avrupa'da islam düşmanlığı gelişirken...
15/5/2008 -Kategori: gunluk_yazilar
Avrupa’da İslam düşmanlığı gelişirken...
Avrupa’da İslam düşmanlığını körükleyen bir propaganda filmi adresi vereceğim. o adresten bir bakın ve Avrupa İslamı ve İslam ülkelerini ki, bunun içinde Türkiye’de vardır.
http://www.bivouac-id.com/2008/03/27/fitna-le-film/
filmi baştan sona izleyin ve İslam ve cihad kavramının birlikte işlendiğini göreceksiniz. en son sahnede eskiden Naziler vardı, sonra komünistler ve şimdi İslam var diye bitiriyor. yeni düşman belli ve savaş yöntemleri de ortada... Bu gelişen çatışmanın ortasında biz nerede duracağız? Bu savaş içinde taraf olmayacağımızı şimdiden söyleyebilirim, fakat bir cepheye sürüklenme durumumuz da var, istemeden bir bakmışsınız bir cephede hedef konuma gelmiş olabilirsiniz. Bırakın birbirini yesinler diyemeyeceğimiz bir çatışmanın içine hızlı bir şekilde eğimleniyoruz. Aman dikkat etmek gerek ve bizler barış için neler yapabileceğimizi iyi düşünmek gerektedir, çatışma evrenselleştikçe bizler birer kurban olma ihtimalimiz gün geçtikçe artmaktadır.
Patlayan bir bomba yüzlerce masumu öldürdüğünü gördük. Hava uçurulan bir uçakta tesadüfî sonucu yolcu olabilirdik. Metroda patlayan bir bombanın kurbanı olabilirdik. Irkçıların saldırdığı bir kurban olabilirdik. Sırf Müslüman ülkeden geldik diyerek batıda herhangi bir neo Nazi saldırısı karşısında kurban olmamız kaçınılmaz olabilir.
Siz istediğiniz kadar ben taraf değilim de, Naziler Yahudileri yok ederken sadece Yahudi olduklarına baktı, ne düşündüklerine ve ne yaptıklarına bakmadılar.
Bizler çatışmanın içinde kurban olmak istemiyorsak, çatışmaların daha da korkunçlaşmadan yapacak bir şeyler olduğuna inanmamız ve bir şeyler yapmamız gereklidir.
Ülkemizi temsil edenler, türban ile kraliçe ağırlayanlar bizim geleceğimize nasıl müdahale ettiklerini bilmiyorlar, fakat yakın bir zaman içinde bizler bu görünümün kurbanı olacağımızı bilmemiz gereklidir.
Bizler çatışmaların ortasında kurban olmak istemiyorsak, gökten koç gelmesini beklemeyelim!
Bir şeyler yapmalı, fakat ne?
Yorum (0) Yorum yaz!
Tuzla’da 94. ölüm!
10/5/2008 -Kategori: gunluk_yazilar
Tuzla’da 94. ölüm! İstanbul’daki Tuzla tersanesi ülkeye para kazandırıyor, can almaya devam ediyor. Gazetelerdeki başlıklarda bir ölüm daha oldu, aslında 94. ölümdü. Ölümler eskisi gibi sessiz değil, sesli oluyordu. Ölüme isyan, ölmek istemeyenler seslerini duyurmak istiyorlar. Yürüyüş yapıyorlar, yürüyüş yolu kapatıyorsunuz diyerek polis engeline takılıyor, canları yananların canlarını yeniden yakıyorlar. Yolların açık kalması ölümlere isyandan daha önemliydi. Yollar açık olmalı ki, para kazananların vakitlerini çalmasın! Vakit nakit nede olsa, yollarda zaman kaybı para kaybıdır. Polis ölümlerden önce parayı ve para kazananları düşünmek zorunda, yolları açık tutmak için elinden geleni yapar! Tuzla’da 94. ölüm, daha da gelecek. Önlenemiyor, çünkü önlemesi gerekenler işçileri değil, kasaya girecek parayı düşünüyor. Tuzla bir ölüm makinesi olmuş, durmadan kan emiyor, kan emerken para veriyor. Bir gece yarısı ölenin yakının kapısı çalınıyor ve acı parası bırakılıyor. O an için güvencelidir, ya sonra. Acı parası bitince ne yapacak? Can pazarı ölüm ile sonlanmıyor, devam ediyor. Tuzla’da bir ölüm daha diye söyleniyoruz, ölenlerin toplam sayısı 94! Yakında bu 100’ü bulduğunda ne düşüneceğiz? Öleceğini bile bile, taşeron firmada çalışmaya gitmek nasıl bir duygudur? Ölen vatandaşın yerine bir dakikalığına koyun ve düşünün! Düşünebilecek misiniz? Ya ölen işçiyi sabah evinden yolculayan annenin duygusu? Anneler bu duygunun ne olduğunu bilir, anneler ölüm istemiyor, fakat seslerini duyuramıyorlar! Ölenlerin arkadaşları artık yeter diyerek sesini duyurmak istiyor, yolu kapatıyorsunuz diyerek engele takılıyor, itekleniyor, tartaklanıyor. Yolların açık olması ölenden daha değerlidir. Yolların açık olması insan yaşamından önemlidir! Liberal ekonomi, verimlilik esasını öne alır ve verimli olmayanı gözden hemen çıkarır. Ölen 94. kişi. Kaç kişi adını anımsıyor? Ölenlerin adlarını biliyor muyuz? Nasıl yaşadılar, ne yaptılar, neler düşündüler? Adlarının önemi yok artık, onlar birer rakam oldular! İnsan istatistikler içinde bir nokta oldu!
Yorum (0) Yorum yaz!
Silah sanayisindeki gelişmeler çatışmayı körüklüyor!
10/5/2008 -Kategori: gunluk_yazilar
Silah sanayisindeki gelişmeler çatışmayı körüklüyor! Silah sanayi iki ülkenin keskin rekabeti ile yeniden gündeme geldi. Rusya geleneksel askeri güç gösterisine bu sene yeniden başladı ve kızıl meydan yeni üretilmiş silahların alıcıya sunulması olarak okunabilir. Dünyanın neresinde olursa olsun çatışma iki ülkenin kasasına para olarak dönmektedir. Silah üreten ülkeler ve silaha alan ülkeler diye kategorize edelim dünyayı ve o şeklide bakalım, ne ile karışılacağız? Kutuplaşmalar bu silah üretimi ile ilgisi olabilir mi? Kutuplaştın mı, silaj alan da satanda bellidir. Türkiye ordusunda bu kutuplaşmanın eseri olarak modernize edilmedi mi? Üstelik karşı tarafın fiyatı sorulmadan alınan kararlar! Biz bize yapılan ihaleler ve elde ettiğimiz teknoloji. Biz teknoloji sahibi miyiz, teknoloji kullanan taraf mıyız? Sahibi olduğumuz savaş uçaklarında kullanılan araç ve gereçlerden de hemen anlayabiliriz. Bizler kutuplaşma içinde Amerika tarafında yer aldık. Dünyanın en büyük silah üreticisi ve ihracatçısı ülkesidir. Onun ürettiklerini NATO aracılığı ile ordumuza entegre ettik, çünkü onlar için oluşturulan savunma çizgisi içinde bir noktaydık ve farklı araç kullanmamıza zaten izin verilemezdi. Önemli olan uyum ve verimlilik! Teknoloji üretmemize ve geliştirmemize izin verilmedi, bizler hep alıcı olduk ve teknolojiden sadece faydalanan taraf olduk. İç çatışmalar ve sürekli yapılan tatbikatlarla aldıklarımızı tükettik. Bizdeki çatışmaların kaynağını içeride ararken, dışarıya da bakmakta fayda var, çünkü çatışmalardan beslenenleri iyi bilmek gerek. Çatışmalardan kim karlı çıkmaktadır? 12 Eylül, 12 Mart’ın devamıdır ve 12 Mart; 12 Eylül’ün nedenidir. Olaylara bakarken sadece içten bakmak bize sorunun kaynağını ortaya sermez. 12 Mart’dan 12 Eylül’e giden kanlı yoldan kimler ne elde etmiştir? O iki tarih arasında Sivas, Maraş, Çorum, Malatya olayları yanında, büyük şehirlerde kahvehaneler baskını, Ankara Beşevler’de öldürülen gençler, işkencede hayatını kaybedenler, sakat kalanlar. Devleti için, dini için adam öldürenler. Kahraman ilan edilenler hepsi bu iki tarih arasında oldu. Ne oldu da 12 Eylül sabahı her şey birden kesildi ve darağaçları kuruldu? Ne oldu da bugün ılımlı İslam başa geldi ve onun yöneticileri 1977 1 Mayıs katillerini savunur konuma geldi. Taksim’ çıkış yok diyerek depolardaki gaz bombaları, plastik mermiler tüketildi? Bütün bu çatışmalardan kim karlı çıktı? Ülkemizde adı konmamış bir savaş yıllardır devam eder, posta ile gelenler / gidenler, toprağa düşenler ve kahraman olanlar, sonra hain olanlar hepsi bu ülke tarihinin yakın tarihi içinde durmaktadır. Halkları birbirine düşüren ve çatışmayı körükleyenler kimler ve kimler bu işten sermaye birikimi yapmaktadır. Ölen bir Kürt köylüsünden, ölen bir Türk asker gencin kanından kim para kazanıyor? Çakıl taşı dahi vermeyeceğini söyleyenler, ülkenin ekonomisinin yönetimini rahat rahat teslim etmişlerdir. Ulusal sermaye birikimi anlamına gelen gümrük duvarlarını ortadan kaldırarak, zayıf olan sanayimizin sahipleri, şimdi global dünyaya entegre olmuştur! Bizden çıkmıştır kısaca. Sponsor adı altında bütün etkinlikleri destekleyenlerin isimlerine bakın, çakıl taşı vermedik ama her şeyimiz verdiğimizi görürüz! Onlardan aldığımız birkaç kuruşa ismimizi bile değiştirir olduk! Türkiye kupasının ismini söyleyin, ne ile karşılaşırsınız? Fortis Türkiye Kupası! Çakıl taşı vermedik ama bankaların büyük çoğunluğunu özelleştirdik! Amerika kendi silahlarını sergilediği bir dünya silah panayırını yılda bir ülkesinde yapar, diğer etkinlikleri ise değişik ülkelerde katılır. Panayırda silah alınır, bağlantılar kurulur. Eğer radyosunlu üretim varsa onu da müttefiki ülkede ürettirir. Teknolojisi eskimiş bazı silahlar NATO ülkesi ülkelerde üretimine izin verir. Ortadoğu’da çatışma eksik olmaz, çünkü her iki ülkenin pazarıdır. Oradan hem Rusya kazançlı çıkar hem Amerika! Arada para kazanan ülkelerde yok değildir, Çek Cumhuriyeti, Almanya, Fransa, İngiltere… Meşhur G8’ler ülkesi diyeyim kısaca! Nerede çatışma varsa orada kara para vardır, insan ticareti vardır. Bütün çatışmalardan kazançlı çıkan uluslar üstü firmalar ve onların güvencesi ülkeler vardır. Somali’de açlıktan, çatışamadan ölenlerden kazanırlar. Ülkemizde çatışma hiç eksik olmuyor, acaba bunun gerekçesi Kızıl Meydan’da gösterilen boy gösterisi, silah panayırları (Fuarları) ile ilgisi var mı? Çatışmalardan kim karlı çıkıyor ve her darbede şerefe diyerek kupalarını havaya kaldırıp birbirini kutluyorlar? Her ölen insandan, her atılan kurşundan ve gaz bombasından kim karlı çıkıyor? Esas karlı çıkanların yanında aracılar ve tefecileri tanıyor muyuz? Türkiye’nin silah ihracatçıları arasında kimler var? Kimler ne alıp - satıyor? Derin devlet denilen şey, acaba bu dünya silah sanayisi ile ilgisi var mı? Bir gecekonduda bulunan bombalar, ülke sathına yayılmış olarak benzerlerinin bulunması neyi anlatmaktadır? Sorular çoğaltılır, soruların çoğaltılması önemli değildir, yanıtlardır! Yanıtları ortaya çıkarmaya başladığınızda Uğur Mumcu’nun başına gelenler gelir! Milyonlar cenazesinde yürür ama sonra... Sonrası ortada değil mi? Kahramanlarımız vardır, sorular sormayız, günlük koşturmalar içinde söyleniriz ve hatta hiç söylenmez, gider evimize kapımızı kapatır, ekran karşısına geçer, nerede güleceğimize karar veren Amerikan gülmece filmlere bakarız! Gülme efektleri ile birlikte yüzümüz gülücük olur! Yüzünüzden hiç gülücük eksik olmasın!
Yorum (0) Yorum yaz!
Bugün yazgıyı değişim belirliyor!
9/5/2008 -Kategori: gunluk_yazilar
Bugün yazgıyı değişim belirliyor! İnsanların nasıl yaşadığı nerede yaşadığıyla doğrudan ilintilidir. İnsanların konuştuğu dil, inandığı din, sahip olduğu ahlaki değerler bile coğrafya ile iletilidir. Bugün bu coğrafik özellik eskiden daha önemli olurken, günümüzün iletişim araçlarının gelişimi ile birlikte yazgıları da değişmektedir. Belirleyici olan artık teknolojidir, coğrafik özellik bir alt sıraya inmiştir. Ülkemiz topraklarında doğmuş yeni bir çocuğu düşünelim, bizim birikimlerimizin kaçta kaçını ona aktarabiliyoruz? Global olarak genişleyen ve dünyayı ufaltan teknoloji bizim birikimlerimizin önemini ortadan kaldırırken, kendi kültürünü dikte etmektedir. Bu ülkede artık eskisi gibi yaşayan ve genişleyen kültürlerin izlerini global firmaların bize dayattıkları almaktadır. Sadece firmalar mı, onların bize ulaşımını yapan reklam sektörünün toplumun biçimlendirilmesi için önemli bir araçtır. Çocuk oyuncakları çocuklarımızı elimizden alıyor. Çocuk oyuncakları sadece çocuklarımızı elimizden almıyor, çocuklarımızın hayallerini de ortadan kaldırıyor! Bugün yazgımızı değişim belirliyor dedik, çünkü değişim o kadar büyük bir karmaşayı da beraberinde taşıyor ki, anlamakta zorlanıyoruz. Hızlı ve anlaşılır olmayan teknolojik ilerleme bizi kendimize ve çevremize yabancı kılmakla kalmadı, yalnızlaştırdı. Geçmişin yalnızlıkları romantik olurken, şimdiki yalnızlıklar travmayı ve hastalıkları da yanında taşıyor. Panik olan, atak halde yaşamaya çalışırken, yetişememe korkusu ve bir an sona yaklaşama arzusu insanı bir yaşam içinde gölge konuma getirmiştir. Hiroşama’ya atılan atom bombası ile insanların gölgelerinin kaldırıma ve yollara kalıcı olarak kalmasını sağlamıştır. O teknolojik gücün farkına vardık, fakat o teknolojinin bizi yani tüm insanları teslim alabileceğini düşünemedik. Gölgelerimizin kaldırıma bir gece yarısı düşebileceğinin farkına dahi varmadık. Şimdi gece yarısı kaldırımda gölgesi olan insanlar olduk! İstatistiklerde birer rakamız. Dünyanın neresinde doğarsan o toprağın dilini konuşurdu insan, şimdi ise nerede doğduğu eskisi kadar önemli değildir, çocuk doğduğu toprağın dilini değil, eğitim gördüğü dili konuşuyor! Dünyada değişimi teknoloji sahip olanlar belirliyor, ne zaman kriz olacağı, ne zaman mutlu olacağımızı ve ne zaman gülebileceğimizi, bunların dışında nelere güleceğimizi dahi o teknoloji sahipleri belirler oldu! Teknoloji dili, düşünceyi ve ahlaki değerleri belirliyor!
Yorum (0) Yorum yaz!
Sessizliğin içinden…
6/5/2008 -Kategori: gunluk_yazilar
Sessizliğin içinden… Baharın sıcaklığını tüm vücudumuza sardığı gün, hıdrellezin ertesi gün 6 Mayıs günü üç fidan Ankara’da sonsuzluğa yolculanıyordu. Onların hikayesini okumuşsunuzdur bir çok yerde, söze gerek yok! Sessizliğin içine hapsedilen bireyin isyanını okuyorsunuz uzun zamandır, isyan yalnız başına olunca yenilgiyi peşinen kabul etmek gerek, birlikte olunca bir anlam ifade eder. Spartaküs yenilmez ve kaybetmez denen Roma askerlerini yenmiştir. Üstelik bir köle olarak başarmıştır bunu. Spsartaküs’ün cesareti ve azmini taşıyan nice fidanlar bu ülkenin mücadele geleneğinden beslenmiştir. Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir diyen yine bu topraklardan çıkmıştır. Ölüm sehpasında kendi ipini çekende bu topraklardandır. Her biri Spartaküs’dür! Üç yiğit arkadaşı için, onlar yaşasın diye ölüme gidenlerde bu topraklardan çıkmıştır. Onları öldüren ve zafer çığlığı atanların sesleri tarihin hangi sayfasında durmaktadır, o onurluca direnenler bugün gelenekleri ile yaşamaya devam etmektedir. Bugün baharın getirdiği sıcaklığı hissediyoruz, hücreden çıkan Nazım ilk güneşi gördüğünde duygusu gibidir! Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. Sessizlik içinde atılan bir çığlık dünyayı kucaklar, bahtiyardır, çünkü yaşamaktadır. Bugün hala yaşıyorsa geçmişin kavgasının düşüncesi ve onlar anımsanıyorsa eğer, özgürlük tutkusundandır. Paul ÉLUARD uzaktan seslenir ve bizim sesimiz olur! Özgürlük Okul defterlerime Sırama ağaçlara Kumlar kar üstüne Yazarım adını Okunmuş yapraklara Bembeyaz sayfalara Taş, kan, kağıt veya kül Yazarım adını Yaldızlı tasvirlere Toplara tüfeklere Kralların tacına Yazarım adını Uyanmış patikaya Serilip giden yola Hınca hınç meydanlara Yazarım adını Kapımın eşiğine Kabıma, kacağıma İçimdeki aleve Yazarım adını Camların oyununa Uyanık dudaklara Sükutun ötesine Yazarım adını Yıkılmış evlerime Sönmüş fenerlerime Derdimin duvarına Yazarım adını Arzu duymaz yokluğa Çırçıplak yalnızlığa Ölüm basamağına Yazarım adını Geri gelen sağlığa Kaybolan tehlikeye Hatırasız ümide Yazarım adını Bir tek sözün şevkiyle Dönüyorum hayata Senin için doğmuşum Seni haykırmaya Ey Özgürlük!
Bugün acının ve hüznün sözlerini söylemeyeceğim, bugün baharın ışıkları altında yeniden boy veren fidanlardan söz edeceğim. Çünkü ezilmiş bir fidanın nasıl boy verdiğini her bahar görürsünüz, daha güçlü ve daha gürdür.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...
Sessizliğin içinde ki çığlığıma güç vermek istiyorsanız, elbette yapacağınız bir şey vardır. Özgürlük isteyin!
Yorum (0) Yorum yaz!
Gazeteleri okurken...
6/5/2008 -Kategori: gunluk_yazilar
Sağ basın söyleyeceklerini açık olarak söylemez, fakat attıkları başlıklar ve öne çıkardıkları haber ile söyleyeceklerini söylerler. Bu gazeteleri okurken, haber havuzundan hangi haberi cımbız ile çekmiş diyerek okurum. Yeni Şafak Gazetesinin 6 Mayıs sayılı baskını incelerken öne çıkarılmış haberler içinde bir haber öne çıktığını gördüm. Biliyoruz ki, AKP içinde bir kadın hakkı ve feminizm konusunda sohbet var bu zaman dilimi içinde. Bu tartışmalar içinde gazete kendi penceresinden kadına bakmış ve sessiz bir şekilde söyleyeceğini söylemiştir. Ekte gazetenin bugünkü birinci sayfasından aldığım kupürü göreceksiniz. Orada yeni Şafak gazetesi ve AKP kadına nasıl baktığını anlayacaksınız! “Kadın harcarken özgür!” Tüketici kadının özgür olduğunu öne çıkarmış, buradan ne anlamak gerek, bunu da sizi yorumlayın derim! AKP kadına nasıl bakıyor?

Yorum (0) Yorum yaz!
Ahırkapı’da zaman…
6/5/2008 -Kategori: gunluk_yazilar
Ahırkapı’da zaman… Ahırkapı; Hıdrellez için yapılan etkinlik ile büyük bir şölen havasına bürünmüştü. İğne atsan yere düşmez bir kalabalık içinde, dans etmeye çalışmak, hareketli müziğin ritmine katılmak, müthiş bir duyguydu. İstanbul Çingeneleri yani Romanları günlerini kendilerine özgü karnaval havasında kutlarken, yıl içinde yıkımlara karşı yaptıkları mücadelenin de yorgunluğunu atıyorlardı. İstanbul’a geldiği günden beri kendilerine özgü ve bağımsız yaşayan Romanlar, yılların birikimi ile oluşturdukları yaşam biçimlerini terk etmeleri istenmektedir. Kalabalık içinde Romanların müziğini duymaktaydık, fakat Romanları sadece o alandan uzaklaşmış olarak düşündüm. Bir ticari faaliyet için sahneye çağrılan ve şov yapmaları istenen birer figüran gibiydiler. Romanlar yüzyıllardır biriktirdikleri ve yaşattıkları geleneklerini sahnede sergiliyorlardı. Yıkımın getirmiş olduğu baskı altında, onlara sadece sahne alanı yeri bırakılmıştı. Onlar sahneden geleneklerini gelen konuklarına sunuyordu. Orada yaşayıp yaşamadıkları artık önemli değildir. Bir ticari araç konumunda, onlar sahneyi alır ve geleneklerini sunabilirlerdi. Romanlar bu etkinliği bir hafta yapsalar, her gün ilk günkü kadar kalabalık olur diye düşünüyorum. Şarklı olarak kendimi bir modern sunum içinde gördüm. Modern sunumun getirmiş olduğu tüm teknik olanak kullanılmıştır. Romanlar, hiçbir zaman köle olmadılar, olanlarda isyan ettiler, (Roma imparatorluğuna karşı ilk köle ayaklanmasını gerçekleştiren Spartaküs, bana göre bir Roman’dı.) çünkü onlar özgürlük içinde doğdular ve kendi toplumları dışında hiçbir kurala tabi olmadılar. Onlar müzikleri ile yaratmış oldukları dünyaları içinde, gelecek kuşağa birikimlerini notalar ile aktardılar. Dünya onların vatanı oldu, o vatan içinde her gittikleri yerlerde özgürlüklerini ve özgünlüklerini korudular. Bunların bu yaşam tarzları hep tepki çekmiştir. Düzenli ve sistematik toplum isteyenler bu özgürlüğü hep kıskanmış ve yok etmek istemişlerdir. Hitler Yahudiler ile birlikte Romanları yok etmek istemesi ve onları en acımasız bir şekilde gaz odalarına gönderirken, bu özgürlük tutkusuna duyduğu hıncı görebilirsiniz. Bugün, Sulukule’de özgürlüklerini yaşayanları Hadımköye göndermek isteyenler işte bu düzen istekleri ve özgürlüklerin belirli alanlar içinde olmasını isteyenlerin bakış açısının eseridir. Onların özgürlükleri, despot düşünceyi taşıyanların tepkisi ile karşılaşmıştır. Onları yaşadıkları topluma almamak için her türlü yalanı ve iftirayı atmışlardır. Onlar, hırsız olmadıkları halde hırsız muamelesi görürler. Onlar, olaylara karışmasalar ve tesadüf sonucu oradan geçseler, ilk saldırılacakların başında yer alırlar. Onarla karşı linç kültürü, saldırı hep var olmuştur. Onlar ise bu saldırılara müzikleri ile karşı durmuşlardır. Onların yaşam tarzı evrenseldir ve her ülkede Roman aynı yaşam tarzını savunur! Notaların egemen olduğu yaşam tarzı 5 Mayıs’da baharı karşıladı. Baharın kıvraklığını ve güzelliğini yanında hüznünü de içinde taşıyan Hıdrellez müziği içinde merhaba dedik doğmakta olan güne. Dilekler dilendi, şarkılar söylendi, ateşler yakılıp üstünden atlandı… Müthiş bir kalabalık vardı, iğne atsan yere düşmezdi! Ahırkapı’da zaman Roman aktı.
Yorum (0) Yorum yaz!
1 Mayıs üzerine…
2/5/2008 -Kategori: gunluk_yazilar
1 Mayıs üzerine… 1 Mayıs geldi ve geride biber gazı bırakarak geçti. Biber gazları acıyı ve çığlığı İstanbul sokaklarına sinmesine neden oldu. Acı ve çığlık İstanbul’un vazgeçilmezi, İstanbul kurulduğu günden beri acılar ve çığlıklar gökyüzünde durmaktadır. İstanbul kurulurken acının ve feryadın bu kadar güçlü bir şekilde gökyüzüne çıkacağını düşünülmemiştir. İstanbul aslında küçük bir parçasını oluşturuyor şimdi, fakat bütüne yaymıştır zulmü ve işkenceyi. İstanbul kuruldu kurulalı bu kadar biber gazının gökyüzüne çıkarken feryadı ve acıyı yanında taşıdığı görülmemiştir. İstanbul’un önceki isimi Kostantinpolis. Polis şehir/devletdir. Polis günümüzde devlet olarak algılanır. Eski anlamı ile değil, günümüzde anlamlar yer değiştirmiştir, polisin Kostantin’i olarak okuyabiliriz, gerçek ise Kostantin şehridir. Günümüzde istanbulpolis olmuştur. Fakat günümüzdeki anlamı içinde! Bizde 1 Mayıs tarihine kronolojik olarak kısa bakalım; 1911 Selanik ilk 1 Mayıs bayramı ülkemizde kutlanır. 1912 İstanbul 1923 İşçi Bayramı yasal olarak kutlanmaya başlandı. 1924 işçi Bayramını kitlesel olarak kutlanması yasaklandı. 1925 Takrir-i Sükun Yasası, İşçi bayramını kutlamayı yasakladı. 1935 1 Mayıs`a "Bahar ve Çiçek Bayramı" adı verildi ve ücretsiz tatil günü ilan edildi. 1976 DİSK ilk defa kitlesel olarak İstanbul’da kutladı. 1977 İstanbul’da gösteriye karanlık güçler ateş etti ve 36 İşçi öldü. (Ahmet Gözükara, Aleksandro Kotsas, Ali Fuat Özkaş, Ali Sırdal, Atila Özbilen, Bayram Çıtak, Bayram Neyir, Beyhan Sürücü, Dilan Nigis, Ercüment Gürkut, Garabet Ayhan, Hacer İpeksaman, Hamdi Toka, Hasan Yıldırım, Hatice Altın, Hikmet Öztürkçü, Hüseyin Kırkın, Jale Yeşil Nil, Kadir Balcı, Kadriye Duman, Kahraman Alsancak, Kenan Çatak, Leyla Altıparmak, Mehmet Ali Gençoğlu, Meral Özkol, Mustafa Elmas, Mustafa Ertan, Mürtecim Oltulu, Nazan Güladi, Nazmi Arı, Niyazi Darı, Ömer Harhan, Ramazan Sarı, Rasim Elmas, Sibel Açıkalın, Ziya Baki ) 1979 Sıkıyönetim Komutanlığı İstanbul`da miting yapılmasına izin vermedi. Korsan kutlandı. 1981 1 Mayıs tatil olmaktan çıkarıldı. 1989`da trafik polisinin açtığı ateş sonucu işçi Mehmet Akif Dalcı yaşamını yitirdi. 1996 Kadıköy’de kutlandı. Polisin açtığı ateş sonucu 3 işçi (Dursun Adabaş, Hasan Albayrak ve Yalçın Levent ) öldürüldü. 2007 Taksim’de kutlanmak istendi ve İbrahim Sevindik hayatını kaybetti. 2008 1 Mayıs'ın "Emek ve Dayanışma Günü" olarak kutlanması kabul edildi. Hükümet Taksim’de olamayacak dedi ve Taksim alanına çıkan tüm yolları kapattı. Taksim insansızlaştırıldı. Taksim insansızlaştırdı, fakat insan feryatlarının biber gazına karışık olarak üzerine yağmasına engel olamadılar. Neden Taksim’e işçilerin çıkması engel olunur? Taksim tüm gösterilere ve kutlamalara yasak olduğu söylenir ama yılbaşlarında yabancı ya da yerli uyruklu kadınlara taciz ve tecavüz toplu eylem içinde görülmez ve sadece izlenmek ile yetinilir. Tacizciye biber gazı verilmez, karanfil sunulur! Her derbi maç sonucunda kazanan takımın taraftarı kutlamasını orada yapar, onların eğlencesine ortak olunur! Neden Taksim işçilere yasaktır? Cevabını kendime göre vereyim, çünkü 1977 katillerinin kimler olduğu sorgulanacaktır. Kanlı 1 Mayıs’ın hesabı sorulacak ve o yüzleri karanlıkta kalanların yüzlerine ışık tutulacaktır! Kitleye atılan kurşunların sahibi, bugün o alana girmeyi yasaklayanlara ait olma olasılığı vardır! Eğer birileri bir şeyi yasaklıyorlarsa, bir şeyi saklıyorlar anlamına gelir. Anmak demek unutulmasını engellemek demektir. Onlar unutulmasın diyerek işçi sınıfı Taksim demektedir. Taksim’i yasaklayanlar o suça ortak olmaktadırlar. Bugünden geçmişe bakarsak ne kadar ileriye gittiğimizi veya ne kadar geriye düştüğümüzü gözler önüne serilir. 1 Mayıs’da Taksim insansızlaştırıldı, acılar ve feryatlar ama alandan uzaklaşmadı, üzerine yağmaya devam ediyor.
Yorum (0) Yorum yaz!
1 Mayıs alanlarında AKP’nin barbar yüzü!
2/5/2008 -Kategori: gunluk_yazilar
1 Mayıs alanlarında AKP’nin barbar yüzü! İstanbul’da 1 Mayıs gösterilerinin tam ortasında YOL TV adına canlı olarak yayın yaptım. Durduğum nokta şişli ila taksim arasında Osmanbey Metro durağının üstüydü. Öyle bir yere durmuşuz ki, olaylar aracımızın önünde oldu. CHP İstanbul il binası hemen aşağıdaydı. Bizim ile birlikte NTV canlı yayın aracı. Canlı yayın yapan ekibi ben ilk defa o sabah görmüştüm, birlikte sabah maceramız Altunizade’de başladı. Sabahın ilk ışıkları bizim yola çıkmamıza sebep olmuştu. Çünkü o gün 1 Mayıs’tı ve Olağanüstü hal ilan edilmişti. Gerginliğin patlayacağı gün, biz yayın aramızla yollardaydık. Yollar kalabalıktı ev adım adım ilerledik. Hedefimiz Taksim vardı, fakat oraya vardığımızda girişimize izin verilmedi. Sabah taksim bir kaleyi anımsatıyordu, surlar desteklenmiş ve yeni surlar oluşturulmuştu. Taksim hedefti ve hedefe kimse ulaştırılmayacaktı. Bizde ulaştık ama giremedik ve oradan yayın aracımız ile ayrıldık. Yürüyüşün başlayacağı alana ya da gidiş yoluna konumlanmamız gerekliydi ve tercihim yol oldu. Yolun sesini yol’dan yansıtacaktım. Yürüyüş çizgisinin tam ortasındaydım. Şişli’den başlayacak olan yürüyüşün ortası, fakat yürüyüş olamadı, çünkü sabahın ilk ışıklarında polis DİSK gelen merkezine saldırmıştı, toplanmaya çalışanların üzerine ilk biber bombaları ile tanışmışlardı bile. Günün nasıl geçeceği belliydi, geçen seneki görüntülerin daha beteri olacağını ilk işaretini veriyordu. Gökyüzünde güneş tüm ihtişamı ile dururken, kimse güneşi görecek hali yoktu. Yeryüzü biber gazının dumanları ile doluydu. Biber gazı çalıştığımız alan içinde hiç dinmedi, ara sokaklara iteklenen bayramı kutlamak isteyenlerin üzerine gaz bombaları ardı ardına atılıyordu. Gazın dumanı tüm alanı kaplaması birkaç saniye sürüyordu. Yayın gözyaşları ve boğazımın yanması eşliğinde başladı ve devam etti. Bulunduğumuz nokta her iki taraftan polis kontrolüne alınmıştı ve bizim alanımıza basın ve görevlilerin dışında kimsenin girmesine izin verilmedi. Yayın aracımızın teknik imkanları içinde görüntüleri vermeye çalıştık. Uyduya çıkmadan önce asıl çatışma yanımızda olmuştu, artık çatışmalar biraz daha azalırken yayındaydık. Yayınımız süresi içinde de kontrol edilmiş bir alandan olayları izlemeye devam ettik. Yanımıza gelen sivil polisler bizi dünyaya rezil eden görüntüleri mi yayınlıyorsun demişti, ben sadece kameranın gördüklerini yayınlıyorum maalesef demiştim. Çünkü gönül ister ki, güzellikleri ve birliği dayanışmayı yansıtayım. Biber AKP’nin barbar yüzünü gösteriyordu. AKP kimi temsil ediyor sorusu hep aklımda durdu yayın süresi içinde, çünkü işveren 1 Mayıs için tatil olsun ve onlar bayramlarını istedikleri yerde ve bayram havasında kutlasınlar açıklamasında bulunmuştu. TÜSİAD genel merkezinde çalışanlara 1 Mayıs izini dahi verilmişti. İşçiler isteklerini günler öncesinden söylemişlerdi. AKP kimi temsil ediyor? 1 Mayıs İstanbul sokaklarında biber gazının hakim olması ile sonuçlandı, bu orantısız güç gösterisi bir gün orantılı olduğunda ne olur? Umarım ki gelecek sene 1 Mayıs taksim alanında özgürce ve biber gazından yoksun bir şenlik havasında olur ve bizler de bu şenliği dünyaya yansıtırız. Gerginlik ve çatışmadan uzak, kardeşliğin, dayanışmanın, bir arada yaşamı savunan bir bayram kutlamak umuduyla… Sonuç olarak bu baskılara rağmen isçiler gününe sahip çıkmıştır, hiçbir baskı ve zulüm bu günün kutlanmasını engelleyememiştir. Bu günün inatlaşma ile orantısız güç gösterisi ile çatışma körükleneceğine, dostluk filizlerinin büyümesine emek harcanmalıydı. Benim ile birlikte yayını gerçekleştiren tüm emekçi dostlarıma ve konuk olanlara çok teşekkür ederim.
Yorum (0) Yorum yaz!
Medya ne yapmak istiyor?
30/4/2008 -Kategori: gunluk_yazilar
Medya ne yapmak istiyor? Türkiye’de basın tek ses değildir, ırkçı başlıkta görebilirsiniz, hedef gösteren başlıklarda. Genelde sağ basın hedef ve ırkçılık konusunda kimseye toz kondurmaz. Barış ortamı için dileklerde bulunurlar ama ırkçı ve hedef gösteren başlıklardan da geri durmazlar. Bir zamanlar iki gazete dikkat çekti, çünkü aynı başlıkta ve aynı biçimde iki ayrı grubun çıkardığı Tercüman gazetesi. Tercüman gazetesi bir medya grubuna aittir. O grubun televizyon kanalları, gazeteleri ve dergileri vardır ve Türk medyası içinde kendisine ait duruşunu patronun çıkarlarına göre biçim değiştirir. Patronun çıkarları hükümetle çatışmalıysa, hükümet karşıtı başlıklar öne çıkabilir, fakat biliyoruz ki, hükümet ile uğraşmak demek TMSF kurumunun dikkatini çekmesi anlamına gelir ki, her patronun açık tarafı vardır, hükümetle uğraşılmaz! Hükümet ile uğraşmayan basın nasıl haber yapar? Hükümetin icraatlarını överek ya da görmezden gelerek! Bizim basınımızda çok büyük maaşla çalışan köşe yazarları vardır, fakat yüksek maaş alan gazeteci yoktur. Köşe yazarları gazetede yazı yazdıkları içinde kendilerine gazeteci denmesinden hoşlanırlar. Bir de televizyonun haber bölümünde çalışanlara da haberci denmesi gibi. Bu yüksek maaş alanlar patronlarına para kazandırmak zorundalar, çünkü patron para kazandırmayana ve verdiği paranın karşılığını almadığı birine neden maaş versin ki, verimli olmaz! Verimlilikte esas, kişinin patronuna para kazandırmasıdır, yani artı değerini patronun hizmetine vermesidir. Maaşını kazanacak, artı patronun şampanya parasını da kazandıracak. Tercüman gazetesi başlıkları genelde hükümetin icraatları dışında iç çatışmayı körükler gibidir. Peki, bu başlıklar kime ne kazandırır? Gazete patronuna para kazandırmak zorundadır, çünkü medya sahibi gazeteci değildir, o medyayı para kazanmak amacıyla çıkarır, idealist değildir. İdealist olmuş olsaydı gazetede bir yazısı yayınlanırdı. Patronun yazı yazacak zamanı yoktur, çünkü o daha büyük sorunlar ile uğraşmaktadır. Gazetesinde çalıştırdığı her elemanı satın almış durumdadır, istediği zaman istediğini yazdıracak konumdadır. Bunu yapıp yapmaması patronun tercihidir. Bir medya satın alınıp satılabilinir, içindeki çalışanlar ile birlikte. Çalışanların buna karşı bir şey söyleme hakları yoktur. Üstelik ihale usulü satış tüm kamuoyu önünde olur. Tercüman gazetesi bugün (30 Nisan 2008) tarihinde attığı başlık ile diğer günlük gazetelerin dışında bir duruş sergilemektedir. Sakarya’da yapılan bir etkinlik ve o etkinlik önünde yapılan gösteri olarak habere giriş yapalım. Etkinlik yapan yasal bir siyasi parti. Etkinliğe karşı gelende yasal bir partinin gençlik örgütlenmesi. İçeride barış ve kardeşlik söylemelerinin olduğu bir gece, orada ne silah vardır, ne de savaş kışkırtıcılığı. Eğer olmuş olsaydı o şehrin savcısı olaya el koyardı. İzin alınarak yapılan bir etkinlik. Etkinlik ilerleyen saatlerde saldırı ile karşı karşıyadır, çünkü dışarıda linç etme kültürünün izlerini gösteren sloganlar atılmakta ve polisin yapmış olduğu barikatı aşmaya çalışanlar vardır. İçeridekilerin biri o sırada kalp krizi geçirir ve o kişi için gelen sağlık arabası dışarıdaki grup tarafından engellenir. O kişi zamanında müdahale yapılamadığı için ölür. Dışarıdaki eylemciler artık katildir, çünkü bir kişinin ölümünden sorumludurlar. Gazete bu durumu nasıl yansıtmaktadır? ‘Helal sana Sakaryalı’ Gazete bu başlığı atarak ne yapmak istemektedir? Bu başlık ülkedeki barış çığlıklarına katkı mı sunuyor? Karışıklıktan kimler kar sağlamaktadır? Bu gazetenin sahibi olan medya grubu ve onun sahibi olan holdingin ne gibi çıkarı var? Silah tüccarı mı? Karışıklıktan kar eden bir alanda hizmet mi yapıyorlar? Gazetenin üst kadrosu hangi ideolojinin ürünü olarak olaya bakmaktalar? Gazete sahipleri ideolojik değil, verimlilik esasına göre baktıklarına göre, gazete üst yönetimini nasıl biçimlendiriyorlar? Sorular çoğaltılır, cevapları mı, okuyucu karar versin değil mi?