımız vardı, bunlara karşı neler yapabilirdik, öncelikle onları düşünmeye başlamıştık. Tıpkı 68’li babalarımız gibi... Onlar ne özgürlükler yaşamışlardı! Bizler artık liseli olmadığımıza göre geleceğimize müdahale hakkımız vardı!

Bu arada durmadan okuyorduk, ders kitapları dışında kalan sürelerimizi okumaya ayırmıştık. Edebiyat dünyası ne ile ilgileniyordu, yakın takip altına almıştık. O sıralarda Ahmet Altan’ın ilk kitabı çıkmıştı. Büyük bir yankı uyandırmıştı. Hatta devlet kitabı açık saçık bulduğundan poşet içinde satılmasını dahi istemişti! Sonuçta yasaklandı. Önceleri pek ilgimizi çekmeyen kitabı Dost Kitapevi’nden aldık. Doğal olarak bir çırpıda okumuştuk, aslında bize yabancı gelen pek bir şey yoktu. Bizde bu kitap üzerinde fazla durmadık, sorunlarımız vardı ve acil çözüm bekliyordu!

Hukuk Fakültesi öğrencileri dernek kurma çalışmaları içine girdiğini duyduk. Onlar kuruyorsa, o halde bizde dernek kurabilirdik. Dernek kurmak bizim meşru hakkımızdı ve kurmamız gerektiği konusunda hem fikir olduk. Hemen sigara dumanları altında toplantılar yapmaya başlamıştık... 12 Eylül’ün izleri toplum üzerinde hala hâkimdi. Generaller her türlü toplumsal muhalefeti yok ettikleri konusunda rahattılar, çünkü bizim bir araya gelip ülke sorunları hakkında dahi görüş bildirmemiz hemen hemen imkânsız hale getirilmişti. Bizler buna rağmen meşru hak gördüğümüz dernekleşme çalışmalarına başlamıştık.

Başlangıçta hep beraber hareket ediyorduk, önemli olan başlangıçtı. Yarın dergisi bu çalışmalar için motor olmuştu. Başlangıçta 12 Eylül öncesi hırslarını bugüne taşımaya çalışanlara karşı daha bir dikkatliydik, sonra olayların çok hızlı gelişmesi sonucu, biz de geçmişin tüm olumsuzluklarını yanımıza almıştık. Beklemediğimiz bir şeydi, tek tek muhalefet dergileri yayınlanmaya başlamıştı, doğal olarak saldırılarda. Polis her hangi bir şeyi bahane ederek operasyon yapıyor, durmadan arkadaşlarımız tutuklanıyordu. Bu tutuklanmalar bizim şevkimizi kırmamıştı, çünkü yaptığımız iş meşrudu. Ama bu polisin operasyonları, başlangıçtaki birlikte bir şey yapalım diye yola çıkanların, artık pek sözü duyulmuyordu, sadece dergi çevresinde toplananların küçük çıkarları öne çıkmıştı. Şimdi düşünüyorum da, o operasyonlar olmasaydı, daha sağlıklı bir dernek örgütlenmesine, yeni birikimlere kucak açabilirdik. Saldırılar dernek çalışmasını marjinal hale getirmesine rağmen, eylemliliklerde kitleselleşiyordu.

Bağımsız Otomobil İş sendikası Netaş işyerinde grev kararı almıştı. Bizler hemen onlarla dayanışma içine girdik. Çünkü darbeden sonraki ilk büyük grevdi. Turgut Özal bu greve karşı olduğunu her fırsat da açıklıyordu. Artık grevin bir de siyasi boyutu vardı. Bizler, muhalefetin yok edildiği sanıldığı ortamda, bunun öyle olmadığını eylemlerimizle ortaya koyuyorduk. Grev büyük bir destek gördü. Yardımlar toplanılıyor, grev yerleri ziyaret ediliyordu. Kitlesel olarak grev yerleri ziyaret edilemiyordu, buna rağmen dayanışma her yerden yankısını buluyordu. Grev yerinde, örneğin iki tane işçi bulunurken, onlarca polis bekliyordu. Göremediğimiz sivil polisler bu sayının içinde değildi. Yılmaz Onay ile bu olay üzerinde konuşurken, bunun yazılması hatta tiyatro eseri haline getirilip oynanması konusunda görüş birliğine bile varmıştık.

Yılmaz Onay büyük bir tiyatro yazarı ve yönetmenidir. O sıralarda Ankara Sanat Tiyatrosu’nda “Bu Zamlar Bana Karşı” oyunu oynuyordu. Oyunun bazı gelirlerini, kendileri de zor durumda olmalarına rağmen, gelirini grevdeki işçilere bağışlamışlardı. Bu davranışı yüzünden AST benim gözümde daha da büyümüştü. 12 Eylül hala dayanışmayı ortadan kaldıramamıştı...

Bu grev, 12 Eylül ve onun devamı ANAP iktidarına büyük bir tokattı. Bizler her türlü polis baskısına rağmen dernek kurma konusunda büyük ilerlemeler kaydetmiştik. Hakkımızda davalar açılmış, bu da bizim hukuki olarak ta sağlam dayanaklarımızı sağlıyordu. Tek tip öğrenci yetiştirmeyi amaçlamış olan Doğramacı’nın YÖK’ü, bizim mücadelelerimiz sonucunda bazı haklar tanımaya doğru gitmişti. Her şeyi tırnağımızla kazıyorduk...

Eylemler öğrenci dernekleri koordinasyonu altında tüm ülke sathına yayılmıştı. Cezaevlerine yönelik saldırılar başladığında, onların yanlarında olduğunu açlık grevleri ile göstermiştik. Kitlesel olarak bu açlık grevleri ziyaret edilerek kamuoyu oluşturulmaya çalışılıyordu. Tüm ülkede muhalefet hareketi gelişirken, biz öğrenciler de o muhalefet hareketi içinde önemli bir yerimiz olduğunun farkındaydık... Tüm yokluklar altında da olsa örgütleniyorduk, ama okumaya artık zaman ayıramıyorduk. Daha çok dernek içi muhalefetle uğraşırken, okumaktan uzaklaşmıştık. Sadece ders kitaplarını okuyabiliyorduk, onu da sınav öncesi!

Sınavlar, sanki lisede okuyorduk... Soruların yanıtlarını ezberle ve dersi geç... Liseden tek farkı sınıf yerine ders geçiyorduk... Bilimsel çalışmanın ne olduğunu, okul bitirdiğimde çalıştığım iş yerinde öğrenmiştim... Düşünceler kafamın içinde dans ediyordu... Eşimi ve çocuklarımı düşündüm. Onlar beni şimdi ne sabırsızlıkla bekliyorlardır!

Kaldırımın üzerine düşen gölgeme baktım, taşların kıvrımları boyu içinde büyüyor, sonra küçülüyordu. Her hareket edişimde gölge kendisi ile dans ediyordu. Kafamın içinde tango söylemek geçti. “Sevdim genç bir kadını / ansam onun adını... “

İçimden söylediğim tango artık sokakların duvarlarında yankılanıyordu, coşmuştum, ne çok severdim tangoyu. Annemle bir olup tango söyler, dans ederdik. “Kemanımla ona bir ses verebilseydim eğer...” ses verebilmek. Gölgelerin sesi olur mu?

Gölgeler hareketlerle konuşurlar, bizlerse onu anlamaya çalışırız...

Arnavut kaldırımına ışıklar vurmuştu, yağmur sonrası, gölgesi kaldırımların üzerinde dans ediyordu.

Mayıs - Haziran 2002

Köln

ismail cem özkan

Etiketler :

”Morıs Sbidag Mazerı

Ayretz Srdis Larerı”

”Anamın beyaz saçları

Yüreğimin tellerini yaktı”*

Her tarafa kurulmuştu darağaçları sahiplerini beklemekteydi. Şehrin ortasından akan Yeşilırmak olacakların farkına varmış gibi daha bir hırçın akıyordu.

Yeşil ırmağın hırçın suları duvarlara vururken, insanın içine işleyen bir karanlık vardı yeryüzünde. Şehir nefes alamıyor, sessizliğin içine daha da gömülüyordu. Sokakları artık çocuklar doldurmuyordu. Oradan oraya koşan, nöbet değiştiren askerlerin ayak sesleri ve bağırtıları her yeri doldurmuştu. Şehir eski canlılığını çoktan kaybetmiş, sanki fakirleşmişti. Eski Fransız Okulu hala yerinde durmasına rağmen, işlevini değiştirmiş mahkemeye dönderilmişti. Rum evleri birer asker kışlası olmuştu, çünkü sahipleri çoktan buraları terk etmiş, dağlara sığınmışlardı... Evlerin camlardan meraklı gözler değil, korku bakıyordu dışarıya. Sokaklar bu şehir kurulduğundan beri bu kadar sessiz kalmamıştı. Şehri kuşatan dağlar daha bir ağırlık vermişti, yürüyeceklermiş gibi duruyorlardı. Ferhad ve Şirin aşkı, bu şehirde yaşanmamış, hiç bir sevgi olmamış gibi sessizdi sokaklar, şimdi sadece rüzgârın sesi hâkim olmuş, tozlar özgürce uçmaktaydı. Fehad’ın aşkı için deldiği dağ, hemen hemen burada yaşayanlar için kutsal olmasına rağmen, o kutsallığı düşünecek kaç kişi kalmıştı, şimdi oralarda askerler nöbet tutmaktaydı. Şehrin tüm güzelliği olduğu gibi durmasına rağmen, kaç kişi bunun farkındaydı.

Şehrin ana caddesine dolaşan Nureddin Paşa, başında taktığı kalpağı, gözlerinin üzerine düşmüş gibiydi. İki kaşının ortasındaki keskin çizgiler, onun ne amaçla orada dolaştığı konusunda ilk izlenimlerini vermekteydi. Kalpağı başında taşıdığı için büyük bir gurur duyduğu yüz ifadesinden belliydi... Yılların oluşturmuş olduğu çizgiler gözlerini sanki istila etmiş, etrafını kuşatmıştı. Çizgilerin ortasında kalmış olan siyah gözleri çakmak çakmak yanmaktaydı. Sanki göreve yeni başlamış biri gibi heyecanlıydı. Vücudunu kaplayan ve iyi bir şekilde ütülenmiş üniforması, bakımlı ayakkabıları ile sanki yolu kucaklıyordu. Son Osmanlı Paşalarından biri olması onda daha bir gurur kaynağıydı. Ülkenin bu zor koşularda Anadolu’ya geçmiş, yine vatanı için görevi başındaydı. Kardeşinin ölümünden sonra hiç bir zaman kesmediği bakımlı sakalları, derin çizgileri biraz daha öne çıkarmış gibiydi. Sakalına düşmüş olan aklar kendisini olduğundan daha çok ciddi gösteriyor, gözleri etrafa buyuran bir şekilde bakıyordu.

Gözleri ile darağaçlarını incelerken, yaptığının bir görev olduğunu davranışları ile gösteriyordu. Şehri bir baştan bir başa kesen ırmağı bir süre izledikten sonra, aynı dik yürüyüşle kendine tahsis edilmiş olan yazıhaneye doğru yöneldi. Dışarısının karanlığı girdiği odayı kaplamıştı. Duvarda asılı olan lambaları yakmayı düşündü, fakat onu da yaveri yapmalıydı. Etrafa şöyle bir bakındı, sıkılgan bir tavır içinde memnuniyetsizliğini davranışıyla göstermişti.

Bugün de yapılması gereken o kadar çok iş vardı ki. Bir yandan Koçkiri öte yandan çoğunluğu Trabzon ahalisinin oluşturmuş olduğu bu tutukluların yargılanması... Üzerinde ki yük çok fazlaydı. Bir de yaptığı bu kadar iş sonunda mecliste aleyhinde konuşmalar yapıldığını duymuştu. Ne yapıyorsa bu vatan için yapıyordu. Buraları o Pontus bozuntularına mı bırakacaktı. Başındaki kalpağa ve üzerindeki üniformaya layık olmak için her şeyi yapmaya hazırdı.

Üniformayı emekli olduğunda çıkarabilirdi, ama ya bu kalpağı... Kalpağı eliyle şöyle bir düzelttikten sonra masasının başına doğru gitti... bir süre oradan dışarısını seyretti.

Kendi kendine konuşuyor gibiydi, anlamsız sesler çıkardı, sonra dışarıya bakmaya devam etti...

”Hacı Hafız Tevfik Efendi‘yi çağırdık ki, olanları halkın diliyle anlatsın burada kurulan darağaçlarını... Anlatmalı neden vatanın bu duruma düştüğünü. Vatanın istikbali için bunların gerekliliğini elbette Tevik Efendi‘de biliyordu. Anlatmalı yine de, önemli olan bu şehrin en büyük ekranı olarak tekrarlamalı... Bu Rumların faaliyetlerinin sonu gelebilmesi için, bunların şart olduğunu anlatmalı... Sadece buradaki vatandaşlara değil esas bölücülerin toplandığı meclistekilerine de anlatmalı... Yok, efendim, onlara hiç bir şey anlatılmaz! Gireceksin meclise, o zaman ne yapacak bu anlayışsız adamlar! Neyse şimdi buranın ahalisine anlatmalı, ama nasıl? Bunu en iyi müftüler anlatır, Hacı Hafızı çağırdık, ama nerede kaldı bu adam da, hepsi gerektiğinde ortada olmaz, uygunsuz zamanda karşına çıkarlar! Hele bir gelsin, onunla detaylı bir şekilde konuşmalı, ondan sonra Cuma hutbesinde gerçekleri ahaliye anlatmalı...”

Bu düşüncelerin arasında masanın başına oturmuş, öylesine dışarıya bakıyordu. Kalpağının altındaki saçlarına elleri ile sanki tarar gibi arkaya doğru götürdü. Bozulmuş olan kalpağını yeniden düzeltti. Önündeki kâğıtlara baktı. Yıllardır bu tip yazılar görüyordu. Savunma bakanlığına buranın durumunu belirten bir rapor yazmalı ki, meclisteki konuşmaları bir an önce engellemeliydi... Rahatsız olmuştu, bunu son zamanlardaki davranışlarından belirtiyordu.

Kâğıtların üzerine doğru eğilmiş, kımıldamadan duruşu onun bir şeyler düşündüğünü gösteriyordu.

Uzun yıllar alan savaşın tüm çöküntüsü sanki yüzüne vurmuştu. Dikkatli baktığında gözlerinin altlarında çizgiler daha bir derinleşmişti. Ya da odanın loşluğu böyle bir oyun oynuyordu...

"Sevgili annem Zeynep Hanım ne yapıyordur, benim ve kardeşimin yokluğu ona ne zor gelmiştir. Gerçi alışık olması gerekir, çünkü askerle evli oldun mu, yarı dul sayılırsın, durmadan o cepheden bu cepheye koşmak zorundasın. Gençliğe ilk başladığım yıllarda babamın ve annemin isteği doğrultusunda askeri okula başlamıştım, bir süre sonra rahmetli kardeşim de başlamıştı. Onlara kendimi göstermek için daha çok çalışıyordum. Başarılı bir şekilde okulu bitirmiş, ödül olarak ta seçkin bir ordu olan Hassa ordusunda göreve başlamıştım. Saraya yakındım, en önemlisi babama ve anneme yakındım. İstanbul’dan ayrılmamıştım. O günler her an yeni savaşların başlaması anlamına geliyordu. Bizim için hava sisli ve ağırdı. Beklemek en ağır işkenceydi. Yunan savaşı başlaması benim için yeni bir fırsattı, hemen gönüllü olarak yazılıp cepheye gitmek için sabırsızlanıyordum. Bu fikrimi ilk olarak babama açtım, gözleri dolmuştu, ama bana pek belirtmek istememişti, gurur duyuyordu benimle! Orada Ethem Paşanın yaverliğini yapacaktım, sevinçliydim. Okula öğrendiklerimi hayata uygulayabilirdim. ”

Bu arada kapı vurulmuş, yaveri içeriye girmişti. Ayaklarının topuklarını bir birine vurarak odanın da içini kaplayacak bir ses çıkarmıştı. Gözleri ile onun bu davranışını izliyordu. Artık bu tür davranışlar sıkıyordu, ama gerekliydi, bir alt bir üstün yanında nasıl davranması gerektiğini bilmeliydi...

”Paşam, Hacı Hafız Tevfik Efendi geldi.”

Masanın üzerinde ellerini bir birine kavuşturmuş, yaverine sert bir şekilde bakmıştı, beklediği gelmişti. Ses tonunu biraz daha sertleştirerek, dışarıdan duyulacak gibi konuşmuştu.

“Hemen içeriye alın, niye bekletiyorsunuz!”

“Baş üstüne!”

Yaveri odayı terk ederken, arkasından hiç hareket etmeden bakmıştı. Bu arada Hacı Hafız Tevfik Efendi kapıdan görülmüştü. Ayağa doğru kalktı, masanın etrafından dolanmadan, öylesine durmuştu. Saygısının belirtmek ister gibi yüzünü gülme ifadesi kaplamıştı. Ses tonunu yumuşatarak;

“O Hacı Efendi, sizleri gördük ya, artık cennetliğiz, sık sık görüşmek lazım azizim, bu sıkıntılı günlerde sizin telkinlerinize ihtiyacım var, diğer ahali gibi... Buyur, buyur otur şuraya... Oğlum oradan bize bir kahve söyle! Kahvenizi nasıl içerdiniz, unutmadıysam orta şekerliydi... İki tane kahve yap, orta olsun!"

Masanın ön tarafına konulmuş olan sandalyeye doğru yönelirken Hafız Efendi, o da masasında ki eski yerine oturuyordu. Hafız Efendi ilk sözü almıştı;

“Sağlığınız nasıl aziz efendim, inşallah sıhhattesinizdir."

“Sağ ol hacı efendi, sağlığınızda duacıyım. Neyse sizi buraya kadar yorduğum için kusuruma bakma, işler gördüğünüz gibi çok yoğun, bir fırsatını bulup ta sizin yanınıza gelemedim. Gördüğünüz gibi dışarıya üçayakları diktik, bunun ahali içinde korkuya sebep vermemek için açıklanması gerek, ama bunu sizin yapmanız daha uygun olur düşüncesindeyim, bizim dilimiz sizin ki gibi anlatamaz. Bizler ne de olsa eloğluyuz, bu vatan için nerede görev oraya koşarız, ahaliyle pek tanışamayız, ondan dolayı onlarla nasıl konuşulacağını sizler daha iyi bilirsiniz.”

”Sizin ricanız bizim için bir emirdir, nasıl uygun görürseniz o şekilde anlatırız, paşam!”

”Estağfurullah efendim, ne demek emir, sadece bizim ki vatan için bir rica!”

”Sizin gibi vatanperverlerin sayesinde hayattayız, yoksa Ermeni ve Rum tohumları bizi yaşatmazdı. Allahın izniyle ve sizlerin sayenizde hayattayız. Bu diyarlarda Allahın izniyle daha uzun yıllar yaşayacağız. Onların yaptıkları elbette yanlarına kalmamalı, sizinde başında olduğunuz istiklal mahkemesinde yargılanıp, hak ettikleri cezaya elbette çarptırılacaklardır.”

Kapı bu arada yeniden çalmıştı, yaveri ellinde tepsi ile görülmüştü.

”Gel! Sonunda kahvemizde geldi, yavrum kahveyi Yemen’den mi getiriyorsunuz, ne bu kadar gecikme! Buyur hacı efendi, estağfurullah önce siz buyurun!”

”Sağ ol paşam, ömrünüz su gibi aydınlık olsun, Allah’ın nuru yüzünden eksik olmasın!”

”Biliyorsun Rumlar kalbimize bir hançer gibi saplandı, durmadan da ilerliyor, onlara yüz veriyor düşman, biz de elimizde avucumuz da ne var direniyoruz, elimizdeki bir avuç toprağı korumasak, yok olacağız, bildiğiniz gibi yıllardır durmadan toprak kaybediyoruz, bunun da sebebi bu gavurlar, durmadan düşmanla işbirliği yapıp bizi arkamızdan bıçaklıyorlar... Rusların çekilmesi sonucunda daha bir yüz bulan Rumlar güya Pontus devleti kuracaklarmış. Düşünebiliyor musun hacı efendi, buralar Pontus devleti toprağı olmuş, buraları bir daha göremeyeceğiz, atalarımızın kemikleri sızlamaz mı?”

”Haklısın paşam!”

”Haklıyız da, haklılığımızı kendi ahalimize bile anlatamıyoruz. Duydun mu bilmem, mecliste aleyhimizde konuşuyorlarmış, yok burada cinayet işliyormuşuz, doğru savunma dahi yapmalarına fırsat vermeden, asıyormuşuz! Nereden duydular bizim böyle yaptığımızı, kuru iftira!”

”Allah insanları kuru iftiradan saklasın!”

"Âmin, hocam!"

...

”Bu gâvurlar, yıllar önce tek kardeşimi de şehit etmişlerdi, Balkan savaşı sırasıydı... Sıkılıyor musun hocam? Lütfen söyle!”

”Estağfurullah paşam!”

”Ben o zamanlar Yemen’deydim, kara haber geldiğinde duramadım yerimde, hemen görev yerimin Makedonya’ya alınmasını Savunma Bakanlığından istedim, Allah sağ olsun onlardan, hemen görev yerimi kardeşimin şahadete ulaştığı yere aldılar. Apar topar görev yerime gittim. Çatalca’da 9. Alay komutanlığında göreve başlamıştım, durumlar o kadar iyi değildi. Kardeşimin acısı içimi yakıyordu, onun ateşi olsa gerek, vatan için birçok şey yaptık, ondan dolayı şu Mecidî Nişanını aldım... Ama kardeşimin acısı hala içimi yakar... Hocam o günden beri aha şu sakalı da kesmedim...”

”Ben de hüzünlendim paşam, o günden beri kesmediniz sakalı ha!...”

”Sadece kardeş acısı değil hocam, vatanın en güzel topraklarının da kaybediyorduk, onun acısı daha bir yakıyor, bu gâvurlara yüz veriliyor, onlara bizde olmayan servet kazanma şansı veriliyor, bizi köylü bırakmışlar, servetlerine servet katmış, canımızı, kemiğimizi emmiş olan bu gâvurlar, şimdi evlerimizi de istiyorlar, verir miyiz hocam? Söyle verir miyiz?"

”Asla, ümmet-i hâşâ!”

”O halde, anlatmalı bunları ahaliye!”

"..."

”Hocam, sizlerle daha uzun uzun sohbet etmek isterdim, görüyorsun işler beni bekliyor, sizi daha sık buralarda görmek isterim."

”Allah’a emanet olun, paşam, elbette daha sık sizi rahatsız ederim.”

”Estağfurullah hoca efendi!”

Hafız Efendi odayı terk ederken yine tek başına kalmıştı, yapılacak işler onu bekliyordu...

Nureddin Paşa işgal edilmiş İstanbul’dan Anadolu’ya Diyarbakırlı Kazım Bey ile geçmişti, çünkü İzmir ve çevresinde yapmış olduğu çalışmalardan dolayı, İstanbul hükümeti onu da yargılamak istiyordu. İzmir’de ilk olarak Müdafaayı Hukuk cemiyetlerini kurmuş, orada olası Yunan işgaline karşı Müslüman halkı örgütlemişti. Yaptığı bu çalışmalar Mondros Mütarekesine uymuyordu. İtilaf devletlerinin isteği üzerine bu görevinden alınmış, bir anlamda kızağa çekilme anlamına gelen İstanbul’a çağrılmıştı. İstanbul’da kaldığı süre içinde de vatanın kurtuluşu yönünde çalışmalar yapmış, örgütlenmek için değişik toplantılar yapmıştı. Bu çalışmaları İtilaf devletleri ve İstanbul hükümetinin gözünden kaçmamış, sonunda İstanbul hükümeti hakkında dava açmıştı, gıyabında yargılamış ve idam kararı vermişti. Bütün ailesi İstanbul’da kalmıştı, kolluk kuvvetleri onlara rahat vermediğinden dolayı, daha sonra onlar da Anadolu’ya geçmek zorunda kalmışlardı.

Anadolu’ya geçtikten sonra Mustafa Kemal ile görüşmesinden umduğunu bulamamış, bir süreliğine Kastamonu / Taşköprü’de damadı Hüseyin Paşanın yanında kalmıştı. Koçkiri isyanının başlaması ve Pontus Devleti için Karadeniz’deki Rumların faaliyetlerini artırması üzerine Merkez Ordunun kurulması ve bu ayaklanmaları bastırması için yeni meclis tarafından atandı. İlk iş olarak Yeşil Ordu’dan artı kalanların temizlenmesi için Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşaya bir mektup yazdı, onun şikâyeti üzerine milletvekili konumunda olanlar istiklal mahkemesine çıkarılarak gerekli cezalar verildi. İkinci iş olarak Koçkiri Aşiretinin isyanın nedenlerini anlamak için çalışma yürüttü, sonunda şunu tespit etmişti; bu ayaklanma tamamı ile dış mihrakların işiydi, bastırmak için ne lazım gerekiyorsa kullanılmalıydı, devlet hep dış mihrakların sonunda küçülmüyor muydu?

TBMM Nureddin Paşaya tam yetki vererek bu ayaklanmayı bastırması istendi. Ayaklananlar hakkında Şark cephesi komutanı Kazım (Karabekir) Paşa Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşaya gönderdiği mektupta; Kızılbaşların te’dip edilmesini istedi. Zaten Fevzi Paşa buna uygun bir emri Merkez Komutanı Nureddin Paşaya vermişti. Nureddin Paşa yayınladığı bildiride; Kışkırtıcılar ve fesatçılar ile bunların elebaşları yakalandıkça, askeri mahkemeye verilecek, haklarında kanuni hüküm yerine getirilecekti. Koçkiri aşireti bir daha ayaklanamayacak hale getirilecek, gerekirse başka yerlere sürülecekti. Bu karar, hareket sonucunda verilecekti. İsyancılara karşı her yerde çarpışma oldu, bu çarpışmalara Osman Ağa (Topal Osman)’da katılmıştı.

Bir yandan Kürt Kızılbaşların isyanı ile uğraşırken, diğer yandan Pontus-Rum faaliyetleri ile de uğraşmak zorundaydı.

”Rumlar, her şey onların ayrılmasıyla başladı, balkanlara bir kılıç gibi saplandı, daha sonra Bulgarlar, Arnavutlar, Makedonya... Makedonya, sevgili kardeşim Mülâzim Mümtaz. O Lüleburgaz’da şehit düştü, ateşi de içime... O günden beri sakalımı kesmedim. Hiç sevmiyorum bu gâvurları, her şeyimizi elimizden tek tek aldılar, bir yandan Ruslar, öte yandan Avrupa devletleri kollarımızı kestiler. Şimdi şu küçük toprak parçasında hapis olduk, burayı da elimizden almaya çalışıyorlar, o Yunan kralı denizden yardım getiriyor, durmadan silah yığıyor buralara. Çok kan dökülecek, çok kan..."

Dışarıda bir yağmur dalgası gelmişti, oda daha bir karanlıklaşırken, toprak kokusu odayı da sarmıştı.

”Oh be! Biraz rahatladım, iyi ki bu yağmur yağdı.”

Sakalını avuçlarının arasına almıştı. Bir yandan okşuyor, bir yandan da gözleri burada olmadığını hissettiriyordu. Sakalını eliyle düzenli bir şekilde elini gezdirirken, yıllar öncesi kaybettiği kardeşini okşuyor gibiydi.

”Irak’ta bile bu kadar sıcak olmadı, ne sıkıcı bir hava... Bu kısa yaşantımıza neler neler sığmamış ki, Kerbela, Hille, ihanet eden aşiretler... O günlerde Dicle kenarından bize sahip çıkmayan Araplar, Kürtler... Ve onların beyleri... Güçlü kimse hemen onun yanında savaşan alçak insanlar. Bunların yanında sürekli güçlü olduğunu göstermen lazım, yoksa hemen sana silahı doğrulturlar. Daha düne kadar şu Kızılbaş Kürtler burada bize silah doğrultmadılar mı, onların hemen kökünü temizlemeli ki, bir daha başları kalkmamalı... Şu mecliste adamları olmasa çoktan onları tarihin derinliklerine bırakırdım ya, elimi kolumu bağlıyorlar... Bir de bizde ki Alman hayranlığı, elin oğlunu başımıza komutan olarak atıyorlar, üstelik felçli... Adam gelir gelmez kendi vatanı için savaşıyor. İran'da ki Alman devletinin çıkarları için biz toprak kaybetmişiz adamın hiç umurunda değil, bunu Enver Paşaya yazmama rağmen, beni oradan aldı, daha sonra duyduğuma göre Goltz Paşa tifüsten ölünce de zaten zayıflatılmış olan Irak Ordusu dağılarak, Musul’u ve Bağdat’ı kaybettik. Orada da kaç defa söyledim, hem Cihâd-ı Ekber ilan edeceksin ve ahalisi İslam olan Irak kıtasına hiç lüzumu yokken bir gayr-ı Müslim göndereceksin, bu tezadını Enver Paşaya yazdım, ama sadece haklı olmak yetmiyor... Maalesef sadece haklı olmak yetmiyor, tek tek kaybediyoruz.”

Yağmur tüm şiddetini artırmış, ama dışarıda ki hareketlilikte de artmıştı.

Mahkeme salonu olarak kullanılan salonda bir hareketlilik vardı. Sıralar okuldan getirtilmiş, mahkûmlar için geniş bir yer ayrılmıştı. Pek nadir de olsa, dinlemeye gelenler için salonun arka tarafına doğru kısa bir boşluk bırakılmıştı. Kürsünün arkasına bayrak, masa üzerinde bir kuran ve mahkûmların hakkında yazılmış olan raporlar konulmuştu. Dışarıdan bakıldığına, modern bir mahkeme salonu olarak görülebilinir. Mahkûmlar ise, şehrin yıkılmaya yüz tutmuş, eski bir tımarhaneden bozma hapishanelerde tutulmaktaydılar. On beş kişilik yere kırk kişi doldurulduğundan, nefes almakta güçlük çektikleri yüzlerinden belli olan mahkûmlar, kendi aralarında dayanışmayı da artırmışlardı. Mahkûmlar tek bir dil konuşmakta, ara da sıra da Türkçe laflar da duyulmaktaydı. Çoğunluğu erkeklerden oluşmakta olan mahkûmlar, kadınların ve çocuklar için ayrı bölümler kurulmuş, onların da durumu erkek mahkûmlardan pek farkı yoktu.

”Şu anda bulunduğumuz şehir dünyanın en ünlü coğrafyacısı ve gezgini olan Strabon doğdu. Bilinen tüm dünya ellerini dolaştı, derler ki gezgin Strabon Afrika’da Etiyopya’ya, Avrupa’da İngiltere’ye dek gitmiş...

Buranın her karış toprağının bir öyküsü, destanı vardır. Yıllardır biz Hıristiyanlar ve Müslümanlar aynı pazarı, ortak yerleri özgürce paylaştık. Ülke zengin ve bereketliydi. Hepimizi beslemeye yeterdi. Aynı şarkıları dinler, birlikte hüzünlenirdik. Bundan iki yüzyıl önce Kapadokya’dan gelen Türk Hıristiyanlar da buraya hemen uyum sağlamış, daha bir renk katmışlardı. Başkilisemizde bu şehirde bulunmaktaydı. Başpiskoposu da Germanos Karavangelis, boylu boslu, saygıdeğer bir kişidir. Bu Başpiskoposluğa bağlı Trabzon, Samsun, vb. On iki Hıristiyan kenti ve 394 köy bulunmaktaydı, şimdi bunlardan hangileri ayakta bilmiyorum... Dışarıdakilere ne oldu?"

”Peki, neden buradayız?”

”Ah Tolika, ne olduğunu ben anlayabilsem, sana da açıklayabilirdim. Aç mısın, bugün karnına bir şeyler girdi mi?

Koşulları anlamaya çalışıyorum, ama ben de anlamıyorum, öksüz kızım! Bu yaşında ne acılar gördün, önce anneni daha sonra babanın öldüğünü gördün, daha sonra ablanı kaybettin, benim şansız kızım! Nasıl oldu da buralara geldin, sormaya bile dilim varmıyor, korkuyorum. Her kişinin öyküsünü duyduğumda, öfkem biraz daha artıyor...

Tanrının bize karşı bir sınaması mı bu çektiklerimiz, yoksa geçmişte yaptığımız günahkârların bir bedeli mi? Anlamıyorum, anlayamıyorum... Ben de soruyorum kendi kendime, ama hala bir yanıt bulamadım... Belki burada bırakacağız vücutlarımızı, ruhlarımız acaba özgürlüğe kavuşur mu? Tanrı hepimizi afetsin!”

”Neden tanrı affedecekmiş, biz hiç suç işlemedik ki!”

”Haklısın yavrum, senin yaşında ki bir yavru nasıl suç işler, nasıl olurda burada oluruz? Hadi ben yaşlı bir adamım, ya sen?”

Biliyor musun bilmem, burası eski bir tımarhaneydi, çevresine dahi gelmezdik şimdi bizi buraya tıktılar, sonumuzu bekliyoruz. Açlık bir yandan, hastalık bir yandan... Kırılacağız, hiç kimsenin ruhu duymadan...

Komşumuz tüccar Agop Çömlekçiyan’ı anımsıyor musun, ne sevimli adamdı, bir gün aniden ortadan kayboldu, kentin diğer Ermenileri gibi... Arada söylentiler dolaşıyordu, sürgüne gönderilmişler, Çorum ve Merzifon civarlarında birer koyun sürüsü gibi dağıtılıp, kıyıma uğradıkları söyleniyordu... O zaman dahi anlayamamıştık, insanın aklına hayaline sığdıramayacak kadar büyük bir kötülüğün ortada dolaştığını... Zaman geçti, şimdi bizi buldu... Acaba komşularımız şimdi bizim o gün düşündüğümüz gibi mi düşünüyorlar?”

”Şu bizim sürekli alış veriş yaptığımız Agop amcadan mı bahsediyorsun? Hani kızıyla sokakta oynadığım... Ablam Sofia ile birlikte ne güzel oyunlar oynamıştık, adı?.. Adını hiç unutabilir miyim, Janet. Çok duygulu, hislerini göstermekten çekinmeyen arkadaşım... Benim sevgili arkadaşım, şimdi neredeler?...”

"Onlar gittiklerinde sessizlikleri kalmıştı, tıpkı bizim evlerimizi bırakıp dağlarda saklandığımız zamanlarda olduğu gibi... Sadece sessizliğimiz kalmıştı, evlerimiz çoktan yıkılmış, köylerimiz şimdi çocuk cıvıltılarının olmadığı, kuşların dahi geçmediği yerler oldu. Terkedilmiş yalnızlıklarımız kaldı, yanlarımızda... ”

”Anasız babasız kaldım, bir de ablasız, ablamı en son ben arabadan düştüğümde görmüştüm. Araba giderken arkasından abla al beni, bırakma diye ağladım. Ağladım, koştum, son nefesime kadar, yetişemedim arabanın arkasından. Kalmıştım, yolun ortasında... Terkedilmiştim. Sofia, unutma beni burada, Sofia!”

Tolika sessizliğini bozmuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu, üst üste binmiş mahkûmların arasında Tolika’nın ağlaması üzerine tüm kafalar onun tarafına dönmüştü. Sessiz bir bakış vardı, gözlerde hüzün, sese dönüşüyordu. Kim yakınını kaybetmemişti bu kargaşada. Her bir aile paramparça olmuş, kalplere hüzün oturmuştu.

”Ağlama yavrum, Sofia’da seni arıyordur. Onu unutma, kadersiz yavrum!”

Hıçkırıklar arasında Tolika;

”Buna kader mi denir, ne biçim kader ki, tüm acıları bana yükledi.”

”Sade sana değil yavrum, biz Ellenlerin üstüne örtüldü sanki...”

”Evlerimiz yıkıldı, ama kiliselerimiz yıkıldı mı?”

”Tanrının evlerini, tanrı korur... Şu anda önemli olan bizleriz, kimseler duymadan hepimizi bir mezarın içine doldurup üzerimize toprak serpecekler, bak görüyorsun, salgın hastalık sonucu Zinon, Aristias yatmakta, belki yakında canlarını tanrıya emanet edecekler, bir doktor dahi gelip halimize bakmıyor... Hepimiz öleceğiz bu duvarlar arasında... ”

”Böyle konuşma, yaşayacağız, tanrının izniyle bunu da aşacağız, ben ablamı bulacağım, nerede olursa olsun, yaşayacağız!..”

Kendinden beklenmeyen yanıta, duyanlar dahi şaşırmıştı, sanki büyümüşte küçülmüştü... Gerçi o kadar acı insanı çabuk olgunlaştırıyordu. Yaşından büyük gözüküyordu. Kimse kimsenin yaşını tahmin edemez, yaşlarının çok üstünde gösteriyorlardı.

”İnşallah, inşallah... Allahın nuru üzerinde olsun...”

Hava durmadan yağıyor, bir yandan Yeşilırmağın coşkulu sesi etrafı kaplarken, hastaların iniltileri koğuşları doldurmaktaydı...

Onlar ölümü ve cehennemi burada yaşıyorlardı, bu eskiden tımarhane olan bu binanın içinde... Dışarıdan ara sıra bağırtılar duyuyorlardı, bu sesler askerlerin nöbet değiştirdiğinin habercisiydi... Yüzlerinde sakaları uzamış, zayıf insanlardı. Hangi köyden, hangi ananın kucağından buraya gelen yavrucaktılar... Savaşın tüm yorgunluğu yüzlerine vurmuş, ondan dolayı kaç yaşında olduklarını dahi tahmin edemezdin, vaktinden önce yaşlanmış insanlardırlar, tıpkı mahkûmlar gibi... Bu zavallı askerlerin anaları ne ağıtlar yakmışlardır, bunların arkalarından...

Papaz Anastas konuşmaya ara vermiş, kendi iç dünyasına dalmış gibiydi. Yanı başında ağlayan Tolika için bir şey yapamıyordu... Ağlaması gittikçe azalmıştı ama içi parçalanıyordu... Kilisede olsa belki güzel sözler bulabilirdi, ama şimdi dili varmıyordu, ne söyleyebilirdi... Ölümü ne kadar sükûnetle karşılayabilirdi, üstelik güçlü olmalıydı, o bir din adamıydı ve İsa’nın ölüme giderken dahi duyduğu duyguları duyması gerekiyordu... Her yıl bunlardan bahsetmiyor muydu, şimdi kendisi bir İsa olmuştu!

”Ne için savaştıklarını bilmeden, o cepheden bu cepheye sürülmüş olan askerler, bugün bizim kapımızı bekliyorlar... Sanki o cephelerde omuz omuza savaşan bizler değilmişiz gibi tıkılmıştık buraya... Ölüm ne zaman gelecek ve bizi kucaklayacak, artık çaresiz bir şekilde onu bekler olduk... Göstermelik bir mahkeme koymuşlar, asker kaçaklarını ve bizleri vatana ihanetten yargılıyorlar, şimdi sormazlar mı, peki bu kız ne yaptı da yargılıyorsunuz? Bu bir insanlık suçu değil mi? Sadece Hıristiyan olduğumuz için bizi buraya doldurdular, hiç bir savunma hakkı tanınmadan ölüme mahkûm ediyorlar!”

Tolika ağlamaya ara vermiş, gözleri ile sanki sonsuza bakıyordu... Aniden;

”Ölmek ne demektir? Ölümün anlamı nedir, bilmiyordum.”

"Kim biliyor ki yavrum?"

"Kim bilir?"

Bu arada başka bir kadın, gözlerini yerden kaldırmadan konuşmaya başlamıştı. Sanki papaz Anastas ve Tolika ile konuşmuyor da, boşlukta birine anlatıyordu.

”Ocağımıza düşen ateşin, başımıza gelen felaketin o zaman bilincinde değildik. Yalnızca anamın ağlamaklı yüzü, benim de acıya ve üzüntüye boğulmama neden oluyordu... O günden beri anamın yüzü hiç gözümün önünden gitmedi. Bir süre sonra onu da kaybettik. Anamın ölümü gözeneklerimde bile hissettim...”

Bir süre sessiz kaldıktan sonra, konuşmasına yeniden başlamıştı. Duruşunu dahi değiştirmemişti, konuşması sanki kendi iç konuşması gibi sessizdi. Gözlerini yere sermiş, onlara anlatıyor izlenimini veriyordu.

”Bütün felaketler üst üste geldi, tanrı bizi cezalandırıyor olmalı... Her yerde ateş vardı, ateş ocaklarımıza düştükten sonra, kadınlarımız çocukları ile birlikte dağlara çıkıyor, daha önce dağlara sığınmış olan asker kaçakları ile buluşup olan biteni tartışıyorlardı, başımıza gelen felaketleri anlamaya çalışıyorduk. Daha düne kadar ortak paylaştığımız sokaklar bölünmüş, birbirimize düşman gibi bakmaya başlamıştık. Karşılıklı öldürmeler sonucu olaylar bir kısır döngüye dönüşmüştü. Bu şiddetin, vahşetin bütün vebali Karadeniz'de ki bütün Hıristiyanlara yüklenmişti. Cinayetler ve cürümler meşrulaştı. Askerler, çeteler asker kaçaklarını bahane ederek köyleri kasabaları basarak, zulüm uyguluyorlardı... Ama bastıkları köylerde genellikle daha önce boşaltılmış oluyordu. Askerler yakaladıklarını ya öldürüyorlar, ya da şehre götürerek asıyorlardı. Bunları gözleri ile görmüş Anesti’nin komşusu Huri. O anlatmış Anesti’ye, Samsun’da 47 Hıristiyan’ı Saathane meydanında asmışlar...”

Onlar cehennemi ve ölümü birlikte yaşıyorlardı...

Dışarıdan bakılınca da aynen öyle, cehennemi ve ölümü birlikte yaşıyorlardı...

”Bizim gazeteci Nikos Kapetanidis gerekli savunmayı yapacaktır! Ne olursa olsunlar onun sesini kısamayacaktır Emin Bey! ”

”Ama yeni yargıç Bafralı eski avukat, Amasya milletvekili Emin Bey bize düşman.”

”Olsun ne olursa olsun, bizim gazetecinin sesini duyacağız...”

Emin bey kavgacı bir yapısı vardı... Osmanlı meclisinde Bafra milletvekili olarak görev yapmıştı... Yeni kurulan mecliste Pontus’lar hakkında her tülü konuşma yapmaktan çekilmemiş, hatta onların askerin önüne katılmasını dahi önermiştir. Yunanlıların İzmir’e çıkartmasından sonra saldırıları bir histeri halini almıştı... Karadeniz kıyılarında ki asker kaçakları ve oranın ahalisinin oluşturmuş olduğu çeteler Türk köylerine yaptığı baskınlarda birçok masum insanı öldürmüştü... Vatanın gittikçe küçülmesine diğer Türkler gibi düşünüyordu, tüm suç Hıristiyanlardaydı. İttihat ve Teraki partisi ”Tek dil, tek din, tek halk” sloganını formüle etmeye başlamıştı... Bu düşünceye sonuna kadar bağlı gözüküyordu... Orta boylu olan Emin Bey kürsüye çıktığında tüm dünyayı ben yarattım özgüveni ile konuşuyordu... Sesini gereğinden faza yükselterek, savunma yapmak isteyenleri salondan ya kovuyor, ya da konuşmadan izlemesini salık veriyordu...

Zaten yaşadıkları cezaevi koşulları ve daha önce buraya gelene kadar eziyetlerden dolayı yorgun düşmüş mahkûmlar, sanki kaderlerine boyun eğmiş gibi görünüyorlardı. Ara da sırada sesini çıkarmaya çalışan mahkûmlara karşı katı tutumu ile mahkûmlar arasında kötü bir üne kavuşmuştu Emin Bey...

Emin bey göreve başlar başlamaz, daha önce Mahkeme başkanı Tahsin Bey tarafından yargılanmış olan Amasya Müzik ve Folklor derneği Orfeis’i yeniden yargıladı, Çünkü mahkeme başkanı Tahsin Beyin verdiği cezayı az bulmuştu... Bunlara öyle bir cezalandırılmalıydı ki örnek teşkil etmeliydi... Burada Pontus hayali artık bir daha görülmemek üzere tarihe gömülmeli inancındaydı...

Bolşevik devriminden sonra tüm dünya dengelerini yeniden değişmesini sağlamıştı. Devriminden sonra Pontuslara yönelik her türlü yardım sonlandırdı. Artık onlar için sonun başlangıcı başlamıştı. 1918 Şubatından sonra Rusların Karadeniz’den ayrılması ile o bölgede yaşayan halkın felaketi tamamlanır...

Trabzon’a giren Türk askeri, orada yaşan Rumların ileri gelenlerini tutuklamış, Amasya’da kurulan İstiklal Mahkemesine getirilmişlerdi. Batum’da bağımsız Pontus Meclisi kurdukları gerekçesi ile Trabzon eski milletvekili Matteos Kofidis, gazeteci Nikos Kapetanidis ve tüccar Al. Akriditis... Suçlama hepsini kapsıyordu. Her biri ayrı ayrı, hem de birlikte imparatorluğun bir bölümünü parçalayarak ele geçirip, Gürcistan’dan Zonguldak’a kadar olan bölgede Pontus Devleti kurma fikrinden yana olmaktan dolayı suçladı... Hiç birine savunama hakkı tanımadı, isimleri tek tek çağırıyor, onlara kararı ezbere okuyordu Emin bey...

Herkes artık kendi durumu hakkında konuşmaya başlamıştı, birçoğu birbirini ilk defa görüyordu. Ama ortak yönleri, ortak dilleri, ortak kaderlerleri onları burada buluşturmuştu. Trabzon başpapazı ve eski milletvekili olan Matheos Kofidi;

“Şehirlerimize giren Türk askerleri yağma ve talana tuttu, masum insanlarımızı buralara kadar sürdü, Ermenilerin kaderini paylaşır olduk... Belki de bizi çöllere sürecekler, orada susuzluktan kırılmamızı bekleyecekler, tabi oraya kadar sağ gidebilen şanslılar için... Bu dağlardan, ata diyarından dönmemek üzere yola çıktığımızın pek farkında değildik başta... Ermeniler nasıl kırıldıysa bizde kırılacağız!”

Ortak kaderlerinin belirsizliği üzerine, her biri kötü senaryolar üretiyorlardı, gelecekleri ya da olmayan gelecekleri hakkında...

Emin beyin Amasya Müzik ve Folklor Derneği davasında Kaptan Çodu’nun bir mektubunu bahane ederek dernek üyelerini ölüme mahkûm etmek istemişti. Mahkeme hâkimi Tahsin Bey mektubun orijinalini görmek istemesi üzerine işler karıştı, çünkü mektup 1909 yılına ait olduğu ortaya çıkmıştı ve o dönem ki yönetim artık yoktu, bunun üzerine dernek üyeleri ağır ceza aldılar, en azından ölüm cezasından kurtulmuş olmuşlardı... Oradan direkt Erzincan cezaevine sevk edilmişlerdi... Emin beyin beklentileri yerine gelmemişti, ama en azından Pontus rüyasının artık sonlandırıldığını belirtiyordu...

Mahkeme bu olaylar olurken, Yunanlılara karşı yapılan savaşta Türk ordusu zaferler elde etmeye başlamıştı. Yunan ordusu Anadolu topraklarından geri çekiliyordu...

Nureddin Paşanın büyük yararlılıklar gösterdiği söyleniyordu... Yıllar önce ayrılmak zorunda kaldığı şehre ilk o girecek gibi gözüküyordu... Belki bu hava bu dernek üyelerinin ölüme mahkûmunu engellemişti... Yunan ordusunun geri çekildiği mahkûmlar arasında daha fazla endişeye yol açmıştı, artık hiç bir yardım onları kurtulmasını sağlayamazdı. Bu şehirde sonlarını beklemek kalmıştı...

“Koçkiri’li Gönül’ü anımsıyor musun, o da bizim oralara yıllar önce göçmüştü. Daha sonra iyi arkadaş olmuştuk... Kalbi temizdi, saf bir insandı... Her şey alt üst olduğu dönemde onu da görmez olduk, acaba o da Koçkiri’de ki isyana katılmış mıdır? Onun kaderi ne olmuştur? Yoksa bizim kaderimiz gibi, ölümü mü bekliyor? "

Tolika bir süredir ağlamayı kesmiş, sessizce konuşmaları izliyordu, kafasını bir o yana bir bu yana çevirirken, birden papaz Anastas’a dönüp soruları peş peşe sıralamıştı.

“Nereden aklına geldi, benim zavallı Tolika’m... Hiç anımsamam mı, ne hoş bir insandı, Hıristiyan olmadığı halde, ne sabırla beklerdi Seni kilisenin önünde... Bir an önce senin ayinden çıkıp, onunla oynamanı beklerdi... Daha sonraları o da özel günlerimize gelmeye başlamıştı, Paskalya eğlenceleri sırasında anlattığım öyküleri can kulağı ile dinler, daha sonra anlamadığı yerleri ne içten sorardı. Anımsamam mı benim öksüz yavrum!”

Bu arada söze karışan Maria;

“Bir de onun komşusu Huri, gözleri siyah mı siyah, kalem gibi kaşları, su gibi sesi vardı. Yörük güzeliydi, yürüyüşünde bir destan havası vardı, öyle bir sallanışı vardı ki, tüm gözler üzerine döner almazdı, kimse alamazdı ondan gözünü... O sokaktan geçtin mi bir güneş doğar sanırdın, her yer ışıl ışıl olur, dansa dururdu sokağa düşen ışıklar... Ne güzel, bir ortamdı, her dil konuşulur, hiç bir sorun yaşanmazdı... Çocuklar bir birlerine Yunanca, Lazca, Kürtçe, Türkçe karışık konuşurlardı... Ama hepsi de bir birleri ile anlaşırdı... Koçkiri’de ki olayları Nureddin Paşa kanla bastırdığı söyleniyor, hatta ona bıraksalar isyana katılan ya da katılmayan ne kadar Kızılbaş Kürt varsa sürülüp, çöllere Ermenilerin kaderi ile ortak yapmak istemiş... Ne kadar asker kaçağı varsa yakalamış, görülmedik eziyetler etmiş, zaten bir deri bir kemik kalan zavallılara hiç acımamış, almış buradan ta Afyon’a kadar götürmüş, oradan İzmir’e kadar nefes almadan götürmek istemiş... Yeni yönetimin lideri Mustafa Kemal paşa ile bile boy ölçüştüğü söyleniyor... Kendi başına bir buyruk olmuş, astığı astık, kestiği kestik bir miralay olmuş... Mustafa Kemal paşa bunun nefesini çabuk keser, diğer muhalefetlere yaptığı gibi...”

Mahkeme salonu içinde sessizlik hâkimdi, Tahsin bey her zaman bulunduğu yerde oturmaktaydı. Sıkıntılı bir hali vardı. Emin bey ölüm cezasını tek tek açıkladığında tüm mahkûmlar; ”AŞKOLSUN ADALETİNİZE!” diye haykırdılar.

Daha sonra cezaevine dönen mahkûmlar kendi cenaze törenlerini kendileri yaptılar, çünkü onlar için bir cenaze töreni yapılmayacağını biliyorlardı. Bu cenaze törenini Akdağ Maden’den Papayeorgi ile birlikte piskopos yardımcısı Platon Ayvacidis yaptı.

Nureddin Paşa Koçkiri isyanında en son olarak 17 Haziran 1921 tarihinde Haydar ve kardeşi Alişan 32 yoldaşı ile birlikte teslim aldıktan sonra, isyan eden bu Kürtlerin Türk köyleri içine yerleştirilesi önerisi TBMM’e bir raporla belirtti. Bu öneri Meclisteki görüşülürken, Kürt milletvekilleri tarafından şiddetli karşı gelmeleri üzerine ret edilmiş olmasına rağmen, Dersim isyanından sonra hayat bulacaktır. Bu görüşmelerden sonra Nureddin paşa Merkez Ordusu Komutanlığından alınmış, yerine Cemil Cahit Bey atanmıştır. Fakat bu alınma olayından sonra Nureddin Paşaya herhangi bir ceza verilmedi, daha sonra Birinci Ordu Komutanlığına atandı. Bir süre sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Orta Anadolu ve Karadeniz bölgelerindeki huzuru sağlamadaki başarıları dikkate alınarak Takdirname ile İstiklal Madalyası verdi.

Nureddin Paşa Koçkiri’yi bastırmış, İzmir’e kadar gitmiş büyük bir komutan olmasına rağmen, Meclis tarafından Mustafa Kemal’e Başkumandanlık nişanı vermişti, buna çok içerlemesine rağmen, görevinin başında bulunmuştur... İzmir’e girdikten sonra, orada bulunan Rum ve Ermeni ahalisini İstiklal Mahkemesine onlara gerekli cezaları verilmesi için çıkarmış, daha sonra Batı Anadolu’da bulunan Yunan ve Ermeni’lere karşı takip harekâtı yapmış, 18 Eylül tarihine kadar Batı Anadolu tüm düşmandan temizlenmiştir. Bütün bu harekâtlar sırasında Amasya’da ki istiklal mahkemesi devam etmiş, Yunanların tamamı ile Anadolu’dan çıkarıldığı gün yeni devletin hükümeti artık Pontusları tehlike olarak görmediği için açılan davalar başka mahkemeye sevk edilerek, bu istiklal mahkemesi kapatılmıştır. Mahkeme toplam kırk gün açık kalmış olmasına rağmen, birçok can ya salgın hastalıktan ya da idam edilerek can vermiştir. Geri kalan mahkûmlar başka mahkemelerde yargılanmış, cezalarını çekmek üzere Erzincan tutukevinde gönderilmişlerdir. 1924 Mübadelesi ile Yunanistan’a dönebilinceye kadar orada kaldılar.

Bu mahkeme tarafından verilen ölüm kararı üzerine, Amasya şehir meydanında asılmışlardır. Hiç bir dini tören olmadan, Amasya dışında ki bir çukura gömülmüşlerdir...

 

ismail cem özkan

Temmuz – Ağustos 2002

Köln

*Ermeni halk türküsü

Etiketler :

Kalabalığın arasından ellerini sallaya sallaya ilerliyordu. Bir yandan çevresine duyduğu bağırtıları dinlerken kendiyle gurur duyuyordu. Bugüne kadar birkaç defa şapkayı alıp gitmişti, ama o hep yanındaydı. En zor gününde dahi yanında olmak vardı. o bu kalabalığın söylediği sloganı hak ediyordu. "vatan gurur duyuyor!" diye düşündü.

 

Kalabalığın arasında ilerliyordu; çevresine dikkatlice baktı, sonra yanındaki ile anlaşılmayan bir konuşma geçti ama ne söylediğini kendisi de bilmiyordu. Oysa dudaklar oynuyordu. Karşısındaki, çok ciddi bir ifade ile anlamış gibi kafasını sallıyor, sonra çevresine daha dikkatlice bakıyordu. Çevrede insanlar sanki birbirlerini ezecekmiş gibi üst üste yığılmışlar, görmek ve ellerini sürmek için hep onlara doğru hareket ediyorlardı. İnsan bu durumda ister istemez savunma konumuna giriyor,  itekleye itekleye yol alıyordu. Yol uzadıkça uzuyordu. Şu konuşma kürsüsüne bir çıkabilse nefes alacaktı, sonra ciddiyet ile çevresine bakacaktı, ama ona, bu uğultu içinde sanki hiç ulaşamayacakmış gibi geliyordu.

 

Kalabalık daha bir hareketlenmişti, daha fazla bağırıyordu, daha çok heyecan duymaya başlamıştı. Kalabalığın heyecanı kendisine de geçmiş, merakla çevresine bakıyordu. (aynı cümlede üç tekrar!) nefesi hızlanmıştı, terlemeye başlamıştı. Bir an önce kürsüye varmalıydı. Boğulacak gibi oldu, ya o anda nefessiz kalıp yere yığılırsa ne olurdu? Vatan, yere yıkılan bir adam ile gurur duyar mıydı? Dik durmalıydı. Bu vatan madem gurur duyuyordu, o halde her zorluğa rağmen hedefe varmalıydı. Ayakları titremeye başladı. Korktu; çevresine baktı. Ayaklarının titrediğini gören var mıydı?

 

Daha hızlı hareket etmeye başladı. Kimse görmemeliydi ayaklarındaki titremeyi; soluğu hızlanmıştı, yüzü kızarıyordu, terlemeye başladı. Kimse fark etmezdi neden terlediğini, ama ayaklarının titremesini anlatamazdı.

 

Kalabalık bir yandan bağırıyordu. Söyledikleri sanki tek bir ağızdan çıkıyordu. "vatan seninle gurur duyuyor!" gurur duyulan adamın şimdi ayakları titriyordu. Nasıl bakardı kalabalığa kürsüden? Bir an önce sakinleşmesi gerekliydi, rezil olmak vardı işin ucunda!

 

"Sakinleşmeliyim, sakin ol, panik yapacak bir durum yok, zaten ben buna alışık değil miyim?" sonunda kendi kendine konuştuğunun farkına vardı, çevresine baktı. Acaba bir duyan var mıydı? Yoksa içinden söylediğini sandığı kelimeleri bağırarak mı söylemişti? Korku içinde çevresine baktı, Allah’tan kimse görmemişti gözlerini. Terliyordu. Her yanı su içinde kaldı. Çevresindeki insanları elleriyle uzaklaştırıp nefes alabileceği bir alan açtı. Nefes alabiliyordu, ama çok hızlı nefes aldığını fark etti, solukları kesik kesikti, tıpkı koşudaki gibi koşmuştu, aksine bugün de koşmamıştı. Ellerini göbeğinin üzerine yerleştirdi; göbeği bir inip bir çıkıyordu. Duramazdı yerinde, ilerliyordu, gerisinde insandan bir dalga bırakarak.

 

Kalabalık daha bir heyecana gelmiş, bağrışmalar artmıştı. Bir yandan bayraklar sallanıyor, bir yandan ellerle garip işaretler yapılıyordu. Kendisi ise, kalabalık içinde küçük bir noktaydı, çevresini yararak kürsüye doğru ilerliyordu.

 

Rüzgâr yoktu; rüzgârı aradı. Bir esse, serinliyecek, daha rahat nefes alacaktı.  Esmiyordu. Bugün ne bunaltıcı bir gündü. Olmuyordu, nefes almakta güçlük çekiyordu. Parmak uçları soğumuştu, ama dışarıda sıcak bastırıyordu. Öyleyse neden soğuyordu parmakları? Yoksa kanı mı çekiliyordu, yoksa ölüyor muydu? Kalbi daha bir çılgın atmaya başlamıştı. Tamam, dedi kendi kendine, kalp krizi geçireceğim. Her yanı ter içinde kaldı, kalbinde bir acı duymaya başladı, ama duyduğu gerçekten bir krizin işareti miydi? Eğer kriz geçirir ise, bu durumda onu  hastaneye nasıl yetiştireceklerdi? Bu kalabalık içinden birini hastaneye yetiştirmek bir mucize olurdu. Olamaz, diye düşündü, "eğer olursa, ben burada ölürüm!". Kalabalığı yara yara ilerliyorlardı. Geride insandan bir dalga bırakarak.

 

Kalabalık dalgalanıyordu. Her dalgalanmada yüreği daha fazla sıkışıyordu. Ağzını yukarıya kaldırdı, böylece daha iyi nefes alacağını düşündü. Kravatını gevşetti; artık daha rahattı. Şimdi çevresine daha dikkatlice bakıyordu; gözleri ile etrafı tarıyordu. Önlerinde bir hareketlenme oldu. Adamın teki yerde yuvarlanarak geliyordu sanki o an bir patlama duyuldu, ne olduğunu anlayamadı, patlama ile birlikte, önündekini hemen yere yatırdı ve hızlıca üzerine kapandı. Yere düştüklerinde o üstteydi ve bir yandan silahını çekiyordu. Üst üste patlama sesleri duyuldu. Bugüne kadar kendisi ile özdeşleştirdiği ve korumasını yaptığı politikacıya ateş ediyorlardı, bu ilk defa başına geliyordu. Daha önceleri domates, taş atanlar olmuştu ama ilk defa kurşun atılıyordu. O an ateş edenle göz göze geldi; yuvarlanıyordu önlerinde. Çevrede bir çığlık seli oluştu. Nereye gideceklerini bilemeyen insanların, birbirini ezdiğini görüyordu. Üzerine kapanmıştı, hep kendisi ile özdeşleştirdiği adamın. Gözleri kararıyordu, korktuğu başına gelmiş miydi, yoksa o sevdiği insan ile birlikte ölüyor muydu? Yere yıkılmışlardı; diğer arkadaşları yerde yuvarlananın üzerine ateş ediyordu, yakalanmıştı kıskıvrak. o ise yerde yatıyordu hâlâ, kalkamadı.

 

Alttaki büyük bir sevinç ile “artık kalk,” dedi, “bir şey yok!”

 

Hemen üzerinden kalktı. Hazır ol durumuna gelmek için ayaklarını yan yana getirmeye çalıştığında, garip bir duyguya kapıldı. o an kendisi ile özdeşleştirdiği kişiye baktı. Yaralanmış mıydı? Belki kurşunlar isabet etmiş olabilir diye düşündü. Heyecanla ve dikkatlice baktı, ama hayır, hiçbir yerden kan gelmiyordu. Bununla birlikte, o kişi onun koluna girmiş, aceleyle çevresindeki görevlilere sesleniyordu. Olanları anlamadı; bu görev kendisinin değil miydi, o çağırmalıydı insanları. o an kendi adına düşündüğünü fark etti, ilk defa kendi kendini düşünüyordu!

 

İsmail Cem ÖZKAN

Ekim 2003, köln

Etiketler :


Günlerden bugün Pazar, hiçbir şey yok, sessizlik hâkim. Odamda ben ve çalan bir radyo, yalnızlık doldurmuş odamı yine, dışarıda rüzgâr, içeride ben. Rüzgârın sesi duyulmuyor; dışarıda ağaç yapraklarının teker teker yere düştüğünü görüyorum. Ben günleri teker teker deviriyorum, odamda ben ve yalnızlığımın sesi.

Dışarıda yapraklar yeryüzünü kaplarken, odamı da radyonun sesi kaplıyor, dışarıdan haber veriyor. Radyonun sesi beni alıp geçmişe götürdü.

Geçmiş ne anlamsız gelir bazen, bazen ise en olunmayacak yerde karşına çıkar ve dikilir. Kurtulmak istersin, hayır o senin peşindedir, artık kurtulamazın.

Bir yıl daha devriliyor takvimlerden, yine birbirini izleyen yıllar devam ediyor. Her sene alınan takvim yaprakları, bak şimdi ne kadar temiz ve ben alıcı, ama ya giden, benimle birlikte yaşlanan yapraklar, onların ömürleri ne kadar kısa; on iki ayda hepsini koparıp attım. Dışarıda rüzgârın kopardığı yapraklara takılıyor gözüm; acaba beni de biri koparıp atacak mı?

Bu yıl da uzakta kaldı. Eski günlerden, gün geçtikçe uzaklaşıyorum. İstemiyorum, hayır! Hayır, gitmeyin, ben sizinle yaşıyorum; giderseniz, nasıl ayakta kalabilirim? Gitmeyin!

Odamı yalnızlık doldurdu; dışarıda rüzgâr, yaprakları tek tek koparmaya devam ediyor!
Yeryüzünü yapraklar kuşatmış, sarı ve kırmızı…

Odamda rüzgâr yok, sesi de yok, ama radyonun sesi kuşatmış beni, dışarıdan haber veriyor. Ben ve radyo; radyoya bakıyorum, pencerem acaba radyo mu olmuş?

Dışarıdan haber veriyor, görmüyorum dışarıyı, ama seslerle algılamaya çalışıyorum. Günlerden bugün Pazar, İstanbul’daki patlamayı konuşuyorlar hâlâ. Şanslıydım, uzaktaydım…

Oradaki sokağı da sessizlik kaplamıştır şimdi, tıpkı benim odam gibi. O sokağı rüzgârın sesi doldurmuş; pencereden dışarıyı seyrediyorum, duymuyorum rüzgârın sesini, ama düşen yaprakları izliyorum, teker teker düşüyorlar yeryüzüne doğru.

Bir bomba düşüyor, herhangi bir yere, kalbim her an parçalanıyor, parçalarım sarmış odamı, her bir yerde benden bir parça duruyor. Dışarıda rüzgâr, odamda ben, yalnızlığımla baş başayım.

Rüzgâr, oda, radyo ve ben... Günlerden Pazar, sessizlik her yeri kaplamış... Takvim yapraklarından son yaprağa bakıyorum, elimde bir tanesi kalmış, onu da koparacağım ve ömrümden bir yıl daha atacağım...

Yeryüzünü yapraklar kaplamış, odamı geçmişim... Yalnızlığım odamı doldurmuş, sessizce beni seyrediyor. Sessizlik içinde radyoyu dinliyorum.

16 Kasım 2003
Köln


ismail cem özka
n

Etiketler :

Mayakovski...

13/5/2006

Dağıtılmış kuşağın dağıtılmış çocuklarıydık!

İnsanların üzerinden panzerler geçtiği yıllarda savruluyorduk, bir o yana bir bu yana doğru. o sıralarda sesli şarkı söylemek dahi güç iken biz sokakların şairi Mayakovski'yi gündemimize alıp dergi sayfalarına taşıyorduk. Sokakların sesi olduğumuzu iddia ederek, ama sokaklarda sessizlik hâkimdi, korku her yeri kuşatmıştı.

O karanlık dönemlerde el altından okunan nazım şiirlerinin sesinin yüksekliğine kaynaklık eden şairi tanımakla başlayacaktık, sokakların sesini daha iyi yansıtabilmek için.

Çünkü Mayakovski her ne kadar komünist olsa da yabacıydı, yabacılara pek yüz vermezdi polis!

Sokakların şairi, Mayakovski'yi tanımaya başlarken, baktık ki, şairin tek şairlik özelliği yok, yetenek akıyordu her yerinden!

Hayran kalmıştık, artık günlerimiz, Mayakovski olarak akıyordu.

Sokaklarda korku hâkimdi, yüreklerimizde geçmiş kavganın gururu vardı, her ne kadar yenilmiş olsak da.

Evet, yenilmiştik, bu yenildiğimiz dahi söyleyemiyorduk, hala geçmişte yaşayanlar vardı, hala hayaller içinde yaşıyorlardı, korku sokakları kuşattığında.

Biz o korkuyu yırtıp atmayı başarıyorduk, şairi gündemimize almakla…

Seslerin dansı vardı şiirlerinde, o dansı görmüştü ilk defa nazım ve vurulmuştu, anlamamıştı ne yazdığını, ama vurulmuştu seslerin dansına.

O gün tanıdı ilk defa Türk şiir severler, tanıdılar ve sevdiler…

Karanlıkta yazılar haykırıyordu, isyanı anlatıyordu, güzel günlerden bahsediyordu, üstelik hiç anlamadığı halde şekli gösteriyordu.

Şairler sessiz kalamayacaktı bundan sonra, haykırmayı öğrendiler, sokakları taşıdılar şiirlerine.

Uzaktan bir şair getirmişti, şeklini, sevmişti hareket, propagandasını dahi yükselen sesler üzerine oturtmuştu.

Korku her yeri kuşattığında, gönüllerdeki bir ışıktı artık şiirler.

Uzaktaki hatta hiç görmediği ülkenin insanların kalbini kazanıyordu Mayakovski.

Hem de mücadelenin sembolü oluyordu…

Sokaklar hala korkuya teslim olmuştu, onun gençliğinde ki gibi yeraltında değildik, henüz devrim koşulları yoktu ülkemizde, ama onun sesini sesimize rehber ederek durmadan okuyorduk, hayallerimiz vardı, o hayallerimiz gerçekleştirmek istiyorduk!

Sokaklar korkuya değil sevgiye teslim olmalıydı!

Benim için önemli dostlarım ile karşılaştığımı düşünüyordum, her birimiz Mayakovski olabilirdik, çünkü farklı yetenekteki insanlar olarak bir araya geliyorduk!

Kendiliğinden gelmiştik bir araya, hem de korku duymadan cesaret ile birbirimize güveniyorduk…

Artık sokakları keşfetme zamanı gelmişti, yüksek sesle şiirleri okumak gerekliydi.

Korkuyu kaldırıyordu öğrenciler, sokaklarla inmişti. İşçiler ilk büyük grevlerine çıkmışlardı, o güngörmüştük, bir işçinin etrafını on polis kuşatmıştı, demek ki, korkuyu yaratanlar korkuyordu, onun için grev gözcüsünün etrafını kuşatıyorlardı, dayanışmayı engellemek için!

Bütün engellemelere rağmen, dayanışma için tiyatrolar oynuyor, sergiler açılıyor, konserler düzenleniyordu, korkuyu yırtıyorlardı, şairler yüksek sesle şiir okumaya başlamıştı.

Panzerler geçmişti üzerimizden ama hala yazı ve şiir direnmeye devam ediyordu.

Romantik devrimci miydik o yıllar, bilemem, ama kavga sürüyordu dışarıda!

Dergiyi hazırladık, ilk sayısını büyük ustaya adadık, sokakları keşfedeceğimiz umarken, karanlık hücrelerde sesler ile tanıştım. Acılar birbirini kovaladı benim için, artık sokakların sesini arkadaşlarım seslendirmeye devam edeceklerdi, ama ben uzaklara doğru yola çıkacağımı o an bilemezdim.

 

Not. Adı geçen dergi nitelik adı altında yayınlandı, iki sayı çıkabildi, daha sonra kapandı. o dergide yazanlar her bir kendi alanında yetkin insanlar oldu. Kendiliğinden bir araya geldik, kendiliğinden ayrılmadık, zorunlu bir ayrılık oldu.

Yılmaz Onay, Ankara sanat tiyatrosunda “bu zamlar bana karşı” adlı oyunu grevdeki Netaş işçileri için sahneledi…

İstanbul’da ve Ankara’da dayanışma konserleri yapıldı…

Sivas’ta imece usulü yapılan etkinlikler oldu.

Ankara’da sanat tiyatrosunda “dayanışama” adı altında sergi açtım, açılışta dayanışma için tiyatro oynandı, seyirciden daha çok dışarıda polis vardı!

Aydınlar grev ile dayanışma örneği gösterdiler…



Aralık 2003
Köln


ismail cem özkan

Etiketler :

İzmir, tatlı ve sevgili şehrim.

Birgün şayet senden uzakta

Ölürsem; Beni sana getirsinler.

Fakat; mezarıma götürürken

ÖLDÜ demesinler

UYUYOR desinler, koynunda

tatlı İZMİR’im

 

Dario Moreno

 

Bir eylül günü poyrazın sesi yankılanıyordu şehrin üzerinde.

Evlerden sızan ışık tanecikleri sokakları aydınlatıyordu. Işıkların pencereden sızmaması için sıkı sıkıya kapatılmış olmasına rağmen, yinede bir yer bulup sızıyordu. Sokaklar olduğundan daha karanlıktı, sokak köpekleri dahi ulumalarını bu akşam sonsuzluğa bırakmışlardı. Kuş uçsa kanatlarının sesi duyulacak gibiydi.

Bir mayıs günü kimse düşünememişti, şehrin tüm kaderinin değişeceğini. Sadece kader mi, tüm komşuluklarda değişmişti, yıllardır oluşturulmuş olan güven duygusu hepten ortadan kalkmıştı. Komşu komşusundan kuşkulanır olmuştu uzun zamandır. Büyük savaş başlamadan başlamıştı, güvensizlik komşular arasında.

Büyük fırtınanın geleceği sanki önceden biliniyordu. Bütün bu fırtınalara rağmen, güvenli bir koyda yaşıyor gibi yaşamışlardı. Küçük Asya’daki gelişmeler buraya göç olarak yansımıştı. Büyük savaş öncesi başlayan göç, savaş sırasında daha büyük bir ivme kazanmıştı. Sokak, dilencilerden ve açlardan geçilmiyordu. Osmanlı İmparatorluğunun Küçük Asya’da kalan ikinci büyük şehriydi İzmir. Körfez doğal bir korunak olmuştu.

Şehir kurulduğu günden beri böyle bir güvensizlik oluşmamıştı. Her cemaat kendi içine daha çok kapanmış, gelişmeleri kaygı ile izliyorlardı.

Bir mayıs günü Nurettin Paşa körfezde Yunan gemilerini görmüştü, diğer müttefik gemilerinin yanında. Hükümet konağı balkonunda keskin gözlerinde endişeli bakışlar ile izlemekteydi körfezi.

Beklenen gerçekleşmemiş, İzmir yeni sahiplerini bekliyordu.

O yeni sahiplerine boyun eğmektense çarpışarak ölmeyi yeğlerdi. Geçmişte yaşamış olduğu tecrübeler bunu gösteriyordu.

Kardeşini de bir balkan savaşında kaybetmişti, o günden beri askerdi. Askerliği bir yaşam biçimi olarak seçmişti. Kararlı bir savaşçı olması kendisini öne çıkarıyordu. Bir çok cephede savaşmış olan Nurettin Paşa burada da direnecekti elbette. İşgal başladığı günlerde Nurettin Paşa’da direnmeye çekildi. Savaşın nasıl sonlanacağını anladığında, diğer şehirlerde de oluşturulan cemiyete benzer bir çalışmaya girdi ve İzmir’de ilk olarak Müdafaayı Hukuk cemiyetlerini kurdu, olası Yunan işgaline karşı Müslüman halkı örgütledi. Yaptığı bu çalışmalar Mondros Mütarekesine uymuyordu. İtilaf devletlerinin isteği üzerine bu görevinden alındı, bir anlamda kızağa çekilme anlamına gelen İstanbul’a çağrıldı. Bu çağrıya kulak verip, İstanbul’a gitti, fakat yaptığı çalışmalar yüzünden yeniden yargılanıp, aleyhinde idam kararı verildi. O günden sonra Anadolu’da oluşan direnişin içinde duyuracaktı adını.

Nurettin Paşa’nın İzmir’den çekilmesi en çok Rum halkı arasında memnuniyet yaratmıştı, diğer Hıristiyan cemaati içinde büyük bir nefes alma anlamına da geliyordu bu durum.

15 Mayıs günü, havanın kızıla döndüğü vakit, Yunan askerleri İzmir’e giriyordu. İlk girişte beklendiği gibi büyük çatışma olmamış, tek tük silah sesleri duyulmuştu. Türk yurtseverler işgalden önce dağlara çekilmiş, o günün koşullarına uygun düzensiz olarak çatışmaya hazırlanıyorlardı. Nurettin Paşa’nın öncüllüğünde kurulan cemiyet faaliyetlerini yeraltına indirmişti.

Yıllar var ki İzmir şehrini görmemişti. Yaşlanmış, yaşadığı yerden kalkıp geleceği bugünü düşünüyordu. Bir gemi ile İtalya’dan kalkıp buralara geleceğini nereden bilebilecekti ki. Yıllar olmuştu, şehri terk ederken bırakmış olduğu yangın kokusunun hala üzerinde olacağını hiç düşünmemişti.

Çeşme limanına doğru gelen gemide, kendini deniz dalgaları arasında görüyordu. Uzaktan esen meltem ile İzmir’in kokusunu hissetmek ister gibi kafasını yukarıya kaldırdı, derin bir nefes çekti. Gemi çok büyüktü, sanki koca bir şehir içine sığdırılmıştı.

Üç gündür denizde ağır ağır ilerliyorlardı. Yıllardır bu kadar çok Türkçe konuşan insanı bir arada görmemişti. Nereye dönse Türkçe konuşan birileri vardı. Önceleri çok garipsemişti, fakat buralardan hiç ayrılmamış gibi kulağı hemen alışmıştı.

Gemi ağır ağır limana doğru yaklaşıyordu, karşıdaki ada biraz daha sislerin arasında kayboluyordu, evler uzaktan seçilemez hale gelmişti. Çeşme limanı yakınlaşmıştı, uzaktan fark ettiği kale eskisi gibi yerli yerinde duruyordu. Ne kadar çok bina ile dolmuş, koca bir şehir olmuştu. Gemi büyük dalgalar bırakıyor, denizi çalkaladıkça köpükler her yeri kaplıyordu.

Çeşme uzaktan ne kadar güzel görünüyordu. Yıllar sonra gördüğünde kalbi ne kadar bir heyecanla atmıştı, şimdi o heyecan yerini kaygıya bırakmıştı. Kaygılıydı, yıllar sonra gittiği topraklara geri dönerken. Kaygısı yüzüne vurmuştu, düşmemek için elleri ile parmaklılıkları daha sıkı bir şekilde kavramış, kendini rüzgârın akıntısına bırakmıştı.

Gemi büyük bir gürültü ile limana yanaşmış, tatlı bir koşuşturma almıştı yerini. Üç gün boyunca yolculuk yaptığı kişiler eşyalarını ellerine almış kapıya doğru sıraya girmişlerdi. Ellerinde pasaportlar heyecan içinde gümrük kapısına doğru gitmeyi bekliyorlardı. Onların ilk gelişi değildi belki, fakat her gelişlerinde aynı heyecanı yaşadıklarını düşündü.

İnsanın vatanına dönmesi kadar güzel bir şey olur mu diye içinden geçirdi. Kendisi de vatanına geliyordu, üstelik yıllar sonra ve bir yabancı gibi.

Acele etmiyordu, etmek istese de kabinin çarpıntısı buna izin vermiyordu, yıllar yılı kalbinin bu kadar çok kan pompalamadığını düşündü. Yüzüne kan gelmişti sanki.  Elinde tuttuğu İtalyan pasaportu ile gümrük kapısına doğru ilerledi.

Avrupa vatandaşları için ayrılan özel gümrük kapısından geçmek için sıraya girmişti. Ne kadar çok Avrupalı ziyaret ediyordu burayı diye içinden geçirdi. Polis memurunun sadece kafasını görebiliyordu.  Acaba neye dikkat ediyorlardı, avrupada ki gibi hemen geçebilecek miydi?

Yıllar yılı Avrupa içinde hiç pasaport kullanmamıştı, şimdi ilk defa pasaportunu kullanacaktı. Gerçi ismi yabancıydı, ama doğum yerinde İzmir yazılıydı. Acaba neden geldiğimi sorsa ne yanıt vermem gerekir diye içinden geçirdi, turistim ben! Hem de paralı ve yaşlı bir turistim, ne olabilecek ki? Diye içinden kendine moral veriyordu. Pasaportu polise uzatacağı an yaklaştıkça heyecanı artmıştı.  Ellerinin titrediğini fark etti, avucunun içi terlemişti. Pasaport ıslandı mı diye baktı, yok bir şey olmamıştı.

Polisin içinde olduğu kulübeye yaklaşmıştı, dışarıdan gelen poyraz kendisini daha bir sakinleştiriyordu, teri üzerindeki elbiseyi vücuduna yapıştırıyordu. Bu durumda olan sadece kendisi değildi, diğer yolcularda kendisi gibi sırılsıklam olmuşlardı! O yüzden telaşlanmaya gerek yoktu. Polis pasaportu eline aldı, ne için geldiğini sordu, aile ziyareti mi, yoksa iş mi?

Hayır dedi, gezi amacıyla geldim.

İsminiz yabancı ama burada doğmuşsunuz, babanız görev nedeniyle mi İzmir’deydi? Dedi.

Kafasını sallamakla yetinmişti, konuşmaya gerek görmemişti. Poliste anlayışlı şekilde pasaporta bakıyor, aynı zamanda bilgisayara ismini yazıyordu. Eline aldığı damgayı pasaportta açtığı bir sayfaya vurdu ve uzattı. Şimdi arkadaki yolcunun pasaportunu almak için gözleri ile arkadakine bakıyordu.

Derin bir nefes aldı ve kulübenin sol tarafından oluşmuş olan koridordan geçti. Artık Türkiye’deydi!

Kapı önünde bekleyen insanları gördü, biri ismini bir kâğıda yazmış bekliyordu. Önce şaşırdı, neden isminin yazılı olduğunu düşündü, sonra buraya bir tur ile geldiğini anımsadı. Otele gidecekti öncelikle. İşaret etti, yanına geldi. Yanında duran çantasına hemen el attı, artık eşyası ve ismini söyleyen kişi önde kendisi arkada yola çıkmıştı. Eşyasını taşıyan İngilizce konuşuyordu. Hoş geldiniz, umut ederim istediğiniz gibi bir tatil geçirirsiniz gibi. Otelin buraya çok yakın olduğunu, her hangi bir ihtiyacında kendisine yardım edeceklerini… Karşılayan kişiler hiç düşünmeden konuşuyorlardı.  

Saygıyla dinliyor gibi gözüküyordu, aslında dinlemiyordu, çocukluk yıllarını geçirdiği yerleri merak ediyordu. Buraya geliş amacı da o çocukluk yıllarındaki şehri yeniden görmekti. Çünkü burayı terk ederken her yer duman ve kül içindeydi.

Burnuna bir yanık kokusu geldi, yoksa dedi yeniden mi yangın!

Etrafta ne yangın ne de duman vardı.

Her halde geçmişin izi şimdi su yüzüne çıktı diye düşündü.

Yıllardır İtalya’da yaşamaktaydı, fakat o Türkçesinden hiç ayrılmamış gibi kulaklarında çınlıyordu, şimdi ise her yerde Türkçe duyuyordu. Çok garip geliyordu, yıllar yılı Türkçe konuşan bu kadar insanı bir arada görmemişti.

Birlikte seyahat ettiği kişilerden birkaçıyla  bir dolmuşa bindi. Demek ki aynı yerde yer ayırtmışlardı. İtalyanca konuşuyorlardı. O da katıldı konuşmalara, umut ve temenniler sıralanmıştı. Katalogdaki gibi bir tatil düşünüyorlardı. Çevreye eleştirel gözlerle bakıyorlardı. Sanki başka bir evrene gelmiş gibiydiler, ne kadar ilkel görünüyordu yollar, araç her çukura girdiğinde sallanıyorlardı. Yol kenarı diye bir şey yoktu. Hızlı bir şekilde yol alırken etrafa kondurulmuş denizi görmeyi engelleyen birçok bina ile karşılaşmışlardı. Yoksa bir şehre mi gelmişlerdi. Çeşme’yi küçük bir yer olarak düşünmüştü bugüne kadar.

Otele kısa bir sürede vardılar. Dışarıdan baktığında üçüncü sınıf bir yer olarak düşündü ama içine girince ne kadar ihtişamlı yapıldığını gördü. Doğunun ihtişamı bu otele de yansımış dedi. Kendini ilk defa doğuda gibi hissetti. Yerler pırıl pırıl, çalışanların üstü düzenli ve ütülüydü. Göz alıcı şekilde her yer planlanmış, mutlu bir tablo çiziyordu. Önlerinden geçen bikinili insanlara baktı. Gençlik otele ayrı bir hava vermiş diye düşündü.

Kendileri çok iyi karşılanmış ve odaları gösterilmişti. Odalar tıpkı avrupada ki gibiydi, hatta oradan da lükstü. Kendini hemen yatağın üzerine bıraktı. Gözlerini yumdu. Hala inanamıyordu, yıllar önce ayrıldığı yere çok yakınlaşmıştı. Sanırım yüz kilometre kadar vardı. Hemen oraya gitmeyi düşündü, şimdi dinlenmek gerektiğini geçirdi içinden. Gözleri daha bir ağırlaşmış ve yatağının üzerinde bıraktığı gibi kalmıştı.

Ne kadar uyuduğunu bilemedi, gözlerini açtığında her yer karanlıktı, sonra ışığı aradı. Üzerini değiştirmeden önce duş almak için banyoya yöneldi. Orada ihtiyacını giderdikten sonra aşağıya doğru indi.

Akşam yemeğini yemek istedi, hemen otelin restoranına yönlendirdiler. Güler yüzlüydü çalışanlar. Bir masaya oturdu. Denizi görüyordu. Üç gündür zaten sadece denizi görmüştü, o yüzden yüzünü denizden yana değil, salondan yana dönerek oturdu. İçerdekilerini izliyordu. Masalar dolu gibiydi. Yemek yiyenler, gülmeler eşliğinde konuşuyorlardı. Her dilden konuşma duyabiliyordu. İtalyanlar her yerde kendini belli eder, çünkü bağırarak konuşuyorlardı diğerlerine göre, daha neşeliydiler.

Ertesi gün İzmir’e gitmek istediğini belirtti görevliye, o da kendilerinin bir gurup turu düzenlendiğini, fakat bu gezinin birkaç gün sonra olacağını, isterse onlarla gidebileceğini, eğer arzuluyorsa otobüsler ile de gruptan ayrı olarak gidebileceğini belirtti.

Gruptan ayrı olarak kendi dolaşmak istiyordu, grupla rahat edemezdi, alışveriş yerleri öncelikle dolaştırılırdı. Ondan dolayı yalnız gitmeliydi, çocukluk yerlerine. Eğer hala duran bir duvar varsa da onu görmek istiyordu.

Şehri tanımıyordu, ondan dolayı yeni İzmir hakkında bilgi almak istedi. Garsonda daha yetkili birini çağırarak görüşmesini sağladı. O kişiden nerede ne yapması gerektiği konusunda da kısa bir bilgi aldı.

Eline de bir de İzmir haritası tutuşturmuşlardı.

Görevlilerle Türkçe konuşuyordu, tane tane. İlk zamanlar şaşırmışlardı. Sonra alıştılar.

İzmir’e gitmek için sabah erkenden kalktı. Otelin önünde bekleyen dolmuşa bindi. Garajlara gidip İzmir’e hareket edecek olan otobüse doğru yollandılar.

Çeşme’yi dolaşmadan yola çıkmıştı. Dolmuş ile giderken de şehri izliyordu. Otobüs garajında hemen hareket edecek olan otobüse bindi. Otelde üzerine aldığı Türk lirasını da yanına almıştı. Otobüs hareket etti, muavin yanına geldi ve ücreti istedi. Parayı tanımıyordu, avucuna aldı parayı ve tek tek incelemeye başladı. Ne kadar zor gelmişti, yeni bir paraya alışmak. Yan taraftaki sıfırları saymak, ne kadar zordu. Sonra para üzerindeki harfleri okudu, saymaya gerek yoktu artık sıfırları!..

Ücreti uzattı ve üstünü aldı. Yol, yeni yapıldığı anlaşılan bir yerden gidiyordu. İlgi ile çevresini izlemekteydi. Bir süre sonra otoban girişine geldi. Otobüs durmadan geçti. Şaşırmıştı. Demek ki sürekli gidenlerden ücret alınmıyordu diye düşündü.

Otoban önlerinde uzayıp gidiyordu. Yol kenarına bakıyordu. Ormanın iç kısımlarına birçok binanın yapılmış olduğunu ve hepsininde boş olduğunu gördü. Neden acaba hepsi boş ve kim yaptırdı bu evleri. Hiç orman içine bina yapılır mıydı? Hangi zengin o toprakları işgal etmişti? Diye içinden geçirdi.

Otoban çıkışlarında ki tabelaları okuyordu bir yandan. Karaburun, Urla, Güzelbahçe, Narlıdere… Diye uzanıyordu.

Narlıdere çıkışında yine otoban girişindeki gibi kulübeler gördü, otobüs duracak diye içinden geçirdi ama hızını dahi kesmeden geçip gitmişti. Bir süre sonra otobandan ayrıldı ve ara bir yola girdi. Fahrettin Altay yazılıydı tabelada. Hiç duymamıştı ismini. İzmir ne kadar büyümüş, Çeşme ile sanki birleşmiş gibi geldi. Narlıdere burası küçük bir köydü, narenciye gelirdi oradan pazarlarda satılırdı. Her yer apartman olmuştu.

Üçkuyular otobüs terminalinde durdular. Son duraktı. İzmir’e gidebilmek için önünde iki alternatif olduğunu biliyordu. Biri otobüs ile gidecek, ikincisi taksi ile. Otobüsle seyahat etmek isterdi, fakat ayaklarının onu oraya kadar götüreceğine emin değildi, dışarısı çok sıcaktı.

Taksiye bindi. Taksi ile şehrin merkezi Konak’a doğru yola çıktı. Çocukluğunu geçirdiği yere doğru gidiyordu. Şehir yeniden kurulmuş, sahil boyunca binalar ile doldurulmuştu. Şehrin havası bu şekilde sahil şeridinde engellenmişti. Bir yandan binalara diğer yandan körfeze bakıyordu. Tüm sahil bina ile dolmuştu.

Tepelerde yeşillikler göze çarpıyordu, onun dışında Avrupa şehirlerinde olduğu gibi beton olmuştu. Sahili izleyen büyük binaların önünden hızlı şekilde şehrin merkezine doğru yol alıyorlardı. Trafik fena değildi, hızlı bir şekilde giderken, kalbinin de atışı normale dönüyordu. Sanki yıllardır uzakta değil de, hep burada yaşıyormuşçasına bir duygu kaplamıştı her yerini. Kırık bir Türkçe konuşuyordu, İtalya’da olsa bu kadar kırık Türkçe konuşmazdı, belki turist olmanın getirmiş olduğu psikolojik yapı içinde dili kırılmıştı sanki.

Bir yandan arabanın radyosundan gelen türküleri dinliyordu, yıllar önce bırakılmış türkü sanki kulaklarında çınlıyordu.

“Çökertmeden çıktımda..” diye başlayan bir Ege türküsünü dinlerken, sanki göz damarlarındaki su boşalacak gibi oldu. Erkek sesi, tok ve ağır bir şekilde söylüyordu. Bu türkü bu şekilde söylenir diye içinden geçirdi. Şoföre doğru dönüp sordu, “kim bunu söyleyen? 

Şoför gözünü yoldan ayırmacasına cevaplandırmıştı,

“Tolga Çandar !”

Ne güzelde sesi var dedi, yıllardır sanki onun sesi kulağımda!

Aksanı ele veriyordu buralı olmadığını!

Aslına bakarlarsa şu koskoca şehirde yaşayanlardan daha eski ve buralıydı!

Gerçek İzmirliydi!

Yıllar önce ailesi buraya gelmiş, ermeni mahallesinde yerleşmişlerdi. Uzun bir geçmişi olan Yahudileri kendilerine daha yakın hissediyorlardı, hatta aralarında kız alıp vermişlikleri vardı. O yüzden ailesi uzun yıllar önce Yahudi mahallesine göç etmişti. Büyük binalardan arka tarafı göremediği için nereden geçtiklerini tahmin edemiyordu. Karataş, onların oturduğu mahalleydi. Orada küçük bir terzi dükkânları vardı. Babası o dükkânda iş yapar, Yahudi komşuları ile sohbet etmekten hoşlanırdı. Uzakta da olsa ermeni müşterileri gelir onu bulurdu, dikişi iyiydi. Bir düğün mü olacak, bir eğlence mi, hemen yeni bir esvap dikiminde onun babasını ararlardı. Saatlerce süren prova almalar, denemeler ve sohbetler. Sohbetler o dönem için değerli olan çaylar eşliğinde de olurdu. Daha çok nohudu iyice kavurup kahve niyetine içtikleri o kıtlık yıllarını anımsadı.

Sohbet sırasında her zaman bir şeyler tütmeli değil mi?

Tütmeden bir çay, kahve sohbet olur muydu?

Taksi hızlı bir şekilde sahil şeridindeki yoldan ilerliyordu.

“Yazgımda hayattaki en büyük acıyı çekmekte varmış.” Diye içinden geçirdi. Çevreye anlamsız bir şekilde bakıyordu. Geçmişi arıyordu gözleri.

Yunan askerleri mayıs ayından beri İzmir’deydi. Onlar şehre yeniden düzen vermeye çalışıyordu. Limana sürekli askeri gereçler taşıyan gemiler yanaşıyordu.

Onlarda Karataş’ın tepesinden gelenleri izliyorlardı. Körfez gemi ile dolmuştu. Osmanlı bayrağı yerine Yunan bayrağı dalgalanıyordu. Bu değişim, şehrin değişimini de yanında getirmişti.

Kadıfekale’den aşağıya doğru akan Türk Mahallesi ile aralarında sanki görülmeyen bir duvar örülmüştü. Zaman zaman akşamları silah sesleri duyuluyordu. Şehir eski canlılığını yaşamıyor, fakat yine de yaşam devam ediyordu.

Bu değişimden etkilenenler arasında sadece Türk Mahallesi değil, şehri oluşturan Ermeniler, Yahudiler, Levantenler ve diğerleri de vardı. Eğlence yeri olan Frenklerin mahallesinde eskisi kadar eğlence olmuyor, daha sönük geçiyordu geceler.

Savaş her yerde hissediliyordu. Büyük savaşın dünya için bitmiş olduğunu gazetelerin yazmasına rağmen, bu şehirde hala devam ediyordu.

Büyük bir imparatorluk parçalanıyor, parçalanırken de büyük sesler çıkarıyordu!

Büyük savaş başlarında Küçük Asya’da soykırım olduğu duyulmuştu. Daha önce Abdülhamit Ermenilere karşı katliamlar düzenlemişti, birçok yerde baş gösteren direnişi de kanlı bir şekilde bastırmıştı. Abdülhamit’in yetkilerini eline alan İttihat ve Terakki Partisi önderleri ise daha planlı bir şekilde Ermeniler üzerine gitmişti. Büyük göç, doğu ve kuzeyden güneye doğru olmuş, çöllere sürüldükleri anlatılıyordu. Bu sürgünden kaçanlar da İzmir’deki yakınlarının yanına sığınmışlardı.

Taksi içinde kendi kendine söyleniyordu. “Elveda güzel geçmişim!”

İttihat ve Terakki partisini kuranların içinde Ermeniler olmasına rağmen, o kurdukları parti kurmayları önce kendilerini yok edeceğini bilememişlerdi. Abdülhamit kanlı elleri ile Ermenilere Anadolu topraklarında el atmış, birçoğunu kırmıştı. Henüz duman tüterken, üstelik kendilerinin kurucusu olduğu bir parti teşkilatı kendilerini planlı bir şekilde yok etmek için emirler vermişti. Bütün yürekleri bu emirin ne zaman kendilerini de kapsayacağını beklemekle geçmişti. Acı içinde bekliyorlardı, her ne kadar kendileri Yahudi mahallesinde otursa da bir gün Osmanlı subaylarının gelip kendilerini bulacaklarını düşünüyorlardı.

Çok karmaşa vardı ülkede, her şey altüst oluyordu. İzmir biraz daha dışında kalmıştı bu savaşın.

Çocukluğunu geçirdiği o dik sokakları düşündü. Sokağın başına varmak için, merdivenli o dik yokuşu çıkmak gerekiyordu. Evler birbirinin peşi sıra yapılmış olmasına rağmen bir düzen vardı. Faytonlar ile o sokaklara giriliyor, eşya taşınabiliyordu. Faytonların sesi sokaklardan eksik olmazdı. Biraz hali vakti yerinde olanlar işe ya da geziye giderken bunları kullanırlardı.

Atların çıkarmış olduğu sesler şimdi taşıt sesleri arasında yok oluyordu.

Geçmişten günümüze kadar gelen sesler teker teker yok olmaktaydı.

Kim bilebilir, bu büyük binaların arkasındaki iki, üç katlı binaların içindeki yaşanmışlıkları?

Oturma odalarında serili olan sedirleri, yastıkları.

Yatak odasında pirinçten işlenmiş karyolaları, lambaları..

Gaz lambaları ama o üzerine geçirilen ve kadın vücudunu anımsatan camdan kapakları, ve üzerine atılan işlemeleri.

Her yere serilen el işi, göz nuru örtüler, danteller…

Camdan cama yapılan sohbetler.

Sokaklarda oynayan çocukların sesleri.

Kış hazırlıkları sırasındaki telaşı.

Salçaların yapılması, bahçelerden getirilen domatların büyük bir kazanın içine bırakılması.

Pişmeye hazırken ekmeğin üzerine sürülüp yenmesi.

Yemek kokularının mahalleyi sardığı o günler artık yoktu.

Her şey bir savaşla değişmiş, yok olmuştu.

Bir cihan savaşının, kökten yaptığı değişikliği yaşayarak görmüştü.

Çocukluğunu düşünüyordu.

Merak içinde onların hahamlarının giyinişlerini ve onlar için kutsal günlerde ki eğlencelerine ortak oluşunu anımsadı.

Pazar günü ermeni mahallesindeki o görkemli kiliseye gidip dua etmelerini, o gün için en güzel elbiselerini giymeleri gözlerinin önünde canlanmıştı 

Annesinin sesi, görüntüsü gözlerinin içindeydi. Sanki yanı başında ona sesleniyordu.

Ninni söyleyişi kardeşine, hem de korkmadan pencere açıkken sokak duyardı, kardeşi için ninni söylediğini. Sesi çok güzeldi. Rahmet ile anıyordu.

Babasının hep gülen yüzünü, küçük suratı içinde, gözlerinin güldüğünü düşündü. Eskiden insanların acılara rağmen gözleri gülerdi diye düşündü.

Yıllar olmuştu, içten gülen insan görmeyeli, nereye giderse gitsin acıyı da yanında taşıyorlardı.

Türk askerleri şehri almaya geliyor diye bir telaş başlamıştı. Yeni yeni alışmaya çalıştıkları ve yeni duruma uyum sağlarken yeniden şehir el değiştirecekti. Zaten ellerinde olanı da savaş almış götürmüştü. Her gelen ellerindekini istiyordu.

İzmir şehri çok değişmiş, koskoca bir anakent olmuş, hiç hayal edemezdim, şehrin bu tarafa doğru yayılacağını dedi kendi kendine. Taksi hala büyük bir dikkatle yol alıyordu.

Türk birliklerinin önünden kaçan yunan ordusu İzmir’e girmeden çeşmede kendilerini bekleyen gemilere yönelmişti, gittiklerini daha sonra öğrenecektik. Yunan gemileri İzmir’de bulunan askerlerini ve sivil yöneticilerini de alıp giderken, arkasından hüzün dolu bir şekilde onları izlemiştik.

Şehir’e büyük bir sessizlik çökmüştü, artık duyulmaz olmuştu silah sesleri.

En azından yunan ordusu İzmir’i savunacak diye beklentiye giren İzmir’deki Rum mahallesinde oturanlarında son umudu bitmişti, teslim olma ruhu çoktan herkesi kaplamıştı.

Bir tek bu durumdan rahatsız olan Ermeni Mahallesi sakinleriydi, çünkü atalarının daha önce başına gelenlerin üzerinden o kadar uzun yıllar geçmemişti, büyük kırımın canlı tanıkları hala aralarındaydı. Korku ve endişe dolu bekleyiş hakimdi, tüm şehirde. Bu bekleyiş içinde Ermeniler her hangi bir katliama karşı direnmeyi göze almışlardı. Ellerindeki silahları daha bir destekler hale getirmek için şehirde ne işe yarar varsa mahalleye toplamışlardı, her ev bir cephe olacaktı. Bu sefer kolay teslim olmayacaklar ve yok edilmeyeceklerdi.

Mahalle dışında yaşayan Ermeniler daha korumasızdı onlara göre.

“Kiliselere doldurup yakacak bu gelen Türkler!” diye söylenti yayılmıştı cemaat arasında. Endişeli bir şekilde bekliyorlardı. Sadece beklemekle kalmamışlar, direnmek için ellerindekilerini seferber etmişlerdi. Fakat ne kadar dayanabilirlerdi.

Türk askerinin İzmir’e ilk geldiği gün büyük bir kıyım bekleniyordu, özelikle ermeni ve Rum mahallelerinin talan edileceği düşünülüyordu.

Türk askeri şehre ilk girdiğinde bir iki küçük olayla karşılaşmıştı, fakat sanıldığı gibi katliama girişmemişti. Olaylar çok farklı gelişiyor diye geçirmişti ahali, fakat mahalledeki bekleyişte sürüyordu.

Türk ahalisi gelen Türk askerlerini büyük bir coşkuyla karşılıyor, yıllardır inmedikleri Levantenlerin mahallesine inip buranın yeni sahiplerini olduklarını gösteriyor gibiydiler.

Konak meydanındaki hükümet konağı önü hıncahınç dolmuştu. Her yerde Türk bayrakları sallanıyordu. Özgürlüklerini kutluyordu Türk ahalisi.

Onları yukarıdan seyrediyorduk, kalabalığın içine karışmıyor, sadece izlemekle yetiniyorduk, içimizdeki büyük korkuyla.

“Hayatta da düşlerimizdeki gibi yapayalnız yaşıyoruz!” diye içinden geçirdi.

Nurettin paşanın İzmir’den sorumlu olmuş olduğunu duyduğumuzda, her şey durmuştu. İzmir ahalisi onu iyi tanıyordu, işgalden önce buranın valisiydi. Daha sonra görevden alınmış, daha pasif bir görev için İstanbul’a çağrılmıştı. Orada da bir mahkemede yargılanmış, aleyhinde idam kararı verilmişti.

Paşanın balkanlarda ölen kardeşinin intikam ateşini sürekli kalbinde canlı tuttuğunu ve her fırsatta aldığını fısıldıyordu rüzgâr sanki.

Onun buraya gelmeden önce Karadeniz’deki Pontus ayaklanmasını kanlı bir şekilde bastırdığını, Amasya’daki istiklal mahkemesine baskı yaparak idam ettirdiği dillere düşmüştü. Kürtleri Koçgiri’de öldürdüğünü, ileri gelenleri İstiklal Mahkemesinde yargıladığı anlatılıyordu her yerde.

Nurettin Paşa ismi bile artık korku ile anılıyordu.

Gelen Abdülhamit’in eliydi sanki kan damlıyordu elinden.

Gözlerinde duygulara set çekilmiş bir duvar; karşısındakine, delip geçen bir intikam ateşi ile baktığını söylüyorlardı.

Nurettin paşa şehre vali olarak gelir gelmez, eli silah tutan tüm Ermeni ve Rum vatandaşlarının silahlarıyla birlikte Sarıkışla meydanında  toplanmasını istedi.  Rumlar yenilgi sonrası denileni yaptı, fakat Ermeniler bu emre uymamışlardı, çünkü adil olarak muamele görmeyeceklerini düşünüyorlardı ki bunda da haklı olduklarını geçmişe bakınca anlaşılıyordu. Onun yerine Ermeniler evlerinde kaldılar.

“Nurettin paşa, Aya Fotini metropolitliğin üst yöneticilerini yanına çağırtmıştı. Hrisostomos ve metropolitliğin üç temsilcisi son bir ümitle, bu çağrıya uyup gitmişti. Daha çok kan dökülmesini istemiyorlardı, belki anlaşmak için koşullar olabilirdi. Fakat Nurettin paşa bu üç din adamını kalabalığın eline bırakmıştı.

Nurettin paşa vilayet konağının balkonuna çıkarak aşağıdaki bekleyen kalabalığa papazı aşağıya yolladığını, cezasının ne olması gerektiğini onların takdir edeceğini söyledi.”

“Hükümet meydanından çıkarılan papazlar, Kemeraltı Çarşısı’na sürüklendiği ve orada bir yerde Türk ahali tarafından linç edildiğinde pek yakınlarındaydım.”

Amerikan konsolosu yardımcısı Barnes yıllar sonra bana bunları anlatacaktı, gözleri yaşlar içinde.

Nurettin Paşa işgal öncesi kentin valiliğini yapmış, geçmiş acılarıyla, içinde yoğurduğu kinin hasadını toplamaktan ödün vermiyordu. O papazları bağışlaması mümkün değildi. Üç yıl öncesi  buradan ayrılırken içinde intikam ateşi daha da büyümüştü.

Türk ahali, mahallelere dağılıp, yağmalamaya başlamıştı, direnenleri de dövüyorlarmış. Tabi ölenlerde oluyormuş.

Bu yağmalamaya karşı yapılan direnişlerin sesleri duyuluyordu.

Kilisenin bir duvarını kaplayan “kıyamet günü” tablosu sanki hayat bulmuştu.

Nurettin Paşa’nın göreve geldiği 9 eylülden beri bir çok insanı kızgın Türk ahalisinin önüne attığı ve onu parçalattığı konuşuluyordu her yerde!

Güç hak doğurur.

Ermeni mahallesi Türk askerleri tarafından kuşatılmış, o mahalleye girmemişlerdi.

13 eylül Çarşamba günü, denizden esen rüzgar, öğlene yön değiştirmiş, doğudan ve güneyden esmeye başlamıştı. Kent sanki başına gelecekleri biliyormuş gibi sessizliğe gömülmüştü. Tepeden ermeni mahallesine bakıyordum. Orada bir şeyler olacaktı. Günlerdir hazırlanıyordu, gerilmişti zaman, her an kopmaya hazır bir şekildeydi.

Öğleden sonra 2 civarında Surp Stephanos kilisesi civarında ilk alev gözükmüştü. Cehennemin kapısı kendini göstermişti. İlk duman çıkıyordu, sonra ateş kendini gösterdi. Bir anda üç ayrı noktada kendini başka alevlerde göstermişti.

Yangın haberini ilk duyduğumuzda, idam sehpasındaki bir mahkûm gibi hayatın görünmez ipi boğazımıza geçmiş lanetli gibiydik!

Bu yangın sırasında ruhumun ölmüş olduğunu, çok sonraları duyumsadım.

St. Etlene katedrali etrafından duman çıkıyor, zaman zaman gökyüzünü alevler kaplıyordu. Ermeni mahallesinden ne kadar insan varsa kaçıyordu, alevler her yeri kaplıyordu.

Her yer de alevler vardı.

Çatılardan başlayan dumanlar yerini şimdi alevlere bırakmıştı. Gökyüzü alevden bir top olmuştu.

Şehir yanıyordu. Her yerden çığlıklar gökyüzüne çıkıyordu. Acının dili tüm şehri kaplamıştı.

Alevlerden canlarını kurtaranlar bir parça eşyasını kurtarmak umuduyla geri dönüyor, fakat alevler içine davet ediyordu, o yüzden alevlere yanaşmıyorlardı, yanaşsalar kendileri de yanacaktı, kendi evleri, eşyaları gibi. Yanan sadece eşyaları ve evleri değil, geçmişleri de yok oluyordu, közleniyordu.

Alevler her yeri kaplarken artık canımın yandığını hissetmiyordum, tıpkı o alevler arasında kalan soydaşlarım gibi.

Bir daha ‘ben’ olamayacağımı biliyordum.

Yangın rüzgârın etkisiyle birleşip devasa bir boyut alarak denize doğru yayılmaya başlamıştı.

Alevler ermeni mahallesinden Rum ve Frenk mahallelerine doğru genişliyordu. Yangının kokusu tüm şehri kuşatıyordu.

Yangının önünden kaçanlar panik halinde rıhtımın önünde istif olmaya başlamışlardı. Arkalarında ateş, önlerinde deniz vardı. İki duvar arasında gözlerinde korkuyla bekliyorlardı. Anadolu’dan kopup gelenlerle birlikte ateşten kaçanlar büyük bir kalabalık oluşturmuşlardı, önlerine çıkacak ilk gemiye, kayığa atlayabilmek için.

İnsanlar ümitsizlikten kıvranıyorlardı.

Deniz yanıyordu, tıpkı gökyüzünün yanması gibi.

Sahilde bulunanlar deniz üzerinde ne varsa atlayıp canlarını kurtarmak isterken, kayıkların ve gemilerin limanla olan boşluğuna düşüp boğuluyorlardı, kimse denize düşeni kurtarmak için dahi girişimde bulunmuyor, habire canlarını kurtarma telaşı içinde şuursuzca atlıyorlardı.

Savaş gemileri kara ile olan bağlantılarını kopardıkları gibi, aşağıya sarkıttıkları merdivenleri de toplamışlardı. Denizden yüzerek gelen bu zavallı insanları gemilerine dahi almıyorlardı.

Limana yığılan kağnılar ve arabaların atları çılgına dönmüş, sahipleri ile birlikte kendilerini denize sürüklüyorlardı.

Aşırı yüklenmiş gemiler ve kayıklar denize açılamadan batıyordu. Denizin yüzeyi cesetlerle dolmaya başlamıştı.

Sevdiklerimin ardından dökmek istediğim gözyaşı o günden beri göz çukurlarımın içinde taşlaşmıştı.

Deniz kıpkızıl olmuştu, insanların kanından mı yoksa ateşin eseri mi olduğu belli değildi, yanıyordu her yer.

Tıpkı bize anlatılan olayları şimdi yaşıyorduk.

Kiliselerimiz yanıyordu, içinde bizlerle birlikte.

Bu gördüklerim içimde bir ağıt gibi yankılanıyordu.

Şehrin yeni sahiplerinin de kim olduğunu söylüyordu alevler!

Şehir kendi halinde sessizce ağlamıyor, avazı çıktığı kadar yanıyordu!

Tanrı bize yardım etmeyi ret etti!

 

Ekim, 2004

İzmir

ismail cem özkan

 

Not: bu öykümün yazım hatalarımı düzeltilmesi yönünde emek sarfeden dost Kadriye Gürşimşir, Mehtap Gür ve Havvaana Aygün’e çok teşekkür ederim.

Etiketler :