Domuz gribi geldi, çocuk yuvaları kapandı!

 

Domuz gribi etkisi, sağlık sektörüne bir can suyu getirirken, başka sektörlerinde canını alan özelliğini göstermektedir. Bir yanda bayram edenler, öte yandan yas tutanlar, bu virüs ile kendisini bir kere daha gösterdi!

 

Domuz gribi uyarıları arasında kulaklarınıza gelen bir duyuru belki dikkatinizi çekmemiştir. 4 yaş ve altında çocuk yuvasına gönderdiğiniz çocuklarınızı okullara göndermeyin, risk grubundadırlar. Bu risk grubuna hizmet eden bir sektör vardır, o da çocuk yuvaları ve çocuk yuvalarına taşıma hizmeti veren firmalar.

 

İstanbul sokaklarında dolanırken, bir zamanlar bahçesinden çocuk sesi gelen yuvaların boş olduğunu gördüm. Sadece boş olması bir ifade etmiyordu, devren satılık ya da kiralık olarak ibarelere de rastladım. Çocuk yuvaları satılıktı, çocukların o ilk eğitim aldıkları ve sosyalleştikleri sektörde bir şeyler oluyordu. Bu değişimin sonuncunu, riskin ortadan kalktığı zaman göreceğiz, çünkü zayıf sermaye ile kurulan bu yuvalar, güçlü sermaye ile kurulan ve bu riski yaralı atlatanların etkisi ile yok olacaktır. Yeni bir tekelleşmeye doğru adım atılmaktadır. Sermaye el değiştiriyor, hizmette olan standartlaşmaya markalar geliyor gözüküyor.

 

Yaşantımız bir bant üzerinde gidiyor ve bandın başında bulunan firmalar değişiyor gibime geliyor. Seri üretim, seri büyüme ve seri tüketim yaşantımızı ve günlük davranışlarımız belirlemeye başladı. Seri üretim yapan ürünleri tüketmeye alışırken, seri üretim yapan yerlerden yetişen bireyler diğerlerine göre daha şanslı olduğu ilan edilecektir!

 

İlk eğitimin alındığı yerler, modern yaşam içinde, aileler olmaktan çıkmıştır. Aileler, çocuklarının bütün geleceğini belirleyecek davranışları ve sosyalleşmesini biçimlendiren çocuk yuvalarına emanet etmektedirler. Çocuklar, ailelerin mesai saatleri içinde, yemek yemeyi, tuvalet eğitimini, öğlen uykusunu, belki de ilk aşkını orada yaşayarak öğrenecektir.

 

Yeni bir kuşak yetişmektedir ve bu kuşağın ileride ne gibi sorunlar ile karşılaşacağını söylemek şimdiden mümkün değildir. Çünkü eğitim sistemimizde, bu çocuk yuvalarının bant üretimi tarzına uygun, sınav peşinde koşan, sınıfı ve sınavı geçmeyi hedef koyan, hayat dedikleri üniversite diploması olarak görülen, bir kulvarda, çocuklar biçimlendirilmektedir. Bu bant içinde üretilen çocukların, ne kadar doğal olacağını sorgulamak gereklidir, çünkü çocuk sadece eğitim ile değil, eğitim sırasında aldığı bilgi, gıda da bu bakış açısının ürünü olarak kendisini göstermektedir. Çünkü çocuk için üretilen fabrikasyon besinler, seri olarak aynı ağız tadı ile üretilen yiyecekler, belirli standartta üretilen ve damgalı olan besin maddeleri tüketen bir canlı konumuna gelmiştir. Çocuk oyuncakları da standartlaşmıştır, çocuklar üretilen oyunalar ve oyuncaklar çocukların hayal dünyasını biçimlendirmektedir. Seri üretilen oyuncaklar yaşantımızın vazgeçilmezi konumuna gelmiştir, çocuğun kendisi ürettiği oyuncaklar, artık bizim çocukluk anılarımızda kalmıştır.

 

Çocuk belirli bir sterilize ortamda büyütülmekte ve bu sterilize ortama uygun bilgi ve yaşam kalitesi ile çevrelenmektedir. Çocuk yuvaları modern yaşamın ve çalışma koşullarının zorlaması ile ortaya çıkan bir ihtiyaçtır. Her hangi bir devlet zorlaması yoktur. Fakat bu yuvaların standartlara uygun biçim alması ve bu standartlara uygun çocukların yetiştirilmesi kaçınılmazdır, çünkü devlet geleceği için bir standardı kendisine biçim olarak kabul eder ve bu biçimin yaşam bulması için mücadele eder.

 

Türkiye’de ise çocuk yuvaları iktidarın hedeflerine yönelik olarak biçimlenmektedir. Bugün çocuk yuvalarında çalışan eleman kalitesi ve görünümü sizce nasıl bir standart içinde çocuklar yetiştirilmektedir? Domuz gribinden sonra hangi sermaye grubu ayakta kalacaktır? Gelecekte nasıl bir tüketim alışkanlığımız olacaktır? Çocuklarımız gerçekten bizim mi olacaktır, çocuk yuvasında büyüyen, okullarda okutulan, sınav maratonunda yerlerini alan çocuklar, acaba gerçekten bizim midir?

 

Domuz gribi sendromunun bu kadar büyütülmesi acaba sermaye içinde yeni bir hareketlenmeyi de yanında mı getirmektedir? Korku toplumları ve sermayeyi biçimlendirmek için uygulan en iyi yol olduğunu 6- 7 Eylül olayları ve onun öncesi olayları görmek yeterlidir. Korku toplumu biçimlendirir! 12 Eylül bunun en iyi örneği olarak yaşamadık mı?

Etiketler : domuz,çocuk yucası,grip

Kurban bayramı yaklaşırken…

 

Kurban bayramı yaklaşırken, sokaklarda ve sokağa bakan duvarlara asılan afişlere gözüm ilişir. Afişlerde, kurbanın bedeli yazılı olur ve her sene bu bedel değişir. Ülkelere göre bedellerin fiyatları vardır. Afrika ülkeleri en ucuzudur!

 

Kurban bayramı yaklaşırken, yeni kurulmuş dernek ve vakıf var mı diye de bakarım, çünkü her bayram öncesi biri daha katılır bu para toplama işine. Para toplayalım ki, afişlerin ve flamaların daha büyüğünü ve daha güzelini duvara asalım diyedir sanki. Daha çok para toplayan, afişinin boyutunu büyütür. Toplanan paranın kime gittiği belli olur, gözümüzün içine batar ama görmemezlikten gelinir. Para, kim için toplanıyordu gerçekten?

 

Sokaklardaki afişlerde, bayramın geldiğini ve yardımların kimlere gideceğini anlatan ibareler bulunur. Afişler, her bayramda değiştirilir. Güzel baskılar ve resimler ile süslüdür. Afişler; ‘gel merhametli vatandaş yardım et, ki yardımını istediğin yere verelim!’ diye çağrıda bulunur. Bulunur da, afişi gören, yardımın hedef kitleye gitmediğini bilir, çünkü o afişin parası, kendisinin vereceği paradan daha pahalıya mal olduğunu bir bakmada anlaşılır! Maliyeti, vereceği yardımın üstündedir. O halde, bazıların verdiği yardım hedefe gitmez, yolun başında matbaaya ya da afişi hazırlayana gider! Afişi yaptıran, afişi astırmak için de para vermek zorundadır. Yardımların bir bölümü, afişlerin sayesinde yollara gider!

 

Yardım kuruluşların bir de merkezleri vardır, öyle maliyeti ucuz merkezler değildir, görselliğe önem verilmiştir. Ye kürküm ye durumunu anlatır gibidir, masallarda geçen sırça köşkler gibidir! lüks döşenmiş merkezler, yardımlar sayesinde ayakta durmaktadır. Çalışanı yanında başka maliyetlerde vardır. Bu maliyetler yardımlar sayesinde karşılanır. Bu maliyetlerden arta kalan bir bölüm ise, yardım olarak hedef kitleye ulaştığı söylenir. Kaç kişinin, ne kadar yardım verdiği ve kaçının yardımı, hedef kitleye gittiği belli olmayan bir düzen kurulmuştur. Yardım verilme sahneleri kurgulanarak verilir. Hangi koşullarda ve kimlere verildiği pek sorgulanmaz.

 

Bayramlar yaklaşırken, belirli siyasi hedefi olan dernekler ve vakıfların afişleri yollarda ve duvarlardaki yerini alır. Huzurlu bir toplum istekleri sloganlardaki yerlerini, başka sözlere bırakmıştır. Huzur artık oluşmuştur. Dernekler, vakıflar istedikleri gibi propaganda eşliğinde gönlü bol, cebinde az parası olanın yardımını, kendi kurumuna çekmek için, aralarında kıyasıya yarış yaparlar.

 

Kurban bayramı yaklaşırken, kimin kurban, kimin hayırsever olduğunu karıştırırım! Hayırsever olduğunu ve hayrı, hayra ihtiyaç duyana götürdüğünü söyleyenlerin ne kadar dürüst ve namuslu olduklarını sorusunu dahi sormam, çünkü her şey ortadır, yeter ki görmek iste!

 

Kurban bayramı yaklaşırken, bayramın gerçek kurbanları hayır yapmaya devam ediyor! Çünkü afişler, programlar, bildiriler… kimi, hedef kitle olarak seçtiğini göstermiyor mu? Kurban gerçekten insan dışında bir canlı mıdır?

 

Eski dinlerde, insan kurban edilmesi doğaldı, o düşüncenin ve alışkanlığın değiştirilmesi için başka bir canlı kurban olarak gösterildi ki insan kurban olmaktan kurtulsun! Fakat yaşadığımız çağda, kurban, yeniden insan oldu gibi geliyor bana, gerçi kanı akmıyor ama başka bir anlamda kurban konuma gelmiş durumdadır. Bayramlarda hedef kitleler, yönlendirilmekte ve bu yönlendirme ile birlikte yeni seremoniler ortaya çıkmaktadır.  Başlangıçta oluşan duygular ve inançlar mutasyona uğramıştır! İnsan yeniden kurban konumuna dönüşmüştür!

Etiketler : kurban,din,para

Denetim!

20/11/2009

Denetim!

 

Denetim yaşamın her alanında olmaktadır, denetimin yasal olarak yapılması meşru kabul edilir. Meşru olmayan ise, yasalara rağmen denetlemektir. O yüzden erki elinde bulunduran, denetlemek istediği alan ile ilgili yasalar çıkarır.

 

Denetim, sınır tanımıyor, evrensel dünyamızda bir çok kurum ve kuruluş denetim için çalışmaktadır ve bu sayede dünya bir düzen içinde işlevini yerine getirmektedir. Global anlamda örgütlenen yapıların değişik adları vardır. Dünya Ticaret Örgütü, Para Fonu, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler, Güvenlik Konseyi v.b gibi isimler ile anılır… Bunların dışında başka örgütlenmelerde vardır. Bu örgütlenmelere de değişik isimler verilir.

 

Bütün örgütlenmelerin arkasında yatan düşünce, sistemin devam etmesi ve devamlılığın sağlanmasıdır. Sistemin güvenliği ile ilgilidir. Dünyamızda paranın, emeğin, malın akışının ve hareketliliğinde bir sistem içinde olması evrensel sistemin can damarıdır, çünkü bu adını andığım şeyler iyi denetlenirse, sistem kendisini daha güvende hissedecektir.

 

Paranın akışı ve kara paranın kontrolü çok önemlidir, çünkü kara para kontrol edilemeyen para demektir. Kontrol edilemeyen para ise, bir yerde bomba olarak karşısına çıkabilmektedir. Yani, istem ve kontrol dışı hareketlerin gücünü gösterir. Kara paranın kontrol edilebilmesi içinde gerek ekonomik anlamda, gerek askeri güvenlik anlamında değişik tedbirler vardır. NATO’nun varlık sebebi bugün dünyada hareket eden ve kontrol dışında olan bu kara paranın varlığı ile ilgilidir. NATO eskiden kendisini Varşova paktına göre tanımlardı, bugün ise kara paranın denetimi üzerine tanımlamaktadır. Kara paranın oluşumu da gerektiğinde kendileri sağlamaktadır. Silah ve ilaç sektöründe kara paranın yaratılması önemlidir! Kontrol edilebilen kara para!

 

Paranın akışının ve sonucunun başka bir alanda denetimi de önemlidir, dünyadaki paranın aktığı alan ise bankalardır. Bankaların artık gizli kasaları olmaması gereklidir. O yüzden Amerika’da geliştirilen bir sistem vardır. IBAN* adı verilen bu sistem sayesinde paranın seyri, minimum düzeyde, yani en küçük hesaplar dahil, kontrol edilecek şekilde düzenlenmiş ve planlanmıştır. Bu yöntem ile, global çapta bir doların nerelerde kullanıldığı bilinecektir.

 

Ülkemizde son günlerde, başbakan dahil, kritik noktalarda olduğuna inanılan kişilerin dinlendiği ile ilgili haberlere rastlıyorsunuz! Telefon dinleme, kapı dineleme tarihimiz içinde hep var olmuştur. Dinlemek ve dinlenilmek bize yabancı bir şey değildir, fakat bize yabancı olan şey, bu dinlemelerin kayıt altına alınması ve gereği görüldüğünde bu belgelerin kullanılmasıdır. (zamana yayarak, dinlemenin sonucu kullanılmaktadır) Darbe her zaman askeri potinler ile gelmiyor, tarih bunun kaydını ikinci dünya savaşı öncesi atmıştır. Gereği görüldüğünde, dinlemeler kayıtları önüne çıkıyorsa bir insanın, orada doğru gitmeyen bir şeylerinde varlığını peşinen kabul etmek gereklidir! Hukukun olmadığı bir alan yaratılmış ve bu alanda karanlıktır. Kara paranın nasıl hareket alanı içinde sonuçlar önceden tam olarak tespit edilemez ise, bu karanlık noktada kimlerin hangi rolü oynayacağı tam olarak tespit edilemez!

 

Ülkemizde dinlemeler belirli bir merkezden olmadığı ama belirli hedeflere hizmet ettiğini olayların sonuçlarına bakarak söyleyebiliriz. Kim kimi dinliyor? Dinleyende dinleniyor durumu mevcut bu sonuçlara göre.

 

Amerika’da belki Pentagon, belki de başka bir yer bu dinleyenleri de dinliyordur. O sayede fazla emek sarf etmeden eline bir röntgen alıyor olabilir. Yakında yürürlüğe girecek olan IBAN ile paranın röntgeni her yerden alınırken, başka bir alandan başka yerlerinde röntgeni uzay araçlarına ihtiyaç duymadan alınabiliyordur! Hem de en küçük nüvenin hareketini kontrol edebilecek düzeyde!

 

Amerikan filmlerinde olan, hep hayal dünyası olarak gördüğümüz bazı fantezilerin aslında fantezi olmadığını yaşayarak görmekteyiz!

 

Denetimin öteki adı; kişiliksileştirme ve kimliksizleştirmektir. İnsanlara da paranın üzerinde bulunan rakamlar verilmekte ve o rakamlara göre piyasadaki değeri belirlenmektedir. Verimlilik kavramı burada gündeme gelir ve verimlikten ne anlaşıldığını ekonomistlerin anladığı yönde yorumlarsanız, denetim kimin için yapıldığı çıplak olarak ortaya çıkar!

 

 

* IBAN bankalardaki tüm müşteri hesap numaralarının Uluslararası standartlara göre belirli bir kodla ifade edilmesidir.

Etiketler : denetim,başbakan,meşru

Yeniden…

18/11/2009

Yeniden…

 

Bir arada yaşamı savunuyorduk, ayrılıkların birliği olduk!

 

Özgürlüğü, ayrılık olarak algıladık, yan yana geleceğimize sürekli parçalanır olduk. Her konu ayrılık için bir neden oldu!

 

Dayanışma dedik, tek yönlü dayanmaya döndü, bu da doğal olarak dayanan insanın sınırını zorladık ve teker teker dayananlar aramızdan ayrılır oldu!

 

Devrim hemen şimdi dedik, yaşantımızı değiştiremedik.

 

Yoldaşlıklarımız vardı, yoldaşlarımızı anımsamaz olduk! Sadece bir unutamasınlar diye albümde topladık, kaç kişi o albüme dönüp bakıyor? Eksik olanlar ve yoldaşları tarafından yazılacak anılara ne oldu? En iyi yoldaşları anlatır dedik, yoldaşları sessizliğin içinde kaldılar!

 

Dağlarda, şehirlerde, cezaevlerinde yoldaşlarımızı bıraktık, şimdi onların adlarını bile zor anımsar olduk!

 

Her şey özgürlük içindi, özgürlüğün ne olduğunu sorgulayamadık!

 

Eski yoldaşlarımızın büyük bir bölümü, toplumun dinamosu oldu! Onlar belki hala rüyalarında eskiden savunduğumuz ilişkileri, dostlukları ve yoldaşlıkların yaratmış olduğu ortamları görüyor olabilirler ama gerçek, onları bizden çok uzağa savurduğunu görüyoruz. Bizim eski yoldaşlarımız, düzenin devam etmesi gereken yerde konumlanmışlar ve şimdi o konumlanmayı savunuyorlar!

 

Devrim derken, muhafazakar olduk!

 

Yeniden yapılanmalı dedik, tartışalım dedik, tartışma süreci başlattık, diğer başlattıklarımız gibi yarım bıraktık, başka şeyler yaptık!

 

Netleşelim dedik, yan yana gelelim, düşüncelerimizi ortaya koyalım dedik, ortaya ayrılık çıktı!

Kafamızın içinde büyüttüklerimizin aslında büyük olmadıklarını gördük, bunun için mi dedik, o kadar acı ve işkence! Ayrılığın ya da kaçısın öteki adı oldu!

 

Küçümsedik, küçümsedikçe de küçüldük!

 

Yoldaşımın ne iş yaptığını bilemez olduk, işçi mi, işveren mi? Çünkü 12 Eylül sadece insanları hapishanelere tıkmadı, yaşamlarını ve duruşlarını da değiştirdi! Paraya ihtiyaç duyduğumuzda onların kapısını çaldık ama umduğumuzu bulmadan çoğu zaman geri döndük! Hayat koşulları ağırdı, o ağırlığın altında ancak rüyalarını verebildi bir çoğu!

 

12 Eylül mağduru olanların bir bölümü işçi oldu, bir bölümü patron! Bir bölümü de rüyalarını kendi içlerinde yaşatan yalnızlar oldu! Nereye giderseniz gidin aynı imgeleri kullanan bir çok yalnız insan ile karşılaşırsınız, eskiden diye söze başlar ve sonra gözde bir damla yaş olur! Yan yana gelmeye korkar, çünkü korku onun geçmişini tutsak etmiştir, özgürlüğü o bir iki kelime konuştuğu an kadardır!

 

Patron olanların bir bölümü eskinin dostluğunu yaşattı, yan yana geldik, onları sadece para olarak gördük, başımız sıkıştığında verdiğimiz yemek davetiyelerin daimi müşterisi oldular!

İşinden atılmayan memur arkadaşlarımız, sonradan memur olanları ise kamu emekçilerinin enerjisi olarak gördük ve gereğinden fazla roller biçtik! Sonuçta onlarında kaybedecekleri vardı ve o sınıra kadar yan yana olduk ve siyasi bir istem yaratamadan özgürlüklerini kullandılar ve uzaklaştılar. Onların mücadelesi, genelde ekonomik istemlerin ötesine çıkamadı! Ekonomik istemlerde diğerlerinden farklılığı ortaya koyamadı! Kaybedecekleri işleri vardı, özgürlüklerini ilerinden yana kullandılar! Çünkü dayanışma ağı kuramadık, işinden olacak birine sahip çıkacak ne yapımız var, ne de örgütlülüğümüz!

 

Küçüldük, küçüldükçe daha çok ayrılık sebebi yarattık!

 

Partiyi hedef yaptık, yan örgütlemeleri ise partiden ayrılık sebebi olarak gördük! O yüzden partinin yan örgütlenmelerini gerektiği gibi destek vermedik!

 

Toplumsal araştırmalar, kültür için sanat dedik, adı büyük olan bu çalışmadan sadece elde sanat kaldı! Bir iki festival ve toplantı ile adına uygun yerler olduğunu düşündük!

 

Arşivimiz yok, anmak istediklerimiz, tanımak istediklerimizi bile sağdan soldan topladığımız yarım bilgiler ile oluşturduk! Arşivi olmayan hiçbir hareketin gelecek yeteneği olamaz, çünkü her birey kendisine göre bir geçmiş yaratır ve kendisine göre yarattığı geçmiş üzerine gelecek belirler! Kendisine göre belirlenen gelecek ise, ayrılık demektir!

 

Hepimizin kafasında yarattığımız toplum ve ilişkiler var, bir de yaşananlar!

 

İşsizimizin bol olduğu, dayanışmanın az olduğu bir dönem yaşıyoruz!

 

Başkaların belirlediği günleri yaşıyoruz!

 

Başkalarının belirlediği günlerde, kendimizi korumaya özen gösteriyoruz!

 

Kirlenmeyelim derken, aç kalıyoruz, yalnız kalıyoruz!

 

Yan yana gelelim dedik, ayrılığı örgütledik!

 

Özgürlük dedik, ayrılığı teorileştirdik!

 

Dayanışma dedik, tek yönlü dayanışmaya doğal gördük!

 

Bir birimizi gördüğümüzde aman benden bir şey isteyecek mi diye kaçar olduk!

 

Parti dedik, parti gibi olmayacağız sözü kağıt üzerinde kaldı, belki de tarih sayfaları içinde toz tuttu!

 

Sözümüz eskiden güven verirdi, şimdi sesimizi duyurmak için, birlerin bize çatmasını bekler olduk! Eski bir davanın bir mahkemeden bozulmasını bekler olduk! O sayede gazetelerde en uzun süre dava olarak tarihe geçtik! Tarihe sadece haberler mi geçti? Yaşanlar, acılar, ölümler, ayrılıklar, sürgünler, yalnızlıklar…????

 

Gazete dedik, bağımsız, özgün, patronsuz, yerel olacak dedik, dedik.. dedik… son tirajlar bize ne anlatıyor dedik? Sessiz kaldık!

 

Emeğin mücadelesi yapıyoruz dedik, emekçi arkadaşlarımızın ücretlerini kendi kurumlarımızda ödeyemez konuma düştük! Emek en değerli varlıktır, emeğin özgürlüğünü savunduk, savunduklarımız ile yaptıklarımız arasında çelişki yaşanmaya başladı!

 

Örnek olalım dedik, geleceği şimdiden kurup içimizde nüve olarak yaşatalım dedik, nokta operasyonu ile yok olduğunu gördük!

 

Geleceği kurgulayalım dedik, gelecek hakkında elimizde bol bol bulanık düşünce kaldı! Bulanıklık, belki paradigma için uygun, gereğinde istenilen gibi değiştirilebilinir ama bu bulanık ilişkiler ve düşünceler ayrılığın öteki adı oldu!

 

Söz döndü dolaştı, ayrılığın teorisini yapar bulduk kendimizi!

 

Bir arada yaşam dedik, aramızdakiler ile kavga eder bulduk kendimizi!

 

Yeniden dedik, her seferinde yeniden derken inandırıcılığı ortadan kalktı! Hemen şimdi dedik bir zamanlar, şimdi anımsayan var mı?

 

Eskiden aramızda olan değerleri yoldaşlarımız, şimdi ne yapıyor dersiniz? Savunduğumuz ideallerin tam ters yönde çalıştıklarını, kritik noktalarda olduğunu gördüğümüzde ne düşünüyoruz?

 

Son söz olarak, yeniden ama başka bir ad ve düşünce ile yeniden demek gerektiğini söylemek isterim, çünkü adımızda olan özgürlük ve dayanışma ayrılığın öteki adı oldu!

Dünyada yerimizin olmasını istiyorsak, yeniden ama eskisi gibi ayrılıkları değil, birlikleri, bir arada yaşamı örgütleyen bir yeniden söylemi olmalıdır!

 

Birbirimizden haberimiz olduğu, yan yana geldiğimizde benden bir şey mi istiyor söylemi olmadan, bir birimizin yaşam kalitesini yükseltmek için dayanışma içinde olduğumuz bir gelecek nüvesini, şimdiden yaratmak elimizde!

Etiketler : yeniden,yoldaşlar,eski,parti

ölüm doğal mı?

17/11/2009


domuz gribi adı değiştirilse de can almaya devam ediyor... ölümler karşısında çaresiz olunabiliniyor ama öyle bir ölüm var ki çare ortada duruyor ama görmezden geliniyor... yaşam kalitesi artılısın diye uğraşılırken, kar hırsı ile gözleri dönenler sosyal devleti ve sosyal yaşamı yok ettikleri gibi dayanışmayı da ortadan kaldırıyorlar!

milyonlarca ölüm var yanı başımızda, kaçımızın haberi var?

o ölümler için ne yaptınız?

ne yapabildik?

okullara ders malzemesi gönderdik!

gitmediğimiz köylere yol yapımı için destek verdik...

hatta TRT iki ünlü sanatçıyı ekrana çıkarsın diye vergi artırılmasına bile karşı koymadık! bizim vergilerimiz ile hükümet açılım yaptı orada!

ama öyle ölüm var ki, ne acısını duyuyoruz, ne de kendisini...

açlıktan ölen çocuk sayısı verilmiş, peki ölen insan sayısı?

ölen diğer hayvanlar ve bitkiler?

kaç canlı türünün nesli tükeniyor bugün!

doğal seleksiyon diyecek bazılarınız!

açlıktan ölüm doğal mı?

Etiketler : çocuk,ölüm,domuz


Berlin duvarı yıkıldı mı?

 

Berlin duvarının Türkler üzerine yıkıldığını, bu kadar yaşanmışlıktan sonra söylemeye gerek yoktur diye düşünüyorum! Duvar dibinde, “organik” tarım yapan - ‘Türk köylüsü’ - oranın işçisinin üzerine duvar yıkılmıştır. Doğudan gelenler, özgürlüklerinin ilk gününden itibaren duvarlardan kopardıkları taşları orada yaşayan yabancılar özellikle Türkiye’den gelenler üzerine atmıştır.

 

Berlin’in batı tarafını çeviren duvar, aslında sadece Berlin’i çevirmediği yıkıldıktan sonra anlaşılmıştır. Duvar, hala varlığını korumaktadır. Sadece Berlin etrafında değil, İstanbul’daki sitelerin etrafında da görebilirsiniz!

 

Duvar denince akla gelen Çin setti, Meksika sınırında göçmenleri engelleyen duvar ve İsrail’in Filistinlileri kendisinden ayırma duvarları…! Duvar ayrılık demektir. Duvar olan yerde öteki vardır. Öteki ile kendin aranda sınır çekmektir. Sınırlar artık her yerde ve duvarlar ile pekiştirilmektedir!

 

İstanbul’da oluşturulan sitelerin duvarları, Berlin duvarı boyutu gibidir. Sitelerin kenarlarından yürürken, güneşin engellendiğini görürsünüz! Sitelerin yüksek binaları yanında, yüksek duvarları da oradaki yaşamdan ayrılır! Duvar ayrılık demektir, izole yaşamın öteki adıdır.

 

Duvarların olduğu yerde, doğal yaşam yoktur. Doğadan koğuşun öteki adıdır. İnsan, kendisini duvar arasında izole ederken, doğadan kopuşunu da başlatmıştır. Doğadan koparken, sosyal yaşamdan da kopuşu sembolize eder. Karmaşalıklaşan ilişkiler içinde duvar, ayrışmayı sembolize eder.

 

Modern yaşamın günlük yaşantımıza girmesi ile birlikte duvarlar, sınıf farklılığını da daha çıplak olarak ortaya sererler, çünkü burjuvazi, göz zevkinin kirlenmemesi için zevkine uygun duvarlar örerek, hem göz zevkini, hem de yaşam kalitesini kendisine göre koruma altına almış olduğunu ilan etti. Şehirlerin karmaşası içinde duvarlar içinde yaratılan yeni siteler, çevrenin gelişmişliğinden ayrı olarak bir hülya içinde yaşamı, yani sırça köşkte yaşamı ortaya çıkarmıştır. Bu sırça köşklerdeki yaşam, ülke gerçekliğinden uzak, kendi gerçekliği içinde yaşamı ve ilişkileri ortaya çıkarmıştır.

 

Duvarlar, sırça köşkte yaşayanlar tarafından oluşturulmakta ve toplumun her katmanına zorla kabul ettirilmektedir. Duvarlar, bizim için doğal olmuştur, kanıksamışız ve de alışmışız. Sorgulamıyoruz, doğal bir şey gibi kabul ediyor ve kendi kaderimiz içinde yaşamaktayız. Duvarlar, insanlar arasında ayırımı daha çıplak olarak ortaya koyarken, kimse bu çıplaklığın farkında değildir. ‘Anne bak kral çıplak!’ diyecek çocuk cesaretimiz bile ortadan kalkmıştır!

 

Sırça köşkün, inanılmaz yüksek olan duvarına atılacak bir kafatası ile paramparça olacağını aklımıza dahi getiremiyoruz, çünkü ‘büyük birader’in gözleri ve kulakları altında yaşamayı doğal olarak kabul etmektedir.

 

Berlin duvarı, simgesel olarak yıkıldı ama duvar hala yerli yerinde durmaya devam ediyor. Yıkılan parçalar ise, orada yaşayan Türkler üzerine yıkıldı, o yıkıntılar içinde ‘orada kimse yok mu?’ çığlığını duyan yok! Çünkü faşizm, yeni biçimi ile hayatta yerini bulurken, ayrımcılık ve dışlamacılık o kadar ince yapılmaktadır ki, kimse bir ayrımın ve ayrışmanın içinde yaşadığının farkında dahi değildir.

 

Duvar, gerçekten Berlin’de Brandenburger Tor (Brandenburg kapısı) önünde yıkılmıştır. Ama yaşamın her alanında varlığını dahada güçlendirerek devam etmektedir.

Etiketler : berlin,yaşam,türkler,organik yaşam

Bana Müslümanlar adam öldürüyor dedirtemezsiniz!

 

Bu sözü elbette söylemedi başbakan ama Müslüman yerine sağcılar kelimesini koyun, tanıdık geldi değil mi? Hemen, bir zamanlar bir başbakan demiş olduğunu anımsarsınız! Bu sözleri söylemedi ama buna yakın bir söz söylendi!

 

“Bir Müslüman soykırım yapamaz. Varsa böyle bir şey bunu rahat söyleriz. Türkiye’nin böyle bir rahatlığı var.” TRT’de yapılan röportaj. Radikal gazetesinden alıntıdır. 08.11.2009

 

Başbakan Erdoğan yukarıdaki sözleri söylemektedir. Burada iki duruş vardır. Birincisi Müslüman soykırım yapmaz, ikincisi Türkiye adına konuştuğuna inanması. Kendi konuştuklarının ülke adına olduğunu ve ülkeyi dünya kamuoyu önünde bir yere getirdiğine inancı sonsuzdur. “One Minute” söylemi Türkiye adına yapıldığını ima etmektedir. Parti dosyası ile gittiği toplantıda sarf ettiği sözleri Türkiye adına konuştuğu şeklinde inancını burada da perçinlemektedir.

 

Müslüman soykırım yapmaz inancını koruması, kendi kişisel duruşudur. Bu duruşun tarih içinde hiçbir önemi yoktur, çünkü yoktur denilen şeyler tarih içinden istenirse çıkarılır ve ortaya konulur. İdi Amin neden sürgünde öldüğünü anımsayan var mıdır? İdi Amin iktidarı süresi içinde ülkesinde neler yaptığını bilen var mıdır? İdi Amin hangi inancı temsil ediyordu ve ne adına yapıyordu?

 

Başbakan’ın içinden geldiği siyasi düşünce, Sivas Katliamı sonrası nasıl bir tavır aldığını anımsayanız var mı? Sanıkların avukatlığını, Refahyol iktidarının Adalet Bakanı Şevket Kazan üstlendi ve bakanlığı sırasında onları hapishanede ziyaret etti. Şevket Kazan kimdir? Anımsayanız var mıdır?

 

Şevket Kazan; Her dönem Milli Görüş hareketinin en önlerinde yer aldı, halen Saadet Partisi'nde siyasete devam etmektedir. Peki, başbakanın bu görüş ile köklü bağını şimdilerde anımsayan var mı? Erdoğan, aynı dönem içinde aynı partinin İstanbul Büyük şehir Belediye Başkanıydı. O döneme ait bir çok davası milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle donduruldu. Balık hafızalı olduğumuz için kısaca anımsatmak istedim. O dönemdeki Adalet Bakanı, tıpkı bugünkü Başbakan gibi düşünmektedir. ‘Müslüman katliam yapmaz, soykırım hiç yapmaz!’

 

Ömer El Beşir, Sudan devlet başkanıdır. Devlet başkanlığını içinde yer aldığı darbeye borçludur. Darfur katliamı ile dünyada kendisinden söz ettirmiştir.

 

Toplam yüzölçümü 2.5 milyon kilometrekare olan Sudan’ın  yaklaşık 1/5’ine yayılan ve üzerinde 5 ila 7 milyon kişinin yaşadığı üç eyaletten oluşan Darfur’dan göç edenler, tarımla uğraşan, yerleşik Siyahi kabileler. Bu kabilelerin içinde en büyüğü, bölgeye de adını veren Fur’lar. Sudan’ın Batısındaki tahıl ambarında yaşayan Fur, Massalit ve Zaghawa kabileleri Müslümanlığı kabul etmiş Siyahlardan oluşuyor.” Ahmet İnsel, Birikim Dergisi, Sayı 184-185, Sayfa 7-11 Ağustos – Eylül 2004

 

Sudan’da İslami cuntanın iktidarı 1989’da ele geçirmesinin ardından, Sudan’ın en büyük, en zengin ve en kalabalık bölgesi olan Darfur’da, İslâmi hükümetin silahlandırdığı Müslüman Arap milislerin, Müslüman Siyah kabileler üzerinde başlattığı acımasız bir bastırma ve yıldırma operasyonu, bugün El Beşir ziyaret rahatsızlığın nedenidir. Bu dramda, binlerce ölüm, milyonlarca mülteci vardır. Savaşı günlük ad ile söylersek, iktidarın ötekiye karşı acımasızsa yok etme hareketidir. Bu davranış size yabancı gelmiyor değil mi? Saddam’ın Kürtlere karşı yaptığı kimyasal silah ile katliamı. İsterseniz daha yakına doğru merceğinizi yakınlaştırabilirsiniz! Görmek istemeyen, görmez!

 

Yazının başında aldığım alıntıyı daha geniş alayım; "Gazze ile Darfur’u birbirine karıştırmamak lazım. Gazze’de bin 500 insan öldürülmüş. Darfur’da böyle bir şey olsa, onun da sonuna kadar takipçisi oluruz. Ben bunu Netanyahu’yla rahat konuşamam ama Ömer Beşir’le rahatlıkla konuşurum. ‘Bu yaptığınız yanlış’ derim, bunu de yüzüne derim. Bir Müslüman soykırım yapamaz. Varsa böyle bir şey, tespit etmemek mümkün değil. Rahat rahat onu da söyleriz. ‘Böyle bir şey yapamazsın, buna hakkın yok’ deriz" diye konuştu.

 

Eğer başbakan bu drama inansa, El Beşir ile rahat rahat konuşacak ama inanmıyor, çünkü ona göre El Beşir ne yaptıysa ülkesi için ve hukuk kuralları içinde yapmıştır. Ne yaptıysa hakkı olduğu için yapmıştır!

 

İngiliz gazetesi The Guardian "Erdoğan'ın El Beşir'e verdiği destek yakın tarihin en kötü katliamlarından birinin üzerini örtmeye çalışmak anlamıyla, oldukça utanç verici bir suç. Mesajın altında yatan ırkçı izler daha da berbat. "

 

Yukarıdaki yoruma yorum yapılabilinir mi?

 

 

Not: Şevket Kazan yıllar sonra o dönemi anlatırken sözlerini dikkatli okuyun derim, çünkü bugünde dinlemeler olarak kayda geçen durumların arkasındaki anlayışı belki yakalayabilirsiniz!

duruşmaları selametle götürebilmek için arada bir düdük çalması lazım birisinin. Hakim doğru dürüst çalamaz, teskin etmek lazım, duruşmadan önce görüşmek lazım, bak arkadaş gelin bu davayı selametle idare etsin bu mahkeme. Yani aklı selim sahibi bir insanın olması lazım.

Şenay hanım benim vekaletnameye itiraz etti, dedi ki, "Avukatlık kanununda engel yok ama bir özel kanun çıkmış, devlet güvenlik mahkemesi kanununda milletvekili olanların, devlet güvenlik mahkemesinde avukatlık yapamayacaklarına dair bir hüküm var" Ben onu bilmiyordum tabi mahkemede bunun için karar vermek üzere müzakereye çekildi, ben daha başlamadım, şunun avukatıyım diye zapta geçmiş değil. Ben oradan doğru mahkeme heyetinin yanına gittim ve dedim ki: "Ben çekiliyorum" Yoksa ben orda bir tek insanı savunmuş değildim ama savunacağım insanları seçmiştim.” 21 Ağustos 2009, Milli Gazete http://www.milligazete.com.tr/haber/onlarin-basina-bir-agabey-lazimdi-136267.htm

 

 

Etiketler :

Başbakanın kaç sıfatı vardır?

 

Başbakanın yakasında bir çok etiket bulunmaktadır. Bu etiketler girdiği ortama göre değişmektedir. O kadar değişik ortamlara girmektedir ki, o an hangi sıfat taşıdığını basın danışmanı ya da parti sözcüsünden öğrenmekteyiz.

 

Ne kadar yanlış tipler varsa, yanlış insan varsa bunları devlet olarak ayıklamamız lazım ki... Yarınların Türkiye'si güçlü bir devlet eliyle yürüyecektir, kurulacaktır. Buna inanıyorum ve bunun adımlarını da kararlı bir şekilde atıyoruz.” (Hürriyet, 11 Kasım 2009, http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12913827.asp)

 

Bir ziyaret sırasında, basın ile konuşurken Başbakan Erdoğan kendini açık olarak ifade etmektedir. (O an hangi sıfatı kullanıyordu açıkçası bilmiyorum.) Bu konuşmayı ülke adını çıkaralım ve başka bir ülke adı koyalım. Ve oradan elde edeceğimiz sonucu kabaca hayal edelim, nasıl bir sonuca varırsınız? Örneğin 1935 yılı Almanya’sı. Güçlü devlet yaratılmıştır, yanlış tipler devlet kademelerinden uzaklaştırılmıştır. Sadece kendi ülkesinde değil, yakın bir tarih sonrası komşu ülkelerdeki yanış insanları da temizleyecektir. (Benzetme çok kötü oldu değil mi? En iyisi başka ülke ve tarih koyun siz, çünkü bilinen ve herkesin anladığı için o tarihi ve ülkeyi koydum!) belki başbakan burada benim düşündüğümü düşünmeden söylemiştir. O sadece yanlış tip dediği darbe girişimi yapanlar ama henüz suçları kabul edilmemiş bu tiplerin. Suçu sabit olanlar ise emekliliklerini rahatlıkla yaşamaya devam ediyorlar, onlara karşı nedense pek duyarlılık yok! O yüzden benim aklıma yukarda söylediğim sonuç çıkıyor, çünkü kendisine engel olabilecekleri ortadan kaldırmak onun için daha önemli, suçlu olanlar ile hesaplaşmayı akınla bile getirmemektedir. Zamanı henüz değildir belki!

 

İktidar partisi başkanı, her bulunduğu ortama göre kimlik değiştirmektedir. Bazen başbakan, bazen parti başkanı, bazen meclis grup başkan sıfatlarını kullanır. Aklıma gelmeyen daha başka sıfatları da vardır mutlaka, onları da siz bulun! Gerçi kendisi dahi bilmez, nerede hangi sıfat ile konuştuğunu ama onun sıfatlarını parti sözcüsü ya da basın sözcüsü açıklar!

 

Bir insanın çok kimlikli olması bazı karışıklıkları yanında getiriyor. Ülke seçime giderken bazen başbakanlık aracı kullanılır, bazen parti arabası. Bir bakmışsınız başbakan aracından parti aracına geçmiş çocuklara oyuncak dağıtıyor! Kimliklerin bu kadar iç içe olduğu başka bir lider gördünüz mü? Elbette gördünüz, çünkü bizde lider her şeyi bilen, duyan ve karar alandır! Mussoloni bizim liderlerimiz yanında belki masum bile kalır! Onu da ben bilemem, siz bulun! Google sayfasına girin araştırın!

 

“one minute” sözün söylendiği yerde, başbakan hangi sıfat ile orada olduğunu anımsayan var mıdır? Her ‘one minute’ görüntüsü yayınlandığında elinde bulunan dosyaya gözüm takılır, o dosyada parti logosu vardır! Acaba oraya hangi sıfat ile gitmişti, neden haberler başbakanın çıkışı olarak yansıdı?

 

Başbakan yarınların Türkiye’sini kurmaktadır. Öyle bir yarın düşünmektedir ki, kendisi gibi düşünmeyen, desteklemeyenleri, kendisine bağlı bakanlıklar ve kurumlar ile izlemektedir. Davalar açmaktadır / açtırmaktadır… (Bir davanın savcısı ve avukatı bellidir, savcı dava açar, değil mi?) Devletin işleyişini ve denetimini yapmak ile ilgili bölümlerde değişim baş döndürücü bir şekilde yapılmaktadır. Telefonların dinlenmesi sıradanlaşmıştır. Denetim her alanda baskıya dönüşürken, mahkeme önlerinde dosyalarda kabarmaktadır. Bu dönemde açılan davalar, bir anlamda siyasi olarak yorumlanmaya başlaması acaba tesadüfi midir?

 

Bilgi kirliliği her dönemde olmuştur, fakat bu kirlilik gündemi değiştirecek boyutta olması bir programlı hedefe doğru gidilen yolu mu göstermektedir?

 

Başbakanın ordu ile yakın tarih ile yüzleşmesi bir çok kesim tarafından olumlu görülmektedir. Fakat bu yüzleşme sadece kendisini ilgilendiren tarih ile sınırlı olduğu gözden kaçırılmaktadır. Darbe girişimleri ve darbe niyeti olanlar ile yüzleşmesi bana göre de olumludur ve hatta zorunludur. Bu olumlu duruşun, darbe yapanlar ve sonuçları ile olmamasını nasıl açıklarsınız? 12 Eylül yasları ve anayasası hala yürürlüktedir ve lideri özgürce gezebilmektedir. Onu ve o dönemi koruyan yasalar yürürlüktedir.

 

Başbakan ve kurmayları, global politikaya uygun politikalar geliştirirken, kendilerine olan güvenleri de artmıştır.  Bu güven ile zaman zaman beyinlerinin arkasında duran gerçek niyetlerini açıkça ilan etmekten de çekinmemektedirler. Yazının girişinde yaptığım uzun alıntı, bu niyetlerini başka bir olay nedeniyle yaptığı açıklama arasında söylemektedir. Orada kullandığı sübjektif tanımlar, kime göre sorusunu beraberinde getirir. Yanlış tip ve insanlar, kime göre? Kendisine göre yanlış olanları temizlemenin sınırı nedir? Bir zamanlar bir gazeteciye yurt dışına git derken, ne kadar samimi olduğunu bugün daha çıplak olarak görmekteyiz. Beğenmiyorsanız gidin!

 

Başbakan, dünyaya bakışına uygun olarak adımlar atmakta ve o adımları kendi belirlediği zaman dilimi içinde yapmaktadır. Mahkeme kararlarını, işine gelmediğinde görmezlikten gelmektedir. Buna çıplak örnek din derslerinin halen zorunlu olmasıdır. Mahkemenin vermiş olduğu karar hala uygulanmamaktadır. İşine geldiğinde, Adli Tıp Kurumu hemen karar almasını hızlandırmaktadır, gelmediğinde işi uzatabilmektedir. Buna çıplak örnek Erbakan ve Zere durumlarıdır. Üzmez olayını unuttuğumu sanmayın! O olay sırasında kurumun çelişkili kararları kamuoyunun gözleri önünde yaşanmıştır.

 

Mahkeme önlerinde duran davaların bir bölümü dokunulmazlık nedeniyle işleme konulamamaktadır. Dokunulamazlık kavramına neden el atılmaz ve o zırh içinde, birilerin Türkiye’ye yeni bir biçim vermesine seyirci kanılır? Acaba bu adını andığı yanlış tipler içinde dokunulmaz olanlar yok mudur? Onların temizlenmesine neden izin verilmez?

 

Başbakan Erdoğan’ın her çıkışını demokrasi adına alkışlayanlar, neden bir çok şeyi görmezden geldiğini açıklayabiliyorlar mı? Neden hep onun yaptıklarını düzeltmek ile yükümlü danışmanları ve basın sözcüleri gibi hareket ettiğini anlayan var mıdır?

 

Demokrasi söylemleri ile yaşanan bu sürecin gerçek olarak adlandıran var mıdır? Biz gerçekten nasıl bir Türkiye’de yaşamaktayız?

Etiketler : başbakan,sıfat,hürriyet

Mustafa Kemal 10 Kasım’da ölmedi!

 

Bugüne kadar Atatürk 10 Kasım’da öldüğünü düşündünüz ve buna uygun olarak anma programları yaptınız. Benim çocukluğumda 10 Kasım günü, saat 9:05’de yaşam dururdu. Hareket eden hiçbir şey olmazdı. Bir anda siren sesleri, korna seslerine karışır ve o bir dakika ulusça ölümü tadardık!

 

Atatürk’ün sevdiği parçalar, ona seslendiren tarafından radyo ya da ekran aracılığı ile yansırdı. Onun yapmış olduğu başarılar ve ülkenin bugünkü halin şükreden konuşmalar, açık oturumlar olurdu.  Benim çocukluğumda, 10 Kasım’ın bir anlamı Atatürk’ü anlamak üzerine oluşturulurdu. Onun yapmış olduğu devrimler ve devrimler arasında öncelikler sürekli vurgulanırdı.

 

Yokluklardan yaratılmış bir devletin evlatlarıydık ama savaşı görmemiş evlatlarıydık. Savaşın yokluğunu, acısını bilemezdik. Ülke hangi koşullarda kurulduğunu da bilemezdik. Sadece okulda ne verilirse onu öğreniyorduk. Kendi tarihimiz yolda yazılıyordu. Zamanın koşullarına uygun kuşaklar yetiştiriliyordu, her kuşağın dünyaya bakışı bir birinden farklıydı. Her kuşak bir öncesinden ileri olması gerekliydi, diyalektik onu emir ediyordu! Emir olurda karşı koyan olmaz mı? Elbette bu gelişmeye karşı koyanlar “yollar yürümekle aşınmaz” lafını da rahat rahat söyleyebiliyordu. ‘Gerekirse komünizme ihtiyaç duyulursa onu da devletimiz getirecektir’, devletin evlatları konulan kuralarla uygun davranmak ile yükümlüdür!

 

Zaman hızlı bir şekilde geçerken, dışarında gelen ihtiyaçlar doğrultusunda değişiyorduk, biçim alıyorduk. Biz, dışarıdan gelen rüzgarının etkisi ile biçimlenen bir ülkeydik. Kendi halimize kalamazdık, çünkü bir imparatorluğun mirasını ve yükünü taşıyorduk ama taşıdığımız yük; Anadolu topraklarını unutmuş, aşağılamış ve onun için sürgün yeriydi. Anadolu halkının bu aşağılanma ve yok sayma nedeniyle kültürel mirasını ileriye taşıyacak birikimi de yoktu. Bütün birikim imparatorluğun başkentinde ve elden çıkan balkanlarda bulunuyordu ve orası da işgal edilmişti. Yeni devlet, yoktan gerçekten var edilmişti, çünkü elindeki birikimi de işgal altındaydı, işgal kuvvetlerinin izin verdiği birikim ile yeni devletin ilk temelleri atılmıştı.

 

İşgal kuvvetlerine rağmen oluşan mücadele ve onun önderi, taşıyabildikleri birikimleri ile bozkırın topraklarına canlılık kazandırmışlardır. Bozkır topraklarında yeşeren bu yeni devletin ideolojisi, 12 Eylül sabahı radyoda çalınan marşlar ile yeni bir biçim almış ve bu biçime göre örgütlenmiştir. Bu yeni biçimde, kurucu sadece sembolik olarak yerini almıştır. Yenidünya o dönemde kurulmaktadır ve rolünü oynayabilmek için yeni biçimi ile yerini almıştır! O gün Atatürk ve onun öncelikleri, devrimleri yok olmuştur.

 

Bugünden geçmişe doğru bakarsak, Atatürk gerçek anlamda, 10 Kasım günü sabah saatlerinde ölmemiştir, 12 Eylül sabah saatleri gerçek ölüm saati olarak önümüzde durmaktadır. Çünkü ondan artık pek fazla bir şey yoktur, bugün yaşananlar tamamı ile dışarıdan gelen rüzgarın vermiş olduğu biçimdir. Resmi dairelerde asılı olarak duran bir resim ve bina önlerinde duran büstün dışında bugünkü kuşaklara pek bir şey ifade etmeyen bir önderin ölümünü, her yılın Kasım’ın 10’da, saat 09:05’de Dolmabahçe sarayında aramayın, çünkü o,12 Eylül 1980 sabahı aramızdan ayrılmıştır.

Etiketler :

Mercimek reklamını anımsayan var mı?

 

Bir TV kanalında, mercimek ile ilgili program yapılmıştı.  Program o dönemin beslenme konusunda tek söz sahibi olan bölüm başkanına yaptırılmıştı. Mercimek programı sayesinde kamuoyu, proteinin mercimekte olduğunu duymuş ve o sayede fakir halkımız mercimek proteinin vücuda katkısını, bilimsel bir otorite sayesinde öğrenmişti. O otorite aynı zamanda nasıl yemek yapılacağı ve mercimekten neler yapılacağını da öğretmişti. Halkımızın bu mercimek sevdası sırasında katkısını da unutmamak gereklidir, çünkü o dönemde mercimek döneri bile yapılmıştı!

 

Mercimek programı sayesinde, işveren Toprak Mahsulleri Ofisi depolarında birikmiş mercimeği bitirmişti, sonuçta yurt dışından alır olmuştuk. Fiyatlar doğal olarak artışta göstermişti, çöpe gidecek olan değerlenmiş ve piyasada ekonomik verimliliğe ulaşmıştı. Bir süre sonra program yayından kandırıldı ve mercimek gündemimizden düştü. O programdan geriye kalan ne oldu? Şimdi kaç kişi mercimek ile yemek yapıyor, tatlı yapmakta?

 

Grip konusunda panik havası bana nedense o dönemde yapılan üniversite destekli reklamı hatırlattı. Grip aşısı yoktu, devlet elinde olanda değere bindi. Parası olan yurt dışında gitti, olmayan ise aşının ne zaman kendisine geleceğini bekler oldu. Fakat reklamda beklenmeyen bir şey oldu ve ilacın yan etkileri tartışılır oldu. Başbakan bu pazarlama oyununda rolünü oynamayı ret etmişti. İlk defa ülkemizde bir ilacın yan etkileri tartışılır oldu. Halk bu arada kendisine göre çözüm yolları üretmiş ve o çözüm yollarındaki ilaçlar depoların boşalmasına sebep olmuştu!

 

Virüs, acaba ekonomistlerin beklediği savaş belirtisi olabilir mi? Bu krizden çıkış yolu savaştır açıklaması yapan ekonomistler, adı konulmamış savaşı yaşadığımızı tahmin edebildiler mi? Bu virüs salgını ve sonuçları acaba ekonomiye ne gibi can suyu etkisi gösterdi? Dünya borsalarında iyileşmeye katkısı oldu mu?

 

Virüs, savaş için üretilmiş, değişikliğe uğratılmış halde, ordu depolarında yerlerini korumaktadır. Elbette savaşa hazırlık için, zaman zaman o depolardan dışarıya çıkarılıp etki alanı ölçülmesi yapılmaktadır. Tatbikat adı verilen bu denemeler, çoğu zaman haber verilmeden düşük yoğunluklu olarak uygulanmaktadır. Amerikan tarihi içinde, bir çok kere uygulandığını, belli süre sonra geçince açıklanan belgeler ile ortaya çıkmıştır. Biyolojik silah olarak kullanılan virüslerde, savaş aletlerinde gelişmeye uygun olarak geliştirilmekte ve daha fazla alanın etkilenmesi için, savaş uzamanlar tarafından projeler yapılmaktadır. Her virüs salgını sonucunda, laboratuar virüslerden bahsedilmesi tesadüfi değildir.

 

Son günlerde Ukrayna’da adı konmamış virüsün etkilediği salgın hastalıktan bahsedilmektedir. Dünya Sağlık Örgütü bu konu ile ilgili çalışmaya başlamış ve o virüsün nereden ve nasıl ortaya çıktığını araştırmaktadır. Önleyici yöntemleri geliştirmek için çabalar sarf etmektedir. Henüz bir ülke ile sınırlı olan bu virüs, yaklaşık 70 insanın ölümüne sebep olmuştur. Ukrayna ile gaz geçişi konusunda sorunları olan komşu Rusya’nın bu virüste parmağı olup olmadığı kuşkuları kafamda canlandı. Biyolojik silah, aynı zamanda o ülkenin ekonomisine yapılmış bir saldırıdır. Virüsün etkisinin yayılması ile birlikte o ülke ekonomisinde aksamalar olacaktır, üretim ve tüketimde düşüş yaşanacaktır. Bazı ürünlerin talebi artarken, talebi artan ürünlerin sahiplerine doğru projektör tutmakta yarar vardır. Bir saldırı karşısında kimlerin karlı çıktığı ve kimlerin amacına hizmet ettiğine bakılmalıdır.

 

Domuz gribine karşı geliştiren aşılar konusunda da, ülkeden ülkeye göre değişen aşılar gündeme gelmiştir. Amerika’dan yapılan yayınlarda aşılar, burunlardan vurulurken, bizde aşılar koldan vurulmaktadır. Doğal olarak aşıların farklılığı ortaya çıkmaktadır. Amerika bu konuda hazırlıklı ve sağlıklı bir alt yapısı olduğu için, ‘uyuşturulmuş canlı virüs’ aşı olarak insanlara vurulurken, bizim gibi ülkelerde klasik aşı yapılmaktadır. Buda gösterilmektedir ki, biyolojik bir saldırı karşısında Amerika daha hazırlıklıdır.  Eğer bir ülke hazırlıklıysa, o ülke silah üretiyor anlamına gelmektedir. Ülkeler ürettikleri virüslere karşı panzehirlerini kendi halkı için saklamaktadır.

 

Bizim gibi ülkeler ise, onların geliştirdiği ve bize uygun olduğu düşünülen aşı ile idare etmemiz gerekmektedir. Savaş uzmanları ise, bizde elde ettikleri verilere uygun olarak yeni virüsleri geliştirmeye başlamışlardır bile.

 

Ekonomistler, krizden çıkış için savaşı öngörmekteler, acaba savaş çoktan başladı mı?

Etiketler :

Alınan kararlar ve değişen yaşam…

 

Alınan kararlar ile yaşam bizim dışımızda değişmeye devam ediyor. Bizlerin, kısaca bireyler olarak bizlerin almış olduğu bir çok karar, hayat bulamadan yok olup gidiyor ama bizim dışımızda alınan bir çok karar, bizim yaşantımız ve dünyaya bakışımızı değiştirmektedir.

 

Değişen hayata, çoğu zaman seyirci olarak katılmaktayız ve hatta bu değişimi anlamak için artık emek sarf etmekten de vazgeçtik, çünkü o kadar hızlı bir değişim içindeyiz ki, neyin nasıl değiştiğini fark edemez olduk. Sadece akıntıya kapılmış bir ağaç dalı gibi sağa sola çarpa çarpa yol alıyoruz, belki bir köşede oluşmuş olan birikintiye takılıp orada kalacağız ama zamanın akıntısı bizi durmadan bir yerlerden bir yerlere alıp götürüyor.

 

Ülkemiz ve ülkemiz dışında alınan kararların sonucunu yaşayarak görmekteyiz, hiç aklımızda olmamasına rağmen, değişen gündemin bir parçası olduğumuzu görüyoruz. Kendi gündemimiz elimizden alınmış durumdadır. Örneğin, çocuklar büyüyünce doktor olacağını söylerler ya, doktor olabilmesi için sağlıklı büyümesi gerekir. Bakmışsınız, çocuğun vücuduna bir virüsün karışması sonucu hayatını kaybetmiştir. Bir çok insan, o çocuğun hayalini bilmeden, haber bültenlerinde domuz gribinden hayatını kaybetmiş biri olarak duyacak ve anında unutacaktır. Çocuğun gündemi artık yoktur! Onun gibi bizimde bir çok hayalimiz yok olmuştur!

 

Dışarıda gündem farklı akarken, içteki gündem kendisine alan açmaya uğraşıyor! Gündemlerin bu kadar sık değiştiği bir zaman diliminde, hayatımızı yakından etkileyecek kararlar, bizim dışımızda alınmaya devam ediyor.

 

Hükümet bu kargaşa içinde gündemin bir anına yansıyan kararlar almakta ve alınan kararlar hayata geçene kadar kimsenin haberi olmayacaktır! Hayata geçtikten sonra itiraz etmenin artık önemi ortadan kalmış olacaktır, çünkü her karar, kendisine ait bir kamuoyu oluşturacak ve bu kamuoyu o karardan beslenecektir.

 

Hükümetin aldığı son karar gazete sayfalarına bir harf olarak düştü, bende bu harfi biraz büyüteç altında alıp bakayım dedim. Çünkü şu anda gündemimiz başka konular ile meşgul olmaktadır. Hükümet, devlet dairelerine özel sektörden yönetici alma kararı almıştır. Sözleşmeli olarak, özel sektöre devletten eleman verileceği gibi, özel sektörden de devlet dairelerine yönetici ya da teknik eleman alınmasını olanak sağlayan bir karar alındı. Bu sayede daha dinamik bir yönetim ve işleyiş kazanılacağına inanılıyor. İşleyişte bazı konuların hızlanmasını sağlayacaktır. Fakat uygulamada sakıncaları hemen ortaya çıkacaktır. Çünkü özel sektörde yönetici olan birinin, devlet kapısının önünde bekleyen firmalar veya kişiler arasında tarafsız olacağını beklemek saflık olur. Bir devlet ihalesinde, yönetici olarak atanan birinin, kendi firması lehine kararları çalıştığı firma içinde konuşması kadar doğal bir şey olamaz! Bazı firmalar daha ayrıcalıklı olacaktır. Devletin tarafsızlığı daha belirgin olarak ortadan kalkacaktır.

 

Bir devlet işleyişi ve prosedürü içinde dışarıdan bir müdahil olduğunda elbette o işleyiş içinde bazı dengeler bozulacaktır. Bugüne kadar işleyen bürokratik düzende, bir bozulma olacağını söylemek için kahve falına bakmaya gerek yoktur. Şimdi burada ince bir çizgi üzerinde duruyoruz, çünkü bir yandan hantal yapıyı savunur gibi gözükmek var, öte yandan zaten var olan yağmalama politikasına körük ile gitmek var. İkisinin ortasında bir çözüm yolu olmalıdır, çünkü devletin bugünkü yavaşlığı ve hantallığını savunacak değilim. Ama özel sektöründe devleti yağmalamasını da savunamam. Özelleştirme adı altında, devletin bütün işleyen ve kar eden kurumları elinden alınıp özel sektöre peşkeş çekildi. Denetleme ve yönlendirme özel sektörün denetimine geçerse eğer, bu durumda halkın çıkarı tamamı ile yok sayılacaktır.

 

Yakın bir zaman diliminde yaşayarak göreceğimiz bu karar, bizim dışımızdaki gündemi ve çevreyi nasıl değiştireceğini göreceğiz.

Etiketler :

Fakir insanın sesi olur mu?
 
Urfa’da bir zengin fakirlere verilmek için birer kilo pirinç dağıtılacakmış. Evinin önü mahşer gibi olmuş.
 
Bilmem nerenim kaymakamı sosyal hizmetler ya da bilmem ne vakfı adına fakirler 20 TL yardım yapacakmış, kaymakamlığın önü mahşer gibi olmuş…
 
Mahşer günü evrenin bütün insanları birikirmiş, kaderleri neyse onun ile yüzleşmek için…
 
Dağıtım olan yerlerde ise o yörenin fakirleri toplaşırmış, mahşer günün provasını yapar gibi. Alacakları ne ise belki bir gün idare edecek, belki bir hafta ama daha uzun soluklu bir yardım olmayacak olan bu damla yardım için bir birini ezmeyi göze alan yüzlerce insan.
 
Kalabalık olurda güvenlik görevlileri olmaz mı? Elbette onlarda yerlerini alacaklar. Yardımın verileceği saat ve miktar bellidir. Kalabalığın ama ölçüsü yoktur, çünkü gün geçtikçe ülke fakirleşmeye devam ediyor. Fakirleşme demek, ülkede fakir sayısının artması demektir. Kimse bilemez, kaç kişinin o kapı önünde olacağını.
 
Dağıtım saati yaklaştıkça kalabalık artara ve doğal olarak huzursuzluklarda kendisini gösterir. Homurdanmalar olur, zaman zaman sesler artar ama o dalga belirli bir disiplin içinde bekler. Bekler, çünkü güvenlik görevliler önceden yerini almıştır. Zaten alacakları bir diş dolgusu kadardır ama beklemek gerek!
 
Sesler yoktur beklerken. Birbiri ile konuşmaz bu fakir kalabalıktaki insanlar. Sabahın erken saatinde gelmişlerdir, sona kalıp hiçbir şey almamaktansa biraz üşümek önemli değildir. Boğazdan geçecek sıcak bir çoradır sonuçta. Kalabalık artar, kalabalığa bakan gözlerde artar. Sırada beklenilir, sabahın ayazının henüz kırılmadığı saatlerdir. Ayaz bir yanda, açlık öteki yandan sesi yok eder. Fakirlerin sesleri yoktur!
 
Saat gelir, fakirin hımsıda çoktur, hamsıda. Hısımlar birbirine destek olur, kuyruğun ön tarafında bir şişkinlik oluşur. Kuyruğa kaynamalar olur, kaynama olurda güvenlik görevlisinin sopası eksik olur mu? Gözünü kapatır güvenlik görevlisi elinde ne varsa sallar, kime geliyor mu, neresine vuruyormuş hiç önemsemez. Önemli olan sıraya girmeleri ve o şişkinliğin ortadan kaldırılması! Boşuna değildir, verilmiş görev yerine en iyi şekilde getirilmesi gerek! O, onlardan değildir, çünkü onu diğerlerinden ayıran üzerindeki kıyafeti, elindeki copudur! Fark, yaşanarak öğrenilir. Yoksulun sesi yoktur, karşı koyacak ne sesi, ne de gücü vardır. Zaten yaşam onu yeteri kadar ezmiştir. Bir iki sopanın hesabımı olacaktır. Siz hiç duydunuz mu, yoksul bir dayak yediği için şikayette bulunsun! Eğer bir şikayet varsa eğer, o şikayeti o değil, oradan geçen biri yapmıştır!
 
Yoksul, dağıtımın başladığı anda bir birini ezer, üst üste binilir, tek kişilik kapıdan on kişi geçmeye çalışır. Kapıya sıkışırlar, içeriye giren büyük bir zafer kazanmış gibi mutlu olur. Fakir en ufak şeyden mutlu olandır! Yüzündeki gülümseme ile elini uzatır, eline bırakılana sıkı sıkıya sarılarak dışarıya çıkar. Kuyruktakilere ve kapıdan girmek isteyenlere zafer kazanmış bir ordunun askeri gibi bakar! Yoksul elindekinin büyüklüğü ile değil, emeğinin karşılığını aldığı için sarhoştur. Uzun sürmez, çünkü kuyruktan biraz uzaklaştığında hemen kendi dünyasına döner! Fakirin zaferi kısa sürer!
 
Siz hiç yoksul oldunuz mu, hiç kuyruğa girdiniz mi? Siz karnınız doyurmayacağını bildiğiniz bir şey için saatlerce kuyrukta oldunuz mu?
 
Belki olmuşsunuzdur, bir süper marketin açılışında ucuz bir elektronik alet almak için. Orada elinize aldığınız bir küçük alet ile nasıl mutlu olduğunuzu ve eve gittiğinizde, aldığınızın aslında sizin işinize çok yaramadığını gördüğünüzde ne hissediyorsunuz? Fakirlik ve yoksulluk! İkisi de sizden o kadar uzak değildir. Bir düşünün, birisinin verdiği şeye el açmanın nasıl bir duygu olduğunu!
 
İftar çadırları önünde sıraya giren yoksul insanlar gördüm, fakirler ise o sıraya dahi girmediğini kaç insan bilir? Çünkü çadırlar fakirlerin mahallesinde açılmıyor! Nerede merkez ve her kesin göreceği yer var, orada iftar çadırı görürsünüz, evi olmayan, işi olmayanların yaşadığı yerlerde neden çadırlar kurulmaz? İftar çadırları da sponsor eşliğinde olmaya başladı, o mahallere sponsorlar ne için reklamlarını versin, değil mi?
 
Fakir insan bu duruma dahi sesini çıkaramaz, çıkarmış olsa da kim duyacak? Hadi çıkardı diyelim, gelir bir güvenlik görevlisi döver gider! Ankara’da zabıtalar çöplerden kağıt toplayanları, çevre kirliliği yapıyor diye dövmedi mi? Kim sahip çıktı onlara?
 
Fakir insanın hayali kısa sürer!

Etiketler :

İllegal insan!

31/10/2009

İllegal insan!

 

İllegal insan yoktur deriz ama illegal olarak bu ülkeye gelmiş ve çalışmak zorunda olan insanları sınırı geçerken ölenler olarak biliriz!

 

Başka ülkelerden gelenler, ülkemizin göze batmayan yerden gelip yurt dışına gitmek isteyenler, paralarını emeklerini yollarda harcayıp, hayallerini tüketenlerin hepside illegaldir.

 

İllegal insan, kayda alınmamış insan demektir.

 

İllegal insanların milyonlar gibi rakamla ifade edildiği bir çağda yaşıyoruz.

 

İllegal insan kendisinden başka kaybedeceği olmayan insandır.

 

İllegal insan her türlü zulmü haykıramayan insandır.

 

İllegal insan hep korkular içinde yaşayan insandır….

 

İllegal insanların sorunları hep görmezden gelinilir.

 

İllegal insanın sağlık güvencesi yoktur…

 

İllegal insanın pasaportu olmaz… seyahat özgürlüğü yoktur… yaşama hakkı elinden alınmıştır.

 

Ülkemizde kaç illegal vatandaş yaşamaktadır?

 

Kaç vatandaşımızın pasaportu yok?

 

Savaştan kaçıp gelen ama hiç güvencesi olamayan insanların durumunu hiç düşündünüz mü?

 

Pasaportu olmayan, kimliği olmayan balkan göçmeni, Irak göçmeninden haberiniz var mı?

 

İllegal insanı göremezsiniz, onlar göze görünmez!

 

İllegal insanları sınırı geçerken batan bir botta olduğunu duyarsınız, karaya vurmuş ölüleri eşliğinde…

 

Siz hiç illegal olarak yaşadınız mı?

Etiketler :

12 Eylül’de hukuku çiğneyenler, şimdi hukuk arıyorlar!

 

12 Eylül süreci, anayasayı silah zoru ile değiştirmek isteyenleri yargılama süreci gibidir. Tamamı ile meşru olmayan yargılama süreçleri, keyfi uygulamaların hat safhada görüldüğü yıllardır. O dönemde alınan mahkeme kararlarının hemen hepsi tartışmaya açık ve hukuk dışıdır. Çünkü o dönemde anayasayı silah zoru ile değiştiren bir iktidar mevcuttur. Savunduğu söylediği anayasa, henüz oluşturulmamış, halk tarafından kabul edilmemişti. Oluşturulmamış anayasanın savunması olmaz! Savunması olmayacağı içinde, silah zoru ile ortadan kaldırmak isteyen muhalefette olamaz! Anayasayı savunduğunu söyleyenler, anayasayı ortadan kaldırmıştır.

 

12 Eylül, kanunların nasıl bir şekilde yorumlandığı ve yukarıdan gelen emirler ile sonuçlandığı uygulamaları ile ortada durmaktadır. Kanun önemsenmemiş, onun yerini alan emirlerdir. Emirler ile kanun maddeleri yeniden yorumlanmış ve uygulanmıştır. O dönemde verilen idam kararları ve uygulamaları, bugün çıplak olarak önümüzde durmaktadır.

 

12 Eylül darbesi yapanlar, bugün kendi yarattıkları uygulamaların sonucu ile karşılaşmışlardır. Bugün, aynı keyfiyet durumu ve yöntemi gözlerimiz önünde cereyan etmektedir. Burada özneler değişmiş olmasına rağmen, yöntemin aynı olduğunu söylemek abartı olmasa gerek. O gün, 12 Eylül darbecilerini alkışlayanlar, bugün başka birilerin alkışlaması tesadüfi değildir. Elbette rollerin değişmiş olmasına rağmen, bazı alışkanlıklarını terk edemeyenler, hala durdukları yanlış noktada durmaya devam etmektedirler.

 

Saflar bir birlerini gererken, artık açıkça telaffuz edilen savaş kelimesini satırlar arasında görmeye başladık. Yeni bir kavram günlük yaşantımıza girdi. Asimetrik Savaş. Peki, ne demektir asimetrik savaş? Güçsüz olan birliklerin, güçlü olan birliklere nereden saldıracağı belli olmadan yürüttüğü savaş yöntemidir. Bir anlamda gerilla yöntemidir. 11 Eylül ile birlikte yaşama giren bir kavramdır.

 

Ülkemiz, yıllardır adı konmamış savaş içindedir. Savaşın barış ile sonuçlanmasını isteyenlerin seslerinin daha yoğun çıktığı bir dönemde, başka bir savaş başlamış görülmektedir. Asimetrik savaş adı verilen bu savaş, bir dava ve onun etrafında gelişen olaylar olarak algılanmaktadır. Adı verilen savaş, iki devlet kurumunun içinde görülmektedir. Bu iki kurum arasında taraf olmak bizi ne kadar ilgilendirmektedir? Çünkü iki oluşumda, 12 Eylül üründür. 12 Eylül döneminde yapılan uygulamaların özneler değişerek, bugün yaşanmasından başka bir anlam ifade etmekte midir?

 

Bu sorunun yanıtında, ‘en azından darbeci zihniyetin ortadan kalkması için, taraf olmak nedendir’ diyenlerin varlığını biliyorum. Şah gitsin diyerek, şeriatçılar ile birlikte hareket eden örgütler ya da bireylerin durumunun günümüzde yansıması gibi durmaktadır. İran’da şah gitti, ilk idam edilenler şeriatçılar ile ittifak yapanlar olmuştur.

 

Kurumlar bir şekilde kendi içlerinde barışacaklardır, iktidar ve güç gösterileri, kendilerine zarar verdiğinde aralarında anlaşamaya varacakları yakın geçmişte yapılan saray görüşmelerinde ortaya çıkmıştır. Baş başa görüşülen toplantılar sonucunda bir bakıyorsunuz gündem değişmiştir. Taraf olanlar, bir bakıyorsunuz boşluğa düşmüş, gündemi sarsacak başka bir neden bulunana kadar sessizce köşelerinde oturup gelişmeleri izlemekle yetinmektedirler. Birilerinin vermiş olduğu bilgileri, işlemeden, bulmuşçasına manşetine çıkanlar hep aynı kesim olması acaba tesadüfi midir? Yoksa yürütülmekte olan savaşın gerekliliği midir?

 

Ülkemiz bugünlerde iki savaşı yaşamaktadır. İki savaşta taraflar ortada olmasına rağmen, nasıl bir çizgi izleyecekleri yurt dışından gelecek baskı ile biçimlenecektir. Çünkü iç dinamikler bu güçlerin bakış açısını etkileyecek güçte bir baskı grubu oluşturamadıkları son Habur sınırından geçiş ile ortaya çıkmıştır.

 

12 Eylül uygulamaları meşru değildir ve yasalara zorla uydurulmuş olduğu yaşanan bugünkü süreç ile daha da ortaya çıkmıştır. 12 Eylül ile yüzleşilmeden bugünkü gelişmeler daha iyi anlaşılamaz. Ne yazık ki geçen süreç içinde her kesime göre 12 Eylül algılayışı gelişmiş ve bu algılayışa göre, 12 Eylül tarihi yazılmaktadır.

 

Bu durumda kafa karışıklığını ortaya çıkarmıştır. Kafa karışıklığı da kendilerine liberal diyenlerin seslerinin daha gür çıkmasına sebep olmuştur. Gerçi bu durum medyayı elinde bulunduranların tercihleri ile de ilgilidir. Normalde kimsenin iş vermeyeceği, ne savunduğunu dahi bilmeyen, güce tapanların oluşturmuş olduğu gazeteci ve öğretim üyesi güruhu, birilerin işine geldiği için seslerini ekranlar ve yazılı basın aracılığı ile yüksek ses tonunda duyurmaya devam etmektedir. Bu durum bir anlamda asimetrik savaşın belirtisi olabilir.

 

Bu iki tarafın yaptığı savaşta, yesinler birbirlerini diyerek, gerçek gündemimize dönmemiz gereklidir. Çünkü bu savaş sonucunda ortaya çıkacak her olasılık ile savaşmak durumunda olacağımızı bilmek zorundayız. Demokrasi ile otorite arasında savaş değildir bu, asimetrik savaş adı verilen savaş. Her iki tarafta gücü eline geçirdiğinde, ne kadar demokrat olduğu bugün yaşanan sürece bakarak görebiliriz!

 

Ölüme terk edilen kanser hastaları bu ülkenin topraklarındadır. Demokrasi ve insan haklarını savunduğunu söyleyenler bu ölümler karşısında sessizliğini korumaktalar, fakat bu iki gücün asimetrik savaşında taraf olmayı ise demokratlıkla açıklamaya devam etmektedirler.

 

Savaşın bir tarafı olan AKP, insan hakları ve demokrasi için ne yapmıştır? Bu soruya doğru yanıt verirseniz olay daha çıplak olarak görürsünüz! Mahkeme kararlarını bile uygulamayan, hala Sivas Madımak Otelini Müze yapmayan anlayış iktidardır. Zorunlu din dersi verilmesine bu iktidar sürecinde devam edilmektedir. Sendikal haklar konusunda ilerleme ortadır. 1 Mayıs günü yapılan saldırılar hala hafızlarda yerini korumaktadır. İşkenceden ölen, cezaevinde kanser ile mücadele edenler hala içimizde yaşanmaktadır. Polis dayağı ile komada olanlar, ölenler, sakat kalanlar bu iktidar döneminde varlığını korumuştur. Elinde pimi çekilen askerlerde bu iktidar döneminde varlığını korumaktadır. Keyfine göre ben süreci başlatırım, gereğinde askıya alırım anlayışı da bu iktidar sürecinde varlığını korumaktadır.

 

Demokrasi için, iç dinamikleri güçlendirmek ve geleceğimize müdahil olmak zorundayız.  Demokrasi için safları sıklaştırma zamandır.

Etiketler :

Çocuk oyuncakları…
 
Cumhuriyet kutlamaları tüm yurtta olduğu gibi Hakkari’de de resmi törenler ile kutlandı. Bu kutlamalar sonunda bir grup, asker ve polislerin oturduğu lojmanların önünden geçmek istemiş ve orada olaylar patlamıştır. (Ezilmişlik duygusunun dışa yansıması olarak da okuyabilirsiniz. Özgürce kendilerini ifade edenler, fırsatını bulduğunda ezdiğine inandığı kesimin önünden geçerek ‘nanik’ yapmak ister. Bu hareket ile siz ne yaparsanız yapın, varız, var olmaya da devam ediyoruz imgesini duyurmaktır.)
 
Olayları ekranlar aracılığı ile sıcak odamdan izledim. Olaylarda benim dikkatimi çeken pencereden bakan asker ve polis olan memur çocuklarının tavırları. Çocuklar oyuncak silahlarını pencereden çıkarmış, aşağıda yürümekte olan gruba doğrultmuştur. Aşağıdaki grubunda o çocuklara doğru tepkisi vardı. Olay bu noktada patladı ve taşlar, gaz bombası Hakkari semalarında kendisini gösterdi.
 
Çocukların tepkileri incelendiğinde nasıl bir sonuca varır psikologlar?
 
Silah gölgesi altında büyüyen ve yetiştirilen çocukların gelecekte ne gibi sorunlar ile karşılaşılırlar?
 
Büyük olasılıkla bu çocuklar okul içinde de ayrımcılığa uğruyorlardır, üstün olma duygusu ve ötekinin acı çekmeyeceği düşüncesi hakimdir. ‘Ötekine her türlü eziyeti yap, çünkü o senin doğal hakkın!’ imajı acaba bu çocukların gelişme aşamasında nasıl bir kişilik bozukluklarına yol açıyordur?
 
Barış demek, karşındakini olduğu gibi kabul etmektir. Bugün ülkemiz içinde karşındakini olduğu gibi kabul edebilecek olgunluğa erişmiş bireyler var mıdır? Açıkçası kuşkuluyum bu konuda. En çok barış isteyenler bile, fırsatını bulduğunda karşısındakine üstünlük sağlamak ister! (Ne gördü ki, ne yapsın!)
 
Biz alfabenin a harfini öğrenirken, değişmek ve değiştirmek üzerine bakış açımızı oturtuyoruz. Değiştirmek, bu sistem içinde doğaldır. Ötekini kendine benzetmek için, devlet tarafından çizilmiş bireyler oluşturulması projesi, doğal karşılanmış ve eğitim sistemimiz sorgulanmamıştır. Barış mitinglerinde atılan slogan da ilginçtir bu açıdan. ‘Savaşa bütçe değil, eğitime bütçe!’. Kurşunun yaratmış olduğu tahribattan daha büyük tahribata evet diyen barış isteyen kesimler!
 
Eğitim sistemi mi insanları bir birinden koparıyor, yoksa savaş mı?
 
Savaşın parçalayıcılık özelliği hep var olmuştur, fakat ulus devleti ideolojisi altında yapılan eğitim ise, savaştan daha keskin ve köklü ayrımlara sebep olmuştur. Bugün komşu halkları, ‘arkadan hançerleyen’ olarak görmemiz ve onlar ile barış için atılan adımları büyük sancılar yaşayarak görüyorsak, burada sorgulanması gereken eğitim sistemidir. Savaşı yaşayan kuşak artık ortada olmadığına göre, bu ayırımın nedeni savaş olmaktan çıkmıştır, önyargılarımızı, oluşturan eğitim ve sosyal ilişkiler içinde aramak gereklidir.
 
Savaşta elde ettiği toprağı barış ortamında kaybetme korkusu yaşayan bireyler / topluluklar, elbette çıkarcı olarak olaya yaklaşacak ve barış ile aralarına duvar öreceklerdir. Toprak ve tazminat kavaramı, barış görüşmeleri öncesi propaganda aracı olarak kullanılmasının arkasında ki en büyük sebep, var olan duvarın daha da kalınlaşmasını sağlamaktır. ‘Ötekiler gelecek ve topraklarımızı alır!’ korkusu durduk yere oluşturulmamıştır. Ötekilerinin adları o yüzden ulus devleti altında kullanılmaz, sakıncalıdır, çünkü o adlar geçmiş ile bağ kuran önemli köprülerdir. Ulus devleti heterojenliğe tahammülü yoktur!
 
Hakkari’de gösteriler sırasında çocukların elinde oyuncak silahlar ile ötekiler üzerine doğrultulmuş olarak gördüm. O çocuklar için doğal bir oyundur, fakat o oyunun arkasında yatan düşünce ve eğitim vahimdir.
 
Çocuk oyuncakları birer eğitim aracıdır ve onların gelecekte nasıl davranacaklarını belirler. Savaşa hayır diyorsak, -gerçek ya da oyuncak - tüm silahları yok edelim! Aksi halde o silahlar topraktan fışkırmaya devam edecektir. Yeni çatışmaların ve parçalanmaların nedeni olmaya devam edeceklerdir.

Etiketler :

Her yerde güvenlik kamerası var, güvenlik yok!
 
Güvenlik konusu, yaşamımızın içinde her an önümüze çıkan bir kavramdır. Sokakta yolun kesilmesi korkusu, karanlık bir noktada taciz edilmesi hepsi güvenlik konusudur. Elinize aldığınız bir çekin karşılıksız çıkması da güvenlik sorunudur. Evinize haciz gelmesi ve haciz adı altında yaşam için en gerekli olanlarında elinizden alınması da sorunudur.
 
Evinin önünde oyun oynayan kız çocukların birden kaybolması da güvenlik zafiyetidir. Çocukların organlarını pazarlayanların ortada rahat rahat dolaşması da güvenlik sorundur.
 
Yediğimiz yiyeceğin, merdiven altı üretim ile önümüze marka olarak getirilip sunulması da güvenlik sorunudur.
 
Devletimiz tarafından, genetiği değiştirilmiş organizmaları tüketime açan yasa da güvenlik sorunumuz olarak ortada durmaktadır.
 
Hayvancılığın yok olması ile birlikte, döner ve köfte fiyatlarında artış olmaması da güvenlik sorunu olarak ortada durmaktadır…
 
İlaç fiyatları ve tüketimi konusunda da düzenlemeler yapıldı. Devlet, memurundan, işçisinden tasarruf yapmak adına en ucuz ilaç fiyatını vermesini istedi eczacılardan. Özel sağlık sektörüne verilen devlet desteği, memura ve işçisine yansımıyor! Güvenlik sorunu burada bütçe açığı olarak yansıyor!
 
Bütçe açığının olduğu ülkelerde hep güvenlik zafiyeti olmaz ama bizim gibi ülkelerde bütçe açığı bir yerlere bağımlılık anlamına geliyor!
 
Bir imparatorluk bu açıktan dolayı tarih sayfasında yerini aldı! Bütçe açığı, gerek devlet gerek kişisel boyutta olduğunda güvenlik sorunu hemen yanında oluşur!
 
Ekranlardan yansıyan savaş ve çete görüntüleri aile yaşamımız içinde de güvenlik sorunu ortaya çıkarmakta, onlardan etkilenen çocuklar en yakınını ya öldürmekte ya da yaralamaya başladı! Kız arkadaşını kesen çocuk, yakın zaman diliminin de gündemiydi!
 
Tüketimin teşvik edilmesi de güvenlik sorunu ortaya çıkarmıştır. Tüketmek için çalan, gasp eden de güvenlik sorunu ortaya çıkarır… Çünkü reel ücretler ile tüketim ücretleri arasında fark ortada durmaktadır. Az parası olana tüketimi teşvik ettiğinizde ne olur?
 
Bir çok işadamı, silahı ile gidip çekini tahsil etme yoluna gidiyor. Silah elde etmek ve bulundurmak da güvelik sorununa bir çözüm olarak sunuldu. Fakat bugün yasal olarak elde bulundurulan silahlar, başka amaçlar ile kullanıldığına şahit olmaktayız.
 
Evinde silah bulunduranların çocukları, bazen o silahı alıp arkadaşlarını korkutmak amacı ile kullanabilmektedir. Hatta bazıları, okulları basıp ayrılan sevgiliye kurşun atabilmektedir. Güvenlik için alınan silah, bir cinayet aleti olabilmektedir.  Güvenlik için kullanılan araç, güvensizliğinde kaynağı olabilmektedir.
 
İşyerlerinde güvenlik amacı ile konulan ve çalışanların çalışmasını izleyen, onların her anını gözeten kameralar artık güvenlik amacından çıkmıştır. İş yerinde çalışanlarını izleyen ‘büyük birader’ olma özelliğini göstermektedir.
 
Güvenlik kamerası ile elde edilen görüntüler bir çok insana karşı şantaj aracı olarak da kullanılmaktadır.
 
Kamera hayatımızın her anına geldi, kaza olur, cep kamerası ile acı çekenin filmi çekilir. O çekilen görüntü yayıncı kuruluşa satılır!
 
Güvenlik kameraları, haber bültenlerinde saniye saniye çekilen görüntü olarak lanse edilen haber olur!
 
Güvenlik kameraları hayatımıza girdiği günden beri bazı suçlarda azalma olmuş olabilir ama bazı suçları da beraberinde yaratmıştır!
 
Her yerde güvenlik kamerası var ama güvensiz bir ortamda yaşamaya devam ediyoruz!
 
Güvenlik kameraları suçu engellemiyor, sadece suçu belgeliyor!

Etiketler :

Gündem değişirken…

 

Gündem hızlı şekilde değişime uğramaya devam ediyor. Gündem sanal ortamda yaratılıyor, hayata uygulanıyor gibi. Önceden sanki birisi geleceği yazmış ve o gelecek içinde verilen roller oynanıyor gibidir.

 

Gündem son haftalar içinde kaç defa değişti? AKP iktidarı ne zaman zora düşse, o an başka bir gündem kamunun önüne sürülüyor ve zor andan bir andan kurtuluyor. AKP kendi seçmeni ve Türk kamuoyu önünde, hangi konuda zor duruma düşmüştü, anımsayan var mı?

 

Gündemin bu kadar hızlı değişimi, elbette hangi konuda ne düşüneceğini şaşıran bir kamu yaratılır. Düşünme hızı ile gündem hızı arasında bir parelilik kurulamadan, henüz ne oluyor anlaşılmadan başka bir gündem hakkında fikir yürütülmeye başlanıyor.

 

Fikir yürütme yolu ile gündemi izlemeye çalışanlar ise, bir süre sonra artık onların gündemi ile uğraşmamaya başlıyor. Gençlik, apolitik diye söylenenler bir etraflarına bakmış olsalar, halkın büyük bir kesimi apolitik ve politik tavrın ne olduğunu bile tanımlayamaz konumda olduklarını görürler. Gazetelerin satışı, haber kanalların izlenme oranı bu politik duruşun istatistiki yönünü gösterir…

 

Gündemin bu kadar hızlı değişimi, kapı önüne bırakılan gazetelerin satış rakamlarını etkiliyor mu bilemem, çünkü gazetelerin net kontrol edilebilir satışı bilgisi konusunda da şüpheler varlığını korumaktadır. Çünkü para ile satılanları, bir bakıyorsunuz havalimanların girişinde, Petrol ofislerin bayilerinde bedava verilebilmektedir.  Para ile alan hangi konuma konmuş oluyor?

 

Gündem değişimi paradigmaya uygun olarak devam ediyor. Dünya gündeminin ağır bir şekilde dönerken, ülkemiz içindeki gündemin bu kadar hızlı değişimi, ekonomik kalkınma ile hiç alakası olmadığı gün yüzündedir, çünkü AKP iktidarı döneminde dünya ekonomi gözlemleri içinde, yaşam kalitesinin baz alındığı araştırmalarda hep geriye doğru gidiş gözükmektedir.

 

Dünya düzleminde araştırma ve bilim geliştirme konusunda üniversitelerimizin adı dahi listeye girmediğini kamunun bilmesinin ne önemi vardır ki? Ama üniversiteye girmek için binlerce öğrenci ilk okula başlarken yarışa hazırlanıyorlar ve yarış içinde eğitimlerini tamamlıyorlar. Eğitim bizde sınavlar olarak algılanmaya başlandı.

 

Sağlık sektörümüz özelleştirildikten sonra, devlet destekli muayenelerinde bir sınıra doğru yaklaşıldığı, parası olanın, parası kadar sağlık hizmetinden yararlanacağı döneme girdik. Sağlık sektörü tamamı ile para ile alınıp satılan ve de önerilen konuma dönüştü. İlaç firmalarının kendi içindeki rekabetin sonucunu yaşayarak görmekteyiz. Peki, bizim ürettiğimiz ilaçların ne kadarı dünya standardına uygun olarak üretilmektedir ve içeriğe sahiptir? Dünya markası olarak ülkemize gelen ilaçların bazıları neden bize özgü içerik ile üretilmektedir? Dışarıda başka, içeride başka ilaçların varlığını kamunun gündemine gelir mi?

 

Gündemin bu kadar hızlı değiştiği dönemde, hangi ürüne ve hizmete ne kadar zam yapıldı? Neden tarım ve hayvancılık sektörümüz yok ediyor, neden hayvancılık gerektiği kadar teşvik edilemiyor? Hayvan ve tarım ürünlerinde markalaşmak ne anlama geliyor? Markalaşmak acaba yiyecek sektöründe ne anlama geliyor? Gündemimiz içinde bunlarda yok!

 

Domuz gribi ile birlikte bir aşı gündeme geldi, henüz piyasa verilmeden talep müthiş artırıldı. Bu durumda kim karlı çıkacak? Kim aşı olacak? Hastanelere tedavi için gidenlerin bir çoğu, bir çok tedavi yönteminden yararlanamaması acaba gündemimize ne zaman gelecektir?

 

Gündemimiz ıslak imza ile değişiyor, arkasından başka bir gündem gelecek… ama bu gündemler bizim günlük yaşamımıza ne kadar katkısı vardır? Siyasi gündemin değişimi iktidarı rahatlatırken, yaşam kalitemizde bir artışa sebep oluyor mu?

 

Grip nedeniyle İstanbul otobüsleri (belediyeye ait olanlar) ve metro ilaçlanırken, özel otobüsler ve dolmuşları kim dezenfekte edecek? Gündemimizde neden bu özel sektörün hizmetleri gelmez?

 

Bayramlarda ve özel günlerde belediye araçları bedava ya da yarı fiyat politikası yaparken, özel halk otobüsleri sanki özel gün yokmuş gibi hizmet etmeye devam eder! Gündeme neden onları alamayız?

 

Talep artınca merdiven altı ürünlerde artış olur ve hangisi gerçek hangisi merdiven altı olduğunu bilmeden tüketiriz. Peki bu denetim dışı ürünlerin yan etkileri ve sonuçları neden gündeme gelmez?

 

Gündem değişirken, yaşam kalitemizi yakından ilgilendiren konular olmadığını hiç dikkat ettiniz mi?

Etiketler :

Grip ülkemizi kuşattı!

 

Grip salgını yurt dışından geldi, ülke içinde mantardan daha hızlı gelişme gösterir hale geldi. Ülkeyi dört bir yandan domuz gribi ile sardık türküleri söylenir oldu.

 

Ülkede bir anda salgın başladı ama salgın Amerika kıtasından gelmemiş miydi? Peki, o ülkelerde grip salgını ne durumda? Hadi orada hepten yok oldu, komşu ülkelerde de mi yok? Gripte insan gibi sınırdan geçerken pasaport mu gösteriyor? Gribin sınır mı var?

 

Grip salgını geçen bahar döneminde başladı ve ilacı bulunması içinde büyük bir yarış başladı. İlaç firmaları gribe karşı değişik ilaçlar üretti ama ne kadarı sağlıklı? O kadar net değil, çünkü ilaç üretimi için geçmesi gereken zaman, tavuğun şimdi olgunlaşma zamanına eşit düştü! Tavuk zamanından önce olgunlaştırılmakta ve hemen kesime gönderilmektedir. Tavuk ticareti bu kadar hızlı gelişmeseydi, acaba tavukların genetiği ile oynanır mıydı?

 

Para kazanılan her hangi bir şey, zamanından önce olgunlaştırılmakta ve tüketime sürülmektedir. Ülkemizde grip salgını olacağını açıklanmasının arkasından, okullarda gribin görülmesi acaba bir tesadüfi midir? Okullar açıldı, grip bütün yurdu sardı! Gribi taşıyan acaba öğrenciler mi? Kim bu virüsü ülke çapında taşıdı?

 

İlaçlar, İstanbul Havalimanına indi, sonra iki laboratuarda bu ilacın gerçekten yan tesiri var mı araştırılmaya başlandı. Raporun verilesi süresi içinde, ülkenin dört bir yanı domuz virüsü ile doldu! İlaçlar şimdi nerede bekletilmektedir?

 

Aşının tüketime sürülme aşamasında da sorun çıktı, çünkü Müslüman ülkede salyangoz satmaya benziyor. Domuz adını alan virüs, İslam ülkesinde nasıl uygulanacaktı? Onunda çaresi bulundu, tüketim için her türlü yol açılır. Yol açılmazsa eğer, söylem olarak bu yola doğru kanallar açılır! Sağlıklı insan ibadet edebilir, o yüzden sağlık her şeyin üstündedir…

 

Domuz gribinin panzehiri üreten kaç firma dünyada?

 

Almanya’da çıkan bir sansasyonel haber ile dünyada bu aşı üzerinden ne gibi oynandığına çıplak olarak karşılaştık! Orada biri ‘bak kral çıplak’ diye bağırdı ama ülkemizde yeteri kadar bu ses duyulmadı. Orada başbakana verilen aşı ile halka verilen aşı arasında bir fark varmış, başbakan hiçbir yan tesiri olmayan aşıdan yararlanırken, halk kobay konumuna düştü. İlk defa gelişmiş bir ülkede, halk genel olarak kobay konuma düştü. Bizim ülkemizde kobaylık doğal karşılandığından sanırım etkisi bile olmadı!

 

Para kazanmak için kaç kişi ilaç firmalarının kobayı konumda? Gönüllü kobaylık dışında bir de zorunlu kobay konumundayız, çünkü Sağlık Bakanlığının belirlediği ilaçlar ve fiyatlanmalar sonucunda, Sosyal Güvenlik Kurumu en ucuz ilacı, eczacılara hastalara vermesini tebliğ edilmiş. Doktorun yazdığı ilacı almak isteyenler, gerçek fiyat ile düşük fiyat arasındaki farkı ödemesini zorunlu kılmıştır. Maaşı günlük eriyen memur, işçiler ve emekliler bu durumda bütçelerine göre davranmak zorundadır. Parası olmayan hasta doktorun yazdığı ilacı alamayacaktır. Yan etkisi ne olduğu belli olmayan ilacı alarak iyileşme sürecini uzatacak ya da olması gereken ömrünü kısarak kısa yoldan intihar edecektir! Burada intihar kelimesi yerine katili beli olan cinayette diyebiliriz! Elini dokunmadan işlenen cinayet! Kim bu ölümün hesabını sorabilecek? Katilin parmak izi indrekt olarak ölenin üzerinde olacağına göre, bürokrasi içinde katil hep özgür ve vicdanı hür olarak aramazda yaşamaya devam edecektir.

 

Domuz gribi ortaya çıktı, bu grip salgını acaba dünya ekonomisine ne gibi can suyu etkisi görülecek? Kim buradan karlı çıkıyor? Bileniniz var mı?

Etiketler :

Sesimi aradım!

26/10/2009

Sesimi aradım!

 

Bugün Pazar dedim, köye gideyim, şehir gürültüsünden kurtulup, doğanın sesi ve köyün kokusu içinde geçmişime doğru yolculuk yapayım!

 

Düşündüğümü gerçekleştirdim. Köye gittim!

 

Köy, bizim oraların köyü gibi değil, bizim oralar bozkırdır. Tek tük ağaç vardır, sonra kerpiçten tek katlı binalar ve ahırları olan yerdir. Her evin önünde tarım ile ilgili aletler olurdu eskiden. Şimdi bizim oralar terk edilmiş gibidir, ne oturan vardır, ne de tarım aletleri. Eskiden kalanlar ise çürümeye yüz tutmuştur. Tarım aletleri, yıkılan binaların önünde, gölgesinin sessizliği içinde varlığını korumaya çalışıyorlar. Bizim köylerde artık kimse yok! Olanlarda, çok yaşlı ve toprağını terk edemeyenlerdir. Hani derler ya, şehre alışamayanlar! Kader çizgilerini, burada noktalamak isteyenler de diyebiliriz.

 

Bizim oralara benzemeyen bir köye gittim. Yeşillikler içinde, turizmin nimeti ile karşılaşmak üzere olan bir köye! Köy, gittiğimde doğal yapısını koruma adına yeniden inşaat ediliyordu. Eski binaların bir bölümü bizim köylerde olduğu gibi çökmüş, duvarları bile ayakta duracak hali yoktu. Yorgun düşmüş evleri gördüm. Yenilenen evlerin duvarları boyanmış, yapay bir turistlik hava verilmişti. Renkler abartılmış, o dokuya uymayan bir mimari eşliğinde köy meydanında dolandım. Her köy meydanında bir kahve olur. Bu köy meydanında cafe vardı, birde, köy yiyecekleri olarak sunulan, beş yıldızlı otellerin otantik bölümünde yer alan, gözleme yapan kadınlar ve tandır vardı! Tandır elbette yoktu, elektrikli ocak başında hamur açan kadınlar, gözleme yapıyordu.

 

Köyü dolaşmak için, caminin duvarının gölgesinin izinden başladım. Sokaklarının derinliklerine doğru yolculuk yaptım. Yolculuğum köy sokaklarına mıydı, kendi içime doğru muydu bilemedim. Bir şeyi aradım, yoktu! Köyde bir şey eksikti!

 

Günlerden pazardı, çarşaflar içinde kadınları gördüm, yüzlerinden yaşları anlaşılır diye yüzlerine bakmaya çalıştım, hatta fotoğraflamak için elimi makinenin üzerinden hiç kaldırmadım ama bir an dışında hiç yüzlerini göremedim. Siyah çarşaf içinde genç bir kadındı, gördüğüm. Gözleri mavi mi, yeşil mi anlayamadım bir anı gördüm ve karanlık çarşafı içinde yok oldu gitti.

 

Köyde bir şey eksikti, bunu hissediyordum, anlamlandıramıyordum.

 

Köyün mezarlığına gittim. Şimdi mezarın ortasından yol gidiyor! Mezarlığın etrafına duvar ile örmüşler. Bir de geniş kapı bırakmışlar. Kapıdan mezar içine baktım. Mezar taşları hep ilgimi çeker. Ölenlerin yaşlarını hesaplarım, o sayede orada yaşamın süresini yaklaşık olarak kafama yerleştiririm. Eğer yaşam uzunsa, yaşamı doya doya yaşadıklarını düşünürüm. Yaşam kalitesi yüksek olduğunu peşinen kabul ederim.  

 

Mezar taşlarında selvi ağacı motifi gördüm, yeşile boyanmış selvi ağacı sembolü gibi geldi bana. İnce ve gökyüzüne doğru giden bir yeşil boya! Mermer üzerine işlenmiş. Adı, soyadı ve doğum / ölüm tarihi altında topraktan yukarıya doğru çıkan bir selvi ağacı. Hepsinde yoktu elbette. Bizde mezar taşları bir birine benzer, öleni anlatmaz mezar taşları. Sadece bir nokta gibi taş bulunur başında. Kimdir, ne yapmıştır, dünyayı nasıl yaşamıştır, ne hayaller görmüştür, ne gibi sevdalar yaşamıştır, yoktur. Mezarlıklar bunları anlatmaz. Zamanın durduğunun kanıtı gibidir.

 

Mezarlıktan sonra köyün meydanına doğru geldim. Köy meydanı biraz önce bıraktığım gibidir. Köpekler yine insan alışık ve tembel şekilde sonbahar güneşinin altında yatmaktadır. Orada yürüyenler sanki onların varlıklarından bi haber gibidir. Onlarda çevresinde dolananlara karşı duyarsızdır. Kediler ve köpekler yan yanadır. Köyde bir şeyler yanlış gidiyor diye düşünmeden duramadım!

 

Günlerden pazardı ve köyde yaşanların var olduğunu, evlerin içindeki canlılıktan hissediliyordu. Dışarıya asılmış çamaşırlar, kurumaya bırakılmıştı. Kışlık olarak hazırlanmış sebzeler sergilenmeye devam ediliyordu. Köy meydan dışında, bir iki yerde kadınların duvar dibine oturmuş olarak gördüm. Yerel kıyafetleri sanırım siyah çarşaftı!

 

Köyün meydanında dışarıdan geldiği belli olan şehirliler, cafe’de günü çayın demi altında geçirmekteydiler. Gözlemeler eşliğinde çay!

 

Çay, nerede olursa olsun karşımıza çıkan içecektir. Bir zaman geçirme aracı, gerektiğinde söze başlama için dudak ıslatmak için kullanılan bir araç! … Çaydan bir yudum alıp çevreme daha dikkatlice baktığımda, köyde çocuk olmadığını hissettim. Köyde çocuk sesi yoktu, çünkü çocuk yoktu! Çocuk sesi olmayan yer, köy olur mu? Üstelik günlerden Pazar ve öğlen saatlerini yaşarken!

 

Çocukların nerede olduğunu sordum. Çok kısa yanıt aldım, şehirde dershaneye gitmişler. Köy çocuğu geleceğini kazanmak için, şehirli çocuklar gibi dershaneye gidiyordu.

 

Çocukları sokaktan çalan bir eğitim sistemi altında yaşıyoruz. Çocukluğunu yaşayamayan bu güzel beyinler, ne yapacaklar büyüdüklerinde? O kadar idealize edilen geleceğe vardıklarında, kaybettikleri ve yaşanmamışlıkları anlayabilecekler mi? Neden çocuklarımızın geleceğini çalar devlet? Neden bu eğitim sistemi çocuklarımızı sokaklardan alır, evlere ve dershanelere kapatır? Çocuksuz yaşam olur mu?

 

Çocuklar, çocukluğunu yaşamadan bir yarış pistine konuyor, neden? Ülke başbakanı hala ailelere demektedir ki, üç çocuk yapın! Bu üç çocuk, büyüdüğünde ne olacaklar? Makinenin bir dişilisi mi, insan mı?

 

Çocukları, köy sokaklarında, meydanlarında, şehirlerin parklarında görmek ve duymak istiyorum!

 

Çocuk sesini arıyordum, geçmişimi ararken! Belki o sesi duyduğumda, kendi sesime ulaşacağımı düşünmüştüm! Çocukların seslerini sokaklara yasaklamışlar ama bu yasak yasalar ile olmamış! Üzüldüm. Çalınan geçmişimi düşündüm!

Etiketler :

Zam yağmuru ne zaman başlar?

 

Ülke gündemi yoğun olarak bir şeye odaklandığında, zam yağmuru başlar ve bu zamlardan canları yananlar homurdanmaya başlandı mı, başka bir gündeme odaklanırız ve o zamların acısını çabuk unuturuz! Unutkan toplumda iktidar olmak büyük şanstır, o şansıda hükümetler çok iyi kullanmaktadırlar!

 

Birlik, beraberlik, kardeşlik söylemleri altında zamlar başlar. Zamlardan en çok yararlanan kesim kimdir acaba? Memurlar ve işçiler olmadığı toplu görüşmeler ile ortaya çıkar! Hükümet onlar ile dalga geçer gibi ‘enflasyon altında ezdirmeyeceğiz kadar zam yapacağız!’ derler ve emekçinin eline örneğin yaklaşık 10TL geçer! Zamlar sonucunda toplama bakınca; 10TL yanına bir sıfır eklenir! 10 alan 90 verir! Kaşıkla verilen kepçe ile alınması sözü bir kere daha kanıtlanır!

 

Zam yağmurları bir bakmışsınız ‘dalga’ ile başlar, bir bakmışsınız ‘açılım’ söylemi altında olmuştur. Eğer hükümet yetkilileri ağzına bu iki kelime düştün mü, biliyoruz ki zam yağmuru başlayacak! Zam yağmuru sonucu halk biraz daha fakirleşir, fakirleşen halk daha çok muhtaç olur ve Ramazan ayının bir an önce gelmesini bekler!

 

Hükümet, memur, işçi ile görüşür ve gülünç bir rakamı zam olarak onlara söyler. Karşı tarafta yer alan sendikalar ise o söylemin en az üç ya da dört misli bir rakamı masaya koyar ama sonuç hiç değişmez, hükümetin dediği olur! Bir iki eylem olur ve sonuçta daha çok fakirleşmiş bir emekçi kitlesi ile karşılaşırız. İşinden olmamak için riski göze alamaz! Sessizleşir!

 

Sessizleşen emekçiler değildir yalnız, emeklilerde seslerini çıkaracakları bir yaptırımı ortamı yoktur. Ne veriliyorsa sessizce kabule zorlanılır. Onlar bu dünyada fazlalık, hükümet bütçesi için yük olarak görülür. Çünkü adaletsizlik, emeklilik zamanı içinde tüm çıplaklığı ile sergilenir. Adalet diye söze başlayanlar, genelde adaleti ayaklar altına alır.

 

Özel sektöre verilen destek ve hısım sermaye birikimine verilen önem, çalışanlara verilmez. Zam yağmuru da işte bu anlayış ile ortaya çıkar, çünkü özel ve hısım sermayeden alınması gereken para, emekçilerin üzerine yıkılır ve onlardan tahsil edilir. Bir de küçük sermeye grubundan alınır. Küçük sermaye karşı koyacak durumu yoktur ama köylü kurnazlığı ile küçük vergi kaçaklıkları yapar. Yaptığı bilinir ama fazla üzerine gidilmez, çünkü toplumun can suyu onlardır. Fakat gerek görüldün mü, o küçük sermeye hemen buhar olur! Yeter ki büyük sermeye ayağına dolanmasınlar!

 

Zam yağmuru, ülkenin gündemi başka bir noktaya odaklandığında ortaya çıkar ve toplumsal tepki olmadan her şey yoluna gider, çünkü bizim insanımız hemen var olan duruma alışır ve kabullenir! Kanıksamayacağız diyenler, en çabuk uyum sağlayanlardır!

 

Zam yağmuru benzine verilen ayarlamalar ile başlar, çünkü bizde her ürün karayolunda benzin üzerinden olur! Dünyanın en pahalı benzini kullanırız, çünkü o sayede bütçe açığını kapatacak vergiler oradan alınır! IMF; ‘kaynak yarat’ dediğinde yeni vergiler konur! Çünkü borç ödenmesi onlar için önemlidir, bizim yaşam kalitemiz onların umurlarında dahi değildir. Yaşam kalitemiz zam yağmuru ile düşer, fakat bu düşük yaşam kalitesi altında hemen uyum gösterilir, göreceli olarak yaşam standardı bize göre artar ama diğer ülkelerde yaşamın hangi boyutta sıçradığını göremeyiz!

 

Zam yağmuru, gündem bir olaya odaklandığında gelir, eğer homurdanma başladın mı başka bir olay yaratılır ve homurdanma sesleri o gündemin ağırlığı altında yok edilir! Bazı duyarlılıklarımız vardır ve o duyarlılıkları kaşıyan gündemler olur, her homurdanma sonunda. İkilemde kalanlar zamı unutur, oraya adaklanır! Çünkü hassasiyetler daha önemlidir! Hiç kimse düşünmez sermaye birliklerinde hiç ırk, dil vb ayrımı duydunuz mu? Ama emekçilerin / halkın içinde ayrılıkları tetikleyen o kadar şey var ki, say say bitmez!

 

Alıştık her şeye…

Etiketler :

Hukukun iflası, paradigmanın zaferi!

 

Habur Sınır Kapısı bize yeni süreci anlatırken, bir yandan da fısıldamaktadır, “hukuk resmen iflas etmiştir! Çünkü duruma göre uygun hukuk kuralları uygulanmıştır. Siyasi konjonktür neyi söylüyorsa hukuk odur!” Siyasi tercihler bir çıkar üzerine oturur, o çıkar sizin hukuk yapınızı beliriyorsa, orada hukuk iflas etmiştir. Paradigma, bugünlerde zaferini çığlık atarak ilan etmiştir!

 

Konjonktür; sınır kapısından geçenler için özel mahkemenin kurulması ve oraya uygun kuralların işletilmesi için (söylenene göre) başbakanın bizzat telefon ile müdahil olması durumudur. Burada amaç belirli bir açılımın uygulamasının sağlanmasıdır. Bir tercihtir, bu tercihin, duruma özel yapılması ise paradigma kelimesinin yazının ortasına oturmasını beraberinde getirmektedir. Çünkü çağdaş hukuk, kişiye ve olaylara göre düzenlenemez ve biçimlendirilemez, fakat hukuk kuralları yorumlanabilinir.

 

Cumhuriyet kuruluş süreci içinde, asker kaçaklarını hizaya sokmak için kurulan İstiklal Mahkemeleri, o dönemin paradigmasının sembolüydü. İşlevi bitince ortadan kaldırılmıştır, fakat uygulamada sadece asker kaçakları üzerine durulmamış, ülke çapında korkunun hakimiyetini de beraberinde getirmiştir. Hükümetin istemlerine karşı gelen ya da eleştiren her muhalif bundan payını almıştır. O dönemde de ayaklanmalar bahane edilerek idam sehpaları kurulmuştur, o idam dosyaları bir daha pek gündeme gelmemiştir. Tarihin unutulan sayfalarında yerlerini almıştır, çünkü bir çok İstiklal Mahkemesi tutanakları bugün dahi ortada yoktur.

 

Hukuk, siyasi bir tercih doğrultusunda oluşturulur. Fakat bu tercih her zaman tercih edilenin lehine olmaz, çünkü hukuk kurallarını uygulayanlar, kendi yorumlarını katarak halkların özgürlüğüne bir nebzede olsa katkı sunabilirler.

 

Hukukun alenen siyasallaştığı ve o siyasi irade yönünde karar aldığı dönemler olmuş mudur? Mahkemelerin yürütülmesi ve aldığı kararların tartışıldığı dönemler olmuş mudur? Eğer araştırılırsa tarihimiz içinde bulunur ama gözün gördüğü, kulağın duyduğu, kameraların kayıt ettiği bir sonuç ile bu kadar çıplak olarak ‘Sınır Kapısı’nda karşılaşmamıştık! Duruma uygun kurulan geçici mahkeme, bir davayı gördükten ve karara vardıktan sonra hemen helikopter ile esas görev yerine dönmesi ilk defa ekran önünde karşılaşılan durumdur.  Bu olağan üstü dönemlerde dahi zor karşılaşılan durumdur. O dönemleri de yakın tarihimiz içinde yaşadık ama o dönemde özel yetkiler ile donatılmış mahkemeler, yine belirli bir şehirde ve belirli bir fiziki mekan içinde kararlarını uygulamıştır. O mahkemeler, işkenceleri görmemiş ve o işkence dolu ifadelere rağmen kararlar verebilmiştir, siyasi iradenin istekleri yönünde. Tarih, karar sayfaları lanetleyerek kendi hanesine yazmıştır ama bugün dahi o lanetli sayfalarda rol alanlar ifadelerini vermemiştir. Bir gün mutlaka hesabı sorulacaktır, çünkü hesapsız hiçbir karar sonlanmamıştır.

 

Özel yasalar ve özel yetkiler ile kurulan mahkemeleri tarihimiz içinde yaşadık. Onların almış olduğu kararlar daha sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde Türkiye aleyhine bozulan davalar olarak karşımıza çıkmış ve binlerce Euro tazminat ödemek zorunda kalınmıştır. Bu göstermektedir ki, lanetli kararlar bir yerde çağdaş hukuk kuralları içinde düzeltilmektedir, fakat yaşanan o kadar şeyin hesabı hala ortada durmaktadır. Ellerinden alınan yaşamlar, parçalanan aileler, yok olan hayallerin hesapları hala ortada durmaktadır. Davanın dönmesi ve yeniden yargılanması o yaşananları yok etmemiştir. …

 

Özel mahkemeler, özel durumlar için oluşturulur ama orada uygulanan hukuk yürürlükte olan hukuktur, eğer hukuk devletinde yaşıyorsak. Sırf o dava için hukuk üretilemez. Hukuk kuralları, hakimlerin inisiyatifinde yorumlanabilinir. O inisiyatif yüzünden hukuk kuralları içinde çelişkili bir çok karar ile karşılaşmaktayız.

 

Eğer özel bir durum için yasa çıkarılıyorsa, bu yasa geneli de kapsayacak boyutta olmalıdır, birine varda ötekine olmaz durumu yoktur. Eğer bir af çıkmış ise, mahkumlar arasında ayrım yapılamadığını geçmişteki afların sonuçlarına bakarak söyleyebiliriz. Kanun yapıcı birisi için düşündüğü affı, hiç düşünmediğinin yararlandığını gördüğünde kendi kendine mırıldanma dışında bir şey yapamamıştır. Eğer bir af söz konuysa, bu af veya yorum tüm hükümlüler için yapılmalıdır. Birkaç kişinin özel durumu için kural değiştirilemez, değiştirilir ise orada çağdaş hukuktan bahsedemeyiz, geçmişin kralların, padişahların keyfi uygulamalarını çağrıştıran hukuktan söz edebiliriz.

 

Çağdaş, demokratik ve hukuk devleti anlayışını yaşamın tüm katmanlarına yayılmasını istiyor ve paradigmanın zaferini ilan etmesini istemiyorsak, o durumda içinde dinamik, değişimi ve çağı yakalayan yorumlar ile hukukumuz yeniden yorumlanmalı ve ayrım gözetilmeden herkese uygulanmalıdır. Özel hukukun olduğu yerde eşitlik, adalet ve demokrasi olmaz.

Etiketler :

PKK yasal statüye kavuşurken…

 

Habur sınır kapısından geçen PKK gerillası ve üyeleri Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Millet Meclisi Başkanına mektup getirmişler. Doğal olarak bu mektuplar bir şekilde hedeflerine ulaşacaktır.

 

Yeni bir süreç başlanmış durumdadır, bu yeni süreç içinde nasıl bir çizgi izleyeceğini yaşayarak göreceğiz. Habur Sınır Kapısı yeni bir sürecin başlangıcı sembolize etmektedir. Özel görevlilerin gözetiminde ülke sınırına giren PKK’lılar, artık onları temsil edecek bir partiye ya da başka bir organizasyona ihtiyaç duymayacaktır, çünkü partinin temsilcileri yasal olarak bu ülke topraklarında meşru zemin içinde özgürce hareket edebilmektedir.

 

Eğer bir masa olacaksa taraflar arasında, o masa etrafında meşru zemin içinde karşı karşıya oturabileceklerdir. Bu durumu bugüne kadar temsil konusunda kafa karışıklıkları sona ermesinin başlangıcı olarak kabul edebiliriz. PKK, artık bu ülke toprakları içinde yasal zeminde kendisine yer bulmuştur. Parti üyeliklerini saklamayanlar elbette örgütlenecekler ve kendi isimleri ile siyasi yaşamımız içinde yerlerini alacaktır. Habur yer altından yer üstüne geçişin bir sembolü olmuştur.

 

Türkiye gündemi bu sefer şeklide değişmiştir. Bu değişim ülke sorunları karşısında kişilerin ve partilerin duruşunda netliğini ortaya çıkaracaktır, çünkü bugüne kadar ayrılıkların ve parçalanmışlıkların nedenlerinden biri olan Kürt sorunu kendi kulvarı içinde çözüm yoluna girmiştir. Silahlı mücadele, bugün başlangıç hedeflerinden çok uzak bir şekilde değişmiş ve yeniden biçim almıştır. Bugün PKK başlangıcı ile kişiler dışında hiçbir şekilde bağlantısı olmayan bir yapısal özellik göstermektedir. PKK Habur sınır kapısından geçerken, yeni koşullara uygun ve yeni önderlik içinde örgütlenecektir. PKK, onursal başkanın gölgesi ve yönetimi altında yeni bir kapının eşiğinden geçmektedir. Habur Kapısı bir kırılma noktası olarak tarihteki yerini almıştır.

 

Habur sınır kapısının bir yanında bekleyen DTP ise, sonun başlangıcını yaşadığını sanırım hissetmiştir. Çünkü DTP elinde bugüne kadar bulundurduğu bayrağını yeni sahiplerine devretmek zorundadır. PKK yeni yaşam biçimine alışırken, DTP’de kendisini yeni duruma göre değiştirmek zorundadır. Adı konulmamış savaşın tarafları, bugünden sonra yasal zemin içinde yerlerini almıştır. Bu zemin içinde sorunun çözümü için ne kadar yol kayıt edeceklerini yaşayarak göreceğiz ve görebildiğim kadarı ile artık bu süreçten geriye dönüş olmayacaktır. Eğer istenilen yönde bir değişim yaşanır ve söylendiği gibi ülkemize şeffaflık oluşursa, bir çok cinayet gün yüzüne çıkacaktır. Fakat kayıpların ortaya çıkması, katillerin yüzüne de ışık vuracağını sanmak saflık olacağını düşünüyorum.

 

Türkiye yeni bir sürece de adım atmış durumdadır. Tarihimiz içinde bir kırılma noktası olarak anımsanacak ama bunun etkisi zaman içinde anlaşılacaktır. Tarih kendisine ait notlarını alırken, kimi ırkçı söylemlerin üst düzeye çıkması şaşırtıcı olmaması gereklidir. Uzun süren savaş ve sonuçlarını her kesim hissetmiştir ve hislere göre tepki verilmekteydi. Yaşanacak süreç içinde, acaba hisler mi yönlendirecek, yoksa akıl mı? Hepsinin dışında başkasının yazmış olduğu senaryoyu mu yaşayacağız? Bütün soruların cevabını zaman çizgisi içinde öğreneceğiz!

Etiketler :

Başbakan randevu erteletmeye çalışıyor!

 

Başbakan, başkanın vermiş olduğu çalışma randevusunu erteletmek için araya adam koymuş! Çünkü randevu verildiği gün ülkenin cumhuriyetin ilan edildiği günmüş. Elbette bunu başkan nereden bilsin? Belki, başkan randevu defterinde, uygun saatler içine uzaktaki ülkenin başbakanına randevu yazın demiştir, sekreterine. O kendi programına göre davranır, çünkü dünyanın hakimdir! Hakim olunca randevu defterinde yer bulmak zordur!

 

Sonradan görme olan bir çok zengin, randevu defterini hep dolu tutar, en samimi arkadaşı bile gelse, onu sekreterine yönlendirir ve en uygun zamanı kararlaştırmasını söyler. Çünkü o artık parası olan bir yerde bulunmaktadır. Paranın hakimi olan, her şeye karar verecek gücü kendisinde bulur. Parayla değil mi? Gerektiğinde satın alır, gerektiğinde görmezden gelir, gerekirse eğer yerine başkasını atayabilir.

 

Başbakan, başkandan gelen randevu karşısında ne yapacağını şaşırır, çünkü o gün ülkesi için önemli bir gündür, gerçi eski özelliğini ve heyecanını çoktan kaybetmiştir ama simgesel olarak hala bir anlam ifade etmektedir. O simgesel günde havayı ışıklar ile doldurur, sokaklar bayraklar ile süslenir, şehir merkezleri fener alayları geçişine şahitlik yapar. Başkandan gelen randevu o günü işaret eder!

 

Başbakan, başkandan gelen randevuyu iptal etmek için araya tanıdık aracıları koyar, başkanın olduğu ülkede ise, bu işi profesyonelce yapan insanlar olduğunu bilir, eskiden devlet yönetiminde yer almış ama şimdi danışmanlık ve lobi faaliyetini para karşılığında yapan profesyonellerden yardım alması gereklidir. Onlarında elbette bir değeri vardır. O değer o ülke için belki bir anlam ifade etmez ama başbakanın ait olduğu ülke için göze batan bir değerdir! Fakat bunun da bir yolu vardır, örtülü ödenek! Adı üzerinde örtülüdür, nereye gittiği belli olmayan ödenek!

 

Başbakan ülke içi sorunları yanında çevre ülkelerin sorunları ile de uğraşır, stratejik ortakların yer değiştirdiği bir dönemde, yerini almak istediği rolü çok iyi çalışmak zorundadır. O eskisine göre daha çok çaba göstermek ve başkanın gözüne girmek zorundadır. Verilmiş olan rolü en iyisini oynayacak ve en iyisi olduğunu kanıtlamak zorundadır, aksi halde bir daha o rolü oynayacak imkanı olmayacaktır. Ya yapacak devam edecektir ya da gözden düşecek ve bir daha gelmemek üzere tarihin sayfaları içinde yerini alacaktır.

 

Başbakan bu ikilemler arasında durmaktadır, büyük bir stresin altındadır, bir yandan kafasında gibi yaşamı topluma kabul ettirmek için uğraşıyor, öte taraftan yerini korumak için mücadele ediyor. Kendisini şakşaklayan bir çok liberal sayesinde kendisine güvenini sürekli sağlamlaştırmaktadır, onların vermiş olduğu destek ile yoluna devam etmektedir. Açıklayamadığı yol çizgisi üzerinde gitmektedir, çünkü yol çizgisinin nereye doğru kıvrıldığını kendisi de bilmemektedir. Bugüne kadar şansı ile bir çok kırılma noktasından kurtulmuştur, başkanın kendisine vermiş olduğu destek ve rol ile o noktalardan şansının da yardımıyla geçmesini bilmiştir. Gündem onu sıkıştırdığında bir olay olmakta ve o sıkışık ortamdan rahatlayarak çıkmaktadır. Başkanın sevdiği başbakandır ve o sevgiyi hak edecek her şeyi yapmaya devam etmektedir.

 

Başbakanı bekleyen yollar vardır, kendisine verilen rolü iyi yaparken, belki üzerine iyi olmak için fazladan rol biçmiş olabilir. O fazladan biçtiği rolü oynamak için yola çıkacaktır ama tam bu yolun son günü içinde başkan kendisini istişare yapmak için yanına çağırmıştır. O istişarede başkan kendisinden neler isteyecektir, kafası karışıktır, çünkü iç ve çevre sorunlar ile o kadar içli dışlı olmuştur ki, dünyada gelişen fırtınanın hangi boyutlarda büyüdüğünü farkında dahi değildir. O fırtına belki çok yakınında bazı rollerin sökülüp, yeniden biçim verileceğini öğrenmeye gidecektir. Başkan durduk yere ve acil olarak neden randevu versin? Duyulmuş ve görülmüş bir şey mi? Durduk yere başkan neden randevu verdi dersiniz?

 

Yaşadığımız günler masal günleri olmasın, çünkü bütün anlatılanlar ve yaşananlar bir masal hikayesinden çıkmış gibi. Anlatılan başkan ve başbakan hangi ülkede yaşar, ne yaparlar bilinmez! Gölgelerin ters döndüğü, suyun her daim aktığı yönün tersine aktığı günleri yaşıyoruz! Acaba dünya mı tersine döndü, biz mi başımızın üzerinde durmaya başladık?

Etiketler :

Domuz gribi!

20/10/2009

Domuz gribi!

 

Domuz gribi, diğer griplerin devamı gibidir. Kuş gribi, domuz gribi sonrası bir de at gribi ortaya çıkmış… Bu griplerin hiç birinden korkmuyorum ama bir de eğer köpek gribi çıkarsa ortaya o zaman işte tırstığım gün olacağını şimdiden ilan ediyorum.

 

Köpekler, hayatımızın vazgeçilmezi olması, son yılların bize ait şehirciliğin içinde yer almaktadır. Dünyanın hiçbir gelişmiş şehrinde bu kadar köpeği yan yana görme imkanız yoktur! Görseniz görseniz, tasması elinde gezdiren insanları ve köpekleri görürsünüz. Bizim köpeklerimiz küpe takar, dünyada başka ülkede var mı bu kadar gelişmişlik? Cins ayrımı yapmadan küpe takılı! Küpeli köpeklerimiz şehirlerimizin vazgeçilmezidir, o küpeli köpekler gündüzleri miskin miskin sokağın ortasında rahat rahat yatarken, gecelerin efendisi olabiliyorlar. Gece boyunca boş sokakların korkulu efendileri olabilmektedirler. Hiç gece saat 3 civarında, - hani bazıları için sabah demek daha doğru olur, - o zaman dilimi içinde boş sokaklar ve caddelerde yürüdünüz mü? Sizin önünüze o saatte tiner çeken çocuk çıkmaz! Sizin önünüze başka bir şey çıkmaz, sadece hırlayan ve havlayan köpekler belirir! Öyle bir iki tane değil, grup grup gelmekteler! Havlayan, hırlayan köpeklerin sesini eğer uykunuz kaçmışsa evinizden dinleyebilirsiniz! Ne kedi sesi duyarsınız, ne de başka bir ses, köpekler sokakların efendisi olmuştur!

 

Bu kadar köpeğin kontrol dışı gezmesi, kulaklarına takılı olan kısırlaştırma sembolü ne ifade etmektedir? Ey şehirli insan! Bu köpek çoğalamaz, çünkü onun üreme organını işlevsiz bıraktık! O zamanı geldiğinde kendiliğinden ölecek! Ölene kadar çöpler ondan sorulacak, sabaha kadar sokakların sessizliğini o bozacak! denmektedir.

 

Gecenin karanlığının içindeki köpekler eğer grip olmuş olsalar, ki zaman zaman oluyorlar ve bu gripleri insanlara geçmiş olsa ne olacak? İşte o anın durumunu ne görmek, ne de düşünmek istiyorum!

 

Sokaklarda köpeklerin durumu yanında, bir de evde işkence gören köpekler var, ki onlar köpek gibi havlama hakları bile elinden alınmış cariye konumundadırlar! Bu DNA’ları değiştirilmiş köpekler, sokaklarda sahiplerinin gözetimi altında dolaşmaya çalışıyorlar, çalışıyorlar çünkü, onların özgürce hareket edebilecek bir şehir yapılanmamız yok! Şehirlerimizin ne kaldırımı insan göre düşünülmüş ne de diğer canlılara göre düşünülmüştür! Şehirler, kullanılan araçların hareket edebileceği kadar düşünülmüş ve onların park alanları olarak yağmalanması gereken yerler olarak düşünülmediğini de görmekteyiz! Yaşadığımız şehirlerin büyük bir bölümü, ne için inşaat edildiği belli olmayan bir yapılanma içindedir. Yağmalanmanın izlerini taşıyan ve yağma kültürünü çıplak olarak sergileyen alt yapısı olmayan yaşam alanlarıdır. Bu yaşam alanında insanlar kendisi serbest hareket edemezken, bir de evlerinde köpek besliyorlar ve bu köpekleri gezdirmeye çıkarıyorlar. Ellerinde plastik eldiven ile dolaşan bir çok insan görmekteyim! Güya sokaklar çok temizmiş gibi köpeğin pisliğini temizlemeye çalışan batı hayranı hayvan dostu (!) hayvan besleyenler gördüm! Öyle dost ki, o hayvanın yaşam alanını ve özelliklerini ortadan kaldırmış, kendi arzusu gibi hareket eden ve etmez ise cezalandıran biri konumunu korumaktadır. Dost dediğin, kendisine benzetir dostunu!

 

Şehirlerde ne kadar köpek nüfusu yaşar? Bu konuda istatistik olduğunu bilmiyorum ama her sokakta başıboş köpeğe rastlamak mümkündür. İstanbul’un en işlek caddesinde bile, yolun ortasına kıvrılmış yatan köpeğe rastlamak mümkündür.

 

Köpeklerin şehir içinde ki nüfusu azalacağına gün geçtikçe artıyor gibi geliyor bana, hani onların üreme şansları yoktu? Nasıl oluyor da gün geçtikçe oturduğum sokakta köpek nüfusu artmaktadır? Kedileri anladım, kediyi besleyen çok ama ya köpekler?

 

Sokak köpeklerine tasma takıp koşturan çocuklar görmekteyim, gün boyunca tasma ile gezdiren çocuk akşam olunca tasmasını çıkarıp sokağa bırakmaktadır. O köpekleri birer koku aracı olarak kullandığını gördüm! Sokakların eskiden fedaileri olurdu, şimdi sokak köpekleri olan çeteler görüyorum!

 

Köpeklerin gerçek yaşam alanları sokaklar mıdır? Evler midir? Yoksa doğada onların yaşayacağı bir alan mı yok? Köpekler normalde nerede yaşaması daha uygundur? Köylerde şehirleşince artık çoban köpeği de ortadan kalkmaktadır? Ne olacak köpeklerin durumu? Hayvancılığı ortadan kaldırmaktayız, köylülüğü ortadan kaldırdık gibi, tarımı öldürdük, doğal olarak orada insan ile yaşayan hayvanların ya da canlılarında soyunu kurttuk gibi! Hani eskiden at ya da eşek eti sucuktan bahsederdik, şimdi duyuyor musunuz eşek etinden yapılan sucuk lafını! Eşek bile yaşamımızdan çıkıp gitti! Şimdi atlar sadece yarış alanlarında görür olduk! Üzerinden para kazandığımız hayvanları, yaşam alanımız içinde yaşama şansı vermekteyiz! Sokak köpeklerinin üzerinden acaba birileri para kazanmış olsaydı, o köpekler sokaklarda kalır mıydı?

 

Üzerinden para kazanılan köpekler büyük rakamlar ile satılmaya alınmaya devam ediliyor ama benim kafamı hep sokak köpekleri kurcalıyor, bu köpekler nasıl oldu da sokağa düştü? Hani kaldırım serçeleri vardı, etini pazarlayan kadınlar? Hatta üzerine romanlar, piyesler yazıldı, ama sokak köpekleri üzerine yazılmış bir piyes ya da roman var mıdır?

 

Domuz gribinden, kuş gribinden korkmam ama köpek gribi olursa o zaman korkaram balam korkaraaaam!

Etiketler :

Düşlerimin sessizliği yazılarımda isyana dönüştü!

 

Yaşadığımız çağda kişisel isyanın büyüdüğünü görmekteyiz. Paris sokakları hala geçmişin isyanın izlerini taşımaya devam ediyor. Bütün dünya şehirleri ise, kişisel isyanların her türlüsünü görmeye devam ediyor. Sokaklar isyanın bastırıldığı, biber gazlarının hüküm sürdüğü alanlar gibi, fakat kişisel isyanda biber gazının etkisi yoktur! Göz gözü görmeyen gazın yakıcı etkisi kişisel isyanın içinde yerini bulamıyor!

 

Kişisel isyan, yaşadığınız dört duvarın arasındadır, o dört duvara karşı duyulan isyan, kendi iç duvarlarını da oluşturmaktadır! İsyan ederken kişi, kendisine başka duvarlar örüyor, bireyselleşiyor, bireyselleştikçe düşlerin sessizliğinin içine hapis oluyor!

 

Düşler, sessizliğini hala korumaktalar. Düşlerin gerçekleştirilmesi için, aynı veya benzer düşleri görenlerin yan yana gelmesi gereklidir. Yan yana gelemeyen düşler, ne kadar büyük olursa olsun, yaşam içinde bir noktayı ifade etmiyor. Yan yana gelemeyen düşler, Paris sokaklarına düşmüyor! İstiklal caddesinde, bir kişinin düşünün çığlığı kalabalık içinde yok olurken, kişinin isyanı ancak kendi çevresinde küçük bir alanı etkiliyor, küçük bir dalga oluşuyor ve kısa sürede yok oluyor!

 

Kalabalık, isyanları örgütleyeceğine, yok ediyor! Kalabalık ve genç nüfus, isyan dalgasının bir anda içine kapılabilir, fakat bu içine düşülen durumdan bir anda yok olabiliyor! İsyan, bir etki ile yayılırken, bir küçük engel ile yere düşüp, yerde bulunan mazgalların arasından kanallara akarak yok olmaktadır. İsyan bir anlık patlama, bir anlık alevin gökyüzüne ulaşması gibidir. Önemli olan o alevin hep yukarıda tutmaktır. Ağrı Dağı’nın tepesinde yakılan ateşin, başka bir yerde hala sürdüğünü görmek şaşırtıcı gelebiliyor, sanılıyordu ki, o ateş yıllar önce sönmüş! İsyan ateşi hiçbir zaman sönmez! Hephaistos’un ateşi, Kawa’da isyan olur! O ateş binlerce yıldır bu topraklarda ve Olympus dağında yanmaya devam etmektedir. Ateşe semah dönülmeye devam ediliyor!

 

İsyaaaan diye bağırarak koşan gençleri görüyorum sokaklarda, gösterilerde. İsyan bugün sokak duvarlarında bir yazı olmuş olsa da, aslında bu duvar yazsının sokakların sesi olma durumunu da hep korumuştur. Paris sokakları isyanı yaşar, bizim sokaklarımızı korkuyu yaşatır. Korkunun hüküm sürdüğü yerde ise isyan hep vardır! İsyan bu durumda korkunun yenilmesinin öteki adıdır. Korkuyu yenmek için sokaklarda isyankarların artması gereklidir, fakat bu isyankarların kişisel bir düşün peşinde olmaması gereklidir, eğer kişisel isyan halinde devam ederse, istiklal caddesinde küçük bir dalgalanma yaratmasından başka bir şey ifade etmemesi anlamına gelir.

 

Uzun bir zamandır yazılar yazmaktayım, yazılarıma dönüp baktığımda sessiz olan düşlerimin yazılarımda isyana dönüştüğünü görmekteyim!

Etiketler :

Gazeteler, ülke çıkarını korumakla yükümlü müdür?

 

Gazeteler ya da gazeteciler, çektikleri fotoğrafları ve yaptıkları haberleri yayınlamadan ya da yayınlanmayan bölümleri güvenlik görevlilerine verebilirler mi?

 

Medyanın işlevi geçmişe göre bugün büyük değişim yaşamıştır. Bu değişimin en önemli göstergesi, Irak işgali sırasında bütün dünya Amerikan gazetecilerin tankların penceresinden savaşı görüntülemelerini izleyerek tanık olmuştur. Tank gölgesinde ya da içinde gazetecilik!

 

Tank gölgesinde gazetecilik, bizim basın tarihimiz içinde bir anlamda varlığını korumuştur. Bu varlık durumu genelde darbelerin ilk gününde tüm çıplaklığı ile ortaya serilmiştir. Darbe yaparak suç işleyenler alkışlanmıştır, onların emirleri doğrultusunda haberler yapılmıştır, ilk sayfalar son baskı ile değiştirilmiştir.

 

Basın tarihimiz içinde, gazetecinin yaptığı kişisel tercihler, gazeteleri bağlamaz. O yüzden, bazı gazetecilerin yapmış olduğu haberleri, gazetesinden önce,- gerekli gördüğünde- güvenlik görevlilerine vermesi pek soruşturulmaz! Bu konuda bir çok gazetecinin, geçmişte yaptıkları tarih sayfaları içinde bize şahitlik yapar. Gazeteci kişisel tercihini kullanması, basın etiği açısından ülkemizde pek sorun oluşturmaz, çünkü o gazeteci işini yapmaya ve gazetesinde yazmaya devam etmektedir.

 

Gazetecinin durumu burada, muayene etmeden sağlam raporu veren doktor gibidir. Bu durum, onun mesleki ilkelerini kamu önünde zedelemez, eğer zedelemiş olmuş olsaydı bugün çalışan doktor sayısı acaba ne kadar kalırdı? Buna örnek için uzağa bakmaya gerek yok, polise ve tutuklunun sözüne güvenerek sağlam raporu verme olayı çok yakın zaman dilimi içinde basına yansıdı. Ameliyat olmaması gereken hastasını ameliyat eden doktorlar, her hangi bir muayenehanede belirli ilaç firmaların ilaçlarını yazan doktorun davranışı, etik kuralları açısından aynı olduğunu görebiliriz. Doktorların çiğnediği yeminleri vardır, gazetecilerin ise meslek ilkleri vardır. Meslek ilkeleri evrensel olmasına rağmen, bizde bazen o ilkeler görülmez ve bilinmez! Meslek ilkesini çiğneyen gazeteci hala mesleğini gönül rahatlığı ile yapmaya devam eder, hatta terfi bile alabilir.

 

Gazeteci açısından bu durumu tercih diye konuyu bağlayalım, fakat gazetelerin daha doğrusu gazeteye yön veren yayın kurulu ve patronların tercihi daha çok önem kazanmaktadır, çünkü muhabir çektiği fotoğrafları ham olarak gazetesine ulaştırır, burada gazeteci görevini yapmıştır. Bundan sonrası gelişim gazeteyi bağlar, çünkü bilgi havuzuna gelen materyalin nasıl kullanılacağına gazeteye yön verenler karar verir. Güvenlik görevlileri gazeteye resmi bir yazı ile ya da direkt gelerek bir olayda çekilen fotoğrafları istemiş olsa, bu durumda gazetenin tavrı ne olur?

 

Bu sorunun yanıtı gazetenin işlevi ile ilgilidir. Eğer gazete güvenlik görevlilerine istenen belgeleri vermez ise nasıl bir sonuç ile karşılaşabilir? Devletin bekası için verilebilinir mi? Bu konuda ülkemiz basın tarihi içinde tartışmalar olmuştur. İlk akla gelen ve çıplak olarak kamuoyu önünde tartışılan olay; Türkiye İsviçre maçı ve sonrasında gelişmelerdir. Olaylı bir maç olmuştur, milli çıkarlar gazetenin başlıklarını belirlemiştir. Bu olaydan dolayı milli takım ve oyuncuları ceza almıştır. O olay ve sonrası yapılan tartışmalarda gazete yönetiminin tavrı evrensel basın ilkelerinin çöpe atılması şeklinde olmuştur. Tamamı ile milli duygular ile atılmış başlıklar ve ekran önünde tartışmalar ile gazetecinin olaylara taraf olduğunu, gazetelerin bu taraftarlık yanında yer aldığını açıkça gördük. Demek ki, toplumsal olaylarda çekilen fotoğrafların güvenlik görevliler ile paylaşılması bu anlayış içinde olanlar için doğaldır ve olması gerekendir.

 

İstanbul Taksim’de, IMF ve Dünya Bankası protestoları sırasında, bir gazetecinin ham olarak çektiği fotoğrafları güvenlik görevlilerine gösterirken çekilen fotoğrafları basında yer aldı. Gazeteci hala gazetesinde çalışmaya devam etmektedir, çünkü bu durumu gazete yönetimi doğal karşılamaktadır. Bizim ulusal medyamız, evrensel kurallar yerine, kendisine özgü kurallar altında çalışmasına devam etmektedir.

 

Ekranlarda bir birini ağırlayan gazeteciler, gündemi yorumlarken gelişmeleri belirlemek için baskı grubu gibi çalışmaktalar. Ülkenin hükümeti adına karar verebilmekteler ve verdikleri kararlar yönünde haberler yapabilmektedirler. O haberler için, gerektiğinde yurt dışına kadar gitmeleri gazete yönetimi tarafından desteklenmektedir. Gazeteci, bir haberin peşinden koşabilir ama sadece gözlemci olarak, belirleyici oldu mu gazeteci özelliği ortadan kalkar. Bizde ise bu belirleyici olma özelliği gazete patronları için önemlidir, çünkü gazete patronları kendi ‘öteki işleri’ için bu belirleyicilikten gerektiğinde yararlanmaktadırlar, o yüzden bazı basın emekçilerinin maaşları astronomik olabilmektedir. Basın emekçileri arasındaki maaş farkı, bu ölçütlere göre olduğunu düşünüyorum.

 

Gazeteler, ülke çıkarlarını gözeterek haber yaptıklarında ya da haberleri seçtiklerinde evrensel meslek ilklerini ne kadarını yerine getirmektedirler? Haber alma ve yapma özgürlüğü kavramından söz edebilir miyiz? Ülkemizde medya bağımsız mıdır?

Etiketler :

Çeklerde açılım devam ediyor!
 
Açılım modasına çok öncelerden çekler (ara karşılığında verilen, banka güvencesindeki değerli kağıt) katılmıştı. Gün geçmiyor ki, geçen günden daha fazla karşılıksız çek bankaların veznelerinde açılmıyor! Şu anda bir milyon beşyüz binden fazla çek karşılıksız olduğunu Merkez Bankası açıkladı. (Karşılıksız çekerle bankalar vermesi gereken güvenceyi vermiyor, çünkü piyasa koşulları değişmiştir! Elinde karşılıksız çeki olan ya mafyaya gitmesi gerek, ya da bir bardak soğuk su içmesi beklenmektedir!)
 
Çekler piyasanın aynası gibidir. Eğer çeklerin karşılığı varsa piyasa canlanır. Hani çiklet alırsanız bakkaldan diye başlayan reklam ve orada verilen mesajın hayata yansıması olan o çiklete verilen paradır. Ama çiklete para yerine, karşılığı olmayan kağıt veriyorsunuz (çek), o verdiğiniz kağıt karşılığında çikleti alıyorsunuz. Bakkal ise o karşılığı olmayan kağıt ile manava gidiyor, elma almaya çalışıyor ama manav daha önce ağzı yandığı için hemen çekin geçerliliğini kontrol ediyor. Kontrol ile anlaşılıyor ki, verdiğiniz çekin karşılığı yok! Bu durumda bakkal ne yapıyor? Elma alamıyor. Para piyasaya giremiyor ama sizin aldığınız çiklet ise çoktan kullanılmış çöp sepetindeki yerini almış durumdadır.  Piyasadan mal çıkmış ama karşılığında çikletin değeri girmemiş. Hadi emeği filan yok sayalım! Yok olan, kapitalist ilişki içinde olan arz ve talep! Talep var ama para yok! Para yerine geçersiz kağıtlar var. Geçersiz kağıtları da bankalar vermiş! Banka geçersiz kağıt verdiğine göre, geçerliliği var kabul ediliyor ve imzalar karşılığında mallar alınıyor! Tıpkı Amerika merkez bankası adına para basan matbaanın durumu gibi, değil mi? Para neyin karşılığında basılır? Çekler neyin karşılığında verilir?
 
Para, aslında çek gibi kağıttır. Onun üzerinde imza dijitaldir ve kopyalaması zor olan renkler ile belirli ölçüde elden ele dolaşan kağıt parçasıdır. Çek ise, paraya göre daha uzun ama üzerindeki ima dijital değil, size ait olan bir kağıt parçasıdır. Birinde piyasaya sürülürken kabul edilen talepler dikkate alınır ve ona göre üretim yapılır. Hatta bazı üretimler sadece kağıt üzerinde kalır. Ürettiği söylenen kağıtlar, sadece banka hesaplarında bir rakam gibi işlem görür. Merkez bankaları kağıt paralar üretir, piyasa sağlıklı işlesin diyerek! Talep fazlası para üretildiğinde ise, ekonominin bir çok oyunu sahneye konur! Enflasyon, develasyon gibi isimler verir ekonomistler! Ekonomistler, isim vermek ve tanımlar yapmak üstüne yoktur! Ekonomistler bir anlamda sihirbazdırlar. Var olanı gözümüze baka baka yok ederler, yok olanı da var edebilirler! Her şey rakamlar ile yaparlar. Bizlerde o el çabukluğu ve kelime oyunları arsında ilizyon hilelerinin farkına varamayız! Ekonominin kurallarını sorgulayamayız! Peşinen kabul ederiz ve alternatifin olmadığını düşünürüz. Çözümlerimizi kendimize göre yaparız ama piyasa içinde kişinin yaptığı çözüm sadece bireyseldir ve denizde bir damlanın etkisi kadardır!...
 
Piyasada karşılıksız çeklerin yaygınlaşması, var olan krizin derinliğini gösterir! Çünkü kimse karşılıksız çekler ile piyasadaki itibarını yok etmek istemez! Eğer güven unsurunu kaybederse bir işletme, artık onun batışını durdurmak kolay değildir. Aşağıya doğru hızla giderken, yanına bir kaçını da taşıyabilir. Ayakta durabilmek için en küçük umuda tutunayım derken, bir bakmışsınız piyasa birlikte aşağıya doğru düşüyorsunuz!
 
Geçmiş tarihimiz içinde bir çok krizler ile karşılaştık! Ülkenin sandığı boş olduğunda, ülke topraklarının ve güvenliğinin nasıl başı boş kaldığı, alacaklılar tarafından nasıl masa başında paylaşıldığına şahit olduk! Eğer ekonomisi sağlam değilse bir ülke, o ülkenin başkasının yanında söz söyleme hakkı yoktur. Birisi gelir, kulağınızdan tutar ve adına açılım dediği bazı şartları kabul etmeye zorlar. Gider, bir masanın başına taviz veren anlaşmalara imza atarsınız! Efendiler, istedikleri biçimi kendi çıkarlarına uygun olarak karar verirler!
 
Çocukluğumda oynadığım bir oyun vardır. O oyun piyasanın nasıl işlediğini anlatan oyundur. Kağıttan para vardır, dükkan vardır, topraklar vardır. Elbette piyasa olunca cezaevi ve suçlarda vardır. Her suçun birde cezası! Dört, beş kişi oynar oyunu. Zarlar atılır, zarın üzerindeki rakama göre ilerlenir. Piyasadaki hareket alanı o zarın üzerindeki rakamdır. Başlangıçta her oyuncu eşittir ama bu eşitlik zaman içinde bozulur. Oyunu elinde para ve dükkan sahipleri kazanır. Monopoly adını verdikleri oyun, çocukluk çağından itibaren piyasa öğretilir ve bu piyasa içinde yaşamak doğallaştırılır! Piyasa kurallarına uymayan kaybeder! Hiçbir devlet sonsuz değildir ama oyun sonsuzdur! Özneler değişebilir ama kurallar hep aynı kalır! Gerçekler öyle midir?
 
Eğer bir piyasa karşılıksız çekler sürülüyor ve hükmetmeye başlıyorsa, orada hangi kural geçerli olur? Çeklerin açılımı size neyi anlatır?

Etiketler :

3 Çocuk!

12/10/2009

3 Çocuk!
 
Başbakan fırsat buldukça 3 çocuktan bahsediyor. Üç çocuk yapında ne olursa olsun! Nasıl olsa Allah büyüktür ve rızkını verir demektedir sanırım, çünkü 3 çocuk olana devletin ne gibi yatırım yaptığını söylemiyor. 3 çocuk bugün için değil, gelecek için önemli demektedir, eğer genç nüfus olursak, Avrupa’nın enerjisi olacağımızı belirtmektedir, ileride Avrupa yaşlanmış ve muhtaç konuma gelecektir. İşte onlar, bize muhtaç olsun diyerek üç çocuk çağrısı yapmaktadır.
 
Üç çocuk sayesinde ülke nüfusu genç kalacaktır, bu sayede bu genç nüfus yaşlı nüfusun bakımını üstelenecektir! Bizden açıkça bunu istemektedir. Çocuk yapın, başkası için çalışan işçi olsun! Çocuk yapın, başkası için, asker olsun! Çocuk yapın, başkası için özel güvenlikçi olsun! Çocuk yapın, başkası için köle olsun! Çocuk yapınca teknolojimiz mi artacak? Çocuk yapınca bilim adamı mı çıkacak, o kadar çocuk içinden. Yetersiz okul ve teknik bilgi ile yetişenlerden ne olacağı belli değil midir? Başbakan bir yandan imam hatip okullarına neden kız alındığını anlatamadan, onlara sürekli destek verirken ne yapmak istemektedir? Türkiye’nin imama ihtiyacı vardır ve sürekli imam okulundan imam yetiştirilir! Teknik insanımız ise fırsatını bulur bulmaz dışarıya gider! Gidemeyen ise imam kafalı biri tarafından yönetilir! Yönetildiği içinde dünya üniversiteler arasına ülkemizden tek bir üniversite yer alamaz. Bilime yapmış olduğumuz katkı, dünya ülkelerinin yapmış olduğu katkılarının en alt sırlarında yerini hep korur!
 
Üç çocuk yapın der başbakan! O der ama hayat onun demesini doğrulamaz, çünkü sokaklar çocuklara ölüm sunar, ölmeyenler ise hapishanelerde yerlerini ayırtır! Çocuk dilencilik, hırsızlık, kriminal olaylara katılanların oranı azımsanamayacak konumdadır. Eğitim, tamamı ile özel kuruluşların yarış pistine teslim edilmiştir. Çocuklar yarış pistinde yarışan atlar gibi durmadan sınavdan sınava koşar konumdalar. Düşünmeleri değil, sorulan sorulara en anlamlı şıkkı bulması istenir. Düşünmelerini değil, kuralları öğrenilmesi ve o kurallar içinde nasıl yanıt aranacağı öğretilir. Araştıran ve yeniyi üretenin emeğine saygı yoktur, yeni bir şey bulunduğunda aynısından binlerce benzeri hemen piyasaya düşer. Korsan cd, kitap ve benzeri ürünler yanında yeni olarak ne varsa taklitleri de sokaklarda ve yaşamımızın içinde yerini alır. Sağlık sektörümüz kar marjinaline göre çalışır ve sektörün ipleri dışarıya bağımlıdır. İnsan kar getiren potansiyel müşteridir. Arza karşı talebi temsil eder! İnsan demek birileri için para demektir, ucuz emek ücreti demektir.
 
Başbakan üç çocuk yapın çağrısını iki de bir tekrarlamaktadır, o çocuklarını tanıdığı arkadaşlarının verdiği burslar ile yurt dışında özgürce okuttu ve o çocuklarına konumundan dolayı iş sahaları açıldı ve o sahalarda işçi atar konumuna geldiler! O çocukların babası, şimdi çocukları için ucuz işçi istiyor! Çocuklarının ve damatlarının iş yerlerinde sendikasız ve örgütsüz işçi çalıştırmak istiyor! Nedeni bu konuda açık değil mi? Üç çocuk isterken niyetini ortaya koymuyor mu?
 
Nüfus genç olunca ülke kalkınır, çünkü genç nüfus ucuz işçi demektir, yetersiz eğitim demektir! Eğer genç nüfus ilerlemeyi ve bilimi temsil etmiş olsaydı, ülkemiz kurulduğu günden beri genç nüfusun çoğunluğu altındadır. Bunca sene genç nüfus bize ne kazandırdı? Kore’ye asker, Kıbrıs’a kahramanlık kazandırmak dışında ne yaptı? Kaç genç insan ülke yönetimine katıldı, kaç genç ülke yönetimini eleştirdiği ve beğenmediği için idam edildi, işkence gördü, sürgüne gönderildi?  Gençlerin söz hakkı oldu mu?
 
Gençler üzerinden politika yapılıyor, fakat bugün yapılan söylem, ey gençler denmekte bugünkü çocuklara ve gelecek çocuklara, sizler çocuksunuz, gelecekte yaşlı Avrupa’nın kurtarıcısı olacaksınız! Sizler ne kadar çok çocuk yaparsanız, ilerisi için iyidir, çünkü yaşlı nüfus gençlere ve enerjik bireylere ihtiyaç duyacaktır! Üç çocuk yapmak aslında, ileriye doğru yapılmış bir yatırımdır! Bu yatırımı başbakan elinden geldiğince yapmaya çalışıyor! Bizim insanımız yaşam standardın yükseltilmesi savunulmuyor, ileride olacak ihtiyaç için yatırım aracı olarak görülmektedir!

Etiketler :

Taksim olaylarına bakarken…

 

Taksim ve çevresinde IMF ve Dünya Bankasına karşı protesto eylemleri sonrası yapılan haberleri ekranlar aracılığı ile izledim. Protesto haberlerinin veriliş açısından izlediğimizde, medyanın etiğinin tartışma konusu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim, çünkü haberler taraflı verildiğine şahit oldum.

 

İzlediklerim arasında en dikkat çekilen ise, haberlerin veriliş sırasında, polis kamerasından olayların izleyiciye ulaştırılması oldu. Emniyet muhabirinin(!) çektiği görüntüler haber bültenlerinden yayınlandı. Şimdi, Irak savaşı sırasında yapışkan ya da yapıştırılmış gazeteci yerini başka bir şey alıyordu Taksim eylemleri sırasında. O savaşta en azından Amerikalı muhabirler kullanılırken, Taksim olaylarının görüntülerinin yayınlanmasından anlaşıldığına göre, taraf olan bir emniyet görevlinin kamerasından yansıyan görüntüler kullanılmaktaydı. (Kanal D ana haberler, 6 Ekim 2009)

 

Basının etik tartışması ve görevleri konusunda duyarlılık gösteren gazeteciler ve onların akıl hocaları, bu görüntülerin karşısında neler diyeceklerdir? Bir ayakkabı atma olayını eleştirenler, (üstelik gazeteci kimliği ile değil, öğrenci kimliği ile yaptığında) eylemi yapana  giyindirilemeye çalışılan kimlik ne kadar etiktir? Etik kavramı tartışılırken, olaylarda kullanılan dil ve görüntülerin hangi açıdan yansıdığı tartışılmaz mı? Esliden en azından muhabirlerin ve ajansların verdiği görüntüler kullanılırdı, şimdi polisin kamerasından görüntü kullanılması ‘orantısız güç’ yanında, ‘orantısız bilgi’ akışını temsil etmiyor mu? Bunu yayınlayan kanala, acaba RTÜK her hangi bir soru soracak mı ya da yaptırımı olacak mı? Her şeyi sansür etmeyi kendisine iş edinen kurumlar, bu orantısız görüntüler hakkında ne yapacaklardır?

 

Taksim ve çevresinde yapılan eylemler ‘orantısız güç’ gösterisinin başka bir boyutunu ortaya çıkardı, çünkü kalp krizi geçiren biri oluşturulmuş olan barikata takılarak hayatından olması ile birlikte, güvenlik kim için sorusuna yanıt aramayı bitirilmiş durumdadır. Yanıt açıktır ve nettir. Bu vatandaşın hayatını kim geri getirecektir? Vatandaşların malını ve canını korumak ile yükümlü olanlar, gaz atamak dışında ne yapmıştır? Mahalle serserilerinin göstericilere yönelik saldırısını önleyeceğine, dayak yiyen göstericiye birde polisin copu ile karşılaşmasını hangi etik kural anlatır? Eğer göstericiler arasında bir ayırım yapılıyorsa, orada şiddet teşvik ediliyor anlamındadır, bu konuda geçmişimizde bir çok örnek bulunur. Şiddet devlet eli ile alevlendiriliyor, eğer bir taraf tutma var ise… Ekranlardan bu açık açık geçmiş olaylarda olduğu gibi yansıdı.

 

Taksim olayları bir çok veriyi ele vermektedir, bu veriler ışığında gelişmiş ülkeler ne gibi çözüm üretmişler ona bakmak gereklidir. Buna benzer her hangi bir gösteri örneğin Berlin’de ya da Hamburg’ta olmuş olsa, polis nasıl davranırdı? Yılda birden fazla uluslararası toplantılar oluyor ve orada buna benzer polisin saldırısına şahit olmuyoruz. Dükkanların camları bu şekilde korumasız kalmıyor. Çünkü orada gösteri öncesi dükkanların camları korumaya alınır. Gösterilerde olaylar olacağı kabul edildiğinde, o sokaklardaki yaşayanların malları da canları da güven altında tutulur. Bizdeki gibi bir anlık saldırı ile olmaz!

 

Polis ve polisi yönlendirenler kendi kuyularından dünyaya baktıklarından dolayı hep kendilerini haklı görmekteler ve haklı olduklarını ilan edebilmek için her türlü medya aracını kullanmaktalar. Kendi görüntülerini haber bültenlerinde yayınlanmasına izin vermekteler. Henüz soruşturma aşamasında olan bir görüntünün kamuya gösterilmesi acaba ceza yasası içinde yeri yok mudur? Oradaki görevli, görevini kötüye mi kullanmaktadır, iyiye mi? Görevlinin durumu yanında, yayınlayan kurumun suçu yok mudur?

 

Ders almayı bilmeyen bir çizgide yürümeye devam ediyoruz. Tek taraflı propaganda amaçlı yapılan yayınlar ile medya görevini yapmamış olur. Bizde medyanın varlığı aslına bakarsanız tartışmalıdır, çünkü etik kurallara uyan ve haber peşinde koşan medya tarihimizde acaba var olmuş mudur?

Etiketler :

Taksim aşılamaz!

6/10/2009

Taksim aşılamaz!

 

Türk polisi, (Burada söz sadece polise değil, onu yönlendiren siyasi tercih konusunadır.)  Taksim takıntısına tekrar takıldı! Taksim meydanında protesto edenler arasında kriter uyguladığını bir kere daha kanıtlamıştır. Bir gün önce yapılan eyleme müdahale olmadığı için haber dahi olmadılar, fakat ertesi gün (6 Ekim 2009) tarihinde IMF ve Dünya Bankasına karşı yapılan eyleme bir bahane bulunularak saldırıldı, basın açıklamasının bitmesini beklemediler. Göz gözü görmeyen biber gazının dumanı eşliğinde müdahale oldu.

 

Taksim, bildiğimi gibi suyun paylaşımından gelir. Taksim meydanında yer alan su sarnıcı buranın adını belirlemiştir. Kısaca Taksim paylaşım demektir. Türkiye’deki ilk elektriğin ve ışığın kullanıldığı yerdir. Aydınlanma ve akan suyun başıdır. Taksim bu özelliklerinden uzaklaştırmak için devlet elinden geleni yapmıştır. Orasını bir gezi alanı, heykelin etrafında küçük bir yeşil alan görmüştür! Bir de polis günlerinin vazgeçilmez gösteri merkezi olmuştur! Resmi bayramlarda çelenk bırakılan heykel alanı olmuştur.

 

Devlet açısından, Taksim’de gerekirse protesto, gösteri yaparız ve bizim belirlediğimiz yapar anlayışı hala hakimdir. Taksim’i bu kadar önemli kılan ise, İstanbul’un merkezi, doğal olarak Türkiye’nin merkezi olmasıdır. Bu merkezde eylem yapmak demek, anında Türkiye’nin öğrenmesi anlamına gelir. Elbette burada kriter basının ilgisidir, eğer ilgi yoksa kimse orada eylem yapıldığından haberi olmaz! Her gün yapılan eylemler, hafta sonları eylemlerden kaç kişinin haberi vardır?

 

Bugün, Taksim meydanında yapılan polis gösterisidir, gücünün göstermesi için yapılan showdan başka bir şey değildir. Yöneticilerin ve onların misafirleri rahatsız olmaması için, onların toplantısının ahenginin bozulmaması için, göze girmek için, bir boy gösterisi için fırsat olarak görülmüş ve İstiklal Caddesi ve Taksim meydanı, doğal olarak ona açılan sokaklar biber gazı ile bir kere daha tanıştırılmıştır.

 

Ben devletim, istersem izin veririm, istersem biber gazı atarım kimse benden bunun hesabını soramaz anlayışı hakimdir. Gösteri sonrası, emniyet yetkililerinin sokakta yürüyüşü ve sırt çantası ile oradan geçen birinin üzerinin aranması emrini verirken davranışı ekranlar aracılığı ile yayınlanmıştır. Bu emniyet yetkilisi, o emri verirken, kendi egosunu ve görevini en iyi şekilde yapma gururu içindedir ve emrindeki insanları ne kadar başarılı yönettiğini düşünmektedir, belki…

 

Ankara valisine atfedilen ‘gerekirse komünizmi de biz getiririz!’ anlayışı bir anlamda yaşamaya devam etmektedir.  Gerekirse yapar devlet, bunu sorgulamak ne mümkün! Gerekirse işkence yapar, gerekirse biber gazı atar, gerekirse parkta uyarı yaptığı gencin kolunu, bacağını kırar, beyin kanaması geçirmesine sebep olur, gerekirse önde giden araca ateş eder, şoförü olan genci başından vurabilir. Gerekirse, devlet adına her şey yapılır, çünkü sorgulayacak ve yargılayacak olan devlettir!

 

Devlet erkini elinde bulunduranlar, ‘orantısız güç’ kullanmayı meşru sayar, orantısız güç dışarıdan geldiğinde ise ne yapacağını bilemez ve o gelen güce biat eder konumdadır. Onlar ne derse onu yapar, o yüzden ülkemiz içinde değişimler hep dış dinamiklerin etkisi ile olmuştur. Tarihimizin kırılma noktaları hep dışarıdan gelen ideolojiler ve doktrinler ile biçimlenmiştir. Bu biçimlenme de devlet elini iyi kullanılmıştır! Gerekirse, devletin varlığı için her şeyi yapar! Bugün ittifak gördüğü kesmin eylem yapmasına izin verirken, düşman gördüğü kesme karşı her türlü saldırı aracını kullanmaktan çekinmez! Parkta bir arada sohbet eden gençlerin duruşu ve sohbetleri bile bu saldırı için neden olabilir! İçkiye yasak getirilirken, parkta elde şarap ile sohbet ne demek! Vur gitsin!

 

Devlet kendisi gibi düşünmeyene vurur! Sıfır tolerans gösterir, kağıtlarda yazdığı gibi sıfır toleransı başka yerde aramayın! Sıfır tolerans Taksim’de aydınlık yüzlere karşıdır! Gaz bombasının kime karşı kullandığına bakın, sonra sıfır toleransı arayın! En büyük açılım bu olmasın?!

 

Demokratik açılımın bir tarifi gibidir, benim gibi düşün yaşa! Ben şimdi komünist, dinci, şeriatçı şairleri bir arada anıyorsam sende an! Fakat onun dışında başka bir şey istemeyin! Şiir okuyun, istediğiniz dilden! Sadece konuşun ama sakın ama sakın başka şey istemeyin, toleransın sınırını zorlamayın! Devlet gerekirse yapar! Gerekirse Taksim’e makul sayıda işçiyi bırakır, gerekirse sıfır tolerans gösterir! Devlet gerekirse yapar! Taksim, devlete rağmen aşılamaz!

Etiketler :